– 39 –
Dini Bölmek
Fırkalara Ayrılmak
İyiliğin Sevabının 10 Kat Artması
Cihadın Sevabının 700 Kat Artması
اِنَّ الَّذِيۡنَ فَرَّقُوۡا دِيۡنَهُمۡ وَكَانُوۡا شِيَـعًا لَّسۡتَ مِنۡهُمۡ فِىۡ شَىۡءٍ ؕ اِنَّمَاۤ اَمۡرُهُمۡ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ يُنَـبِّـئُـهُمۡ بِمَا كَانُوۡا يَفۡعَلُوۡنَ ﴿۱۵۹﴾ مَنۡ جَآءَ بِالۡحَسَنَةِ فَلَهٗ عَشۡرُ اَمۡثَالِهَا ۚ وَمَنۡ جَآءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجۡزٰٓى اِلَّا مِثۡلَهَا وَهُمۡ لَا يُظۡلَمُوۡنَ ﴿۱٦۰﴾
“Dinlerini bölüp fırka fırka hâline gelenlerle hiçbir şekilde senin bir alakan yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (159)
“Kim bir iyilik yaparsa, ona on kat sevap vardır. Kim bir kötülük yaparsa, sadece onun karşılığıyla cezalandırılır. Onlara asla zulmedilmez.” (160)
Dini bölmenin manası; dinin bir kısmına inanmak, bir kısmına inanmamaktır. Akaidin ve ahkâmın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek veya isyan edip uymamaktır. Bu ayetlerde özellikle Yahudiler ve Hristiyanlar kastedilmiş, Müslümanlar ise bu konuda uyarılmıştır.
Daha önce Bakara Suresi’nin tefsirinde şu ayeti işlemiştik:
اَفَتُؤۡمِنُوۡنَ بِبَعۡضِ الۡكِتٰبِ وَتَكۡفُرُوۡنَ بِبَعۡضٍۚ فَمَا جَزَآءُ مَنۡ يَّفۡعَلُ ذٰلِكَ مِنۡکُمۡ اِلَّا خِزۡىٌ فِى الۡحَيٰوةِ الدُّنۡيَاۚ وَيَوۡمَ الۡقِيٰمَةِ يُرَدُّوۡنَ اِلٰٓى اَشَدِّ الۡعَذَابِؕ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُوۡنَ ﴿85﴾
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilirler. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” (Bakara 85)
Bu ayet, İsrailoğullarına hitap etmektedir. Onlar işlerine gelen hükümlere uyup işlerine gelmeyen hükümleri reddettiler ve böylece dinlerini böldüler.
Yine Nisa Suresi’nin tefsirinde şu ayeti işlemiştik:
اِنَّ الَّذِيۡنَ يَكۡفُرُوۡنَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِهٖ وَيُرِيۡدُوۡنَ اَنۡ يُّفَرِّقُوۡا بَيۡنَ اللّٰهِ وَرُسُلِهٖ وَيَقُوۡلُوۡنَ نُؤۡمِنُ بِبَعۡضٍ وَّنَكۡفُرُ بِبَعۡضٍۙ وَّيُرِيۡدُوۡنَ اَنۡ يَّتَّخِذُوۡا بَيۡنَ ذٰ لِكَ سَبِيۡلًا ۙ اُولٰٓٮِٕكَ هُمُ الۡـكٰفِرُوۡنَ حَقًّا ۚ وَاَعۡتَدۡنَا لِلۡكٰفِرِيۡنَ عَذَابًا مُّهِيۡنًا وَالَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهٖ وَلَمۡ يُفَرِّقُوۡا بَيۡنَ اَحَدٍ مِّنۡهُمۡ اُولٰٓٮِٕكَ سَوۡفَ يُؤۡتِيۡهِمۡ اُجُوۡرَهُمۡ ؕ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوۡرًا رَّحِيۡمًا
“Allah’ı ve Resullerini inkâr eden, Allah ile Resulleri arasında ayrım yapmak isteyen, ‘Bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz’ diyen ve böylece iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler var ya! İşte onlar gerçek manada kâfirdirler. Biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırladık.” (Nisa 150–151)
Allah hakkında görüşleri farklı olduğu gibi şirk koştular; Resul ve peygamberlerin bir kısmına inandılar, bir kısmını inkâr ettiler. Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in resullüğünü ve peygamberliğini inkâr ederler. Bu iki grup insan, gerçek manada kâfirdir.
Önce, Allah’a bütün sıfatlarıyla iman etmek gerekir. Aksi takdirde kişi, Allah’a iman etmiş sayılmaz. Allah’ın sıfatlarının bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek kesinlikle küfürdür. Yaratıcı olması sıfatıyla Allah’ın birliğine ve hâkimiyetine iman etmek gerekir. Sadece Allah’ın yaratıcılığına inanıp birliğine inanmazsa kâfir olur. Tevbe Suresi 30. ayette geçtiği gibi Yahudiler, “Üzeyir Allah’ın oğludur” derken; Hristiyanlar, “Mesih İsa Allah’ın oğludur” dediler. Maide Suresi 18. ayette ise Yahudiler ve Hristiyanlar daha da ileri giderek, “Biz Allah’ın oğullarıyız” dediler.
Âl-i İmrân Suresi’nin tefsirinde buna da değindik:
وَلَا تَكُوۡنُوۡا كَالَّذِيۡنَ تَفَرَّقُوۡا وَاخۡتَلَفُوۡا مِنۡۢ بَعۡدِ مَا جَآءَهُمُ الۡبَيِّنٰتُؕ وَاُولٰٓٮِٕكَ لَهُمۡ عَذَابٌ عَظِيۡمٌۙ
“Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Âl-i İmrân 105)
Bu ayet, Müslümanları Yahudiler ve Hristiyanlar gibi bölünmekten ve ihtilafa düşmekten sakındırır. Nitekim Yahudiler ve Hristiyanlar, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, muhkem ayetlerde, dinin temellerinde ihtilafa düşüp bölündüler. İnançları ve akaidleri farklılaştı.
Bu şekilde akaidler ve kesin hükümler konusunda ihtilafa düştüler; buna göre birbirlerini tekfir eden fırkalara bölündüler.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ‘in onlarla hiçbir şekilde alakası yoktur. Yahudilerden ve Hristiyanlardan uzaktır. Bunun anlamı; dinlerini bu şekilde bölenlerden Rasûlullah uzak ve beridir. Burada Müslümanların dikkatini çeker: Eğer Yahudiler ve Hristiyanlar gibi dinlerini bölerlerse Rasûlullah’ın onlarla ilgisi kalmaz, onlardan berî olur ve Müslümanlıkları kalmaz. Onların hesabı Allah’a kalmıştır. Sonra Allah, kıyamet gününde onların yaptıklarını kendilerine bildirecek ve onları hesaba çekecektir.
Akide; ayetlerden ve mütevatir hadislerden kesin delil ve açık anlamla alınır. Bunun kesin bir delaleti olmadığında veya haber-i âhâd olduğunda farklı içtihatların ortaya çıkması mümkündür. Allah ve Rasûlü buna izin vermiş, hatta bunu istemiştir. İçtihat, Müslümanlar için farz-ı kifayedir. Bu şekilde Müslümanlar birleşir, Yahudi ve Hristiyanların fırkaları gibi olmaz, birbirlerini tekfir etmez ve dinlerini bölmezler. Dinin aslı ve kaynağı Kur’an ve Sünnettir; hepsi bu hususta ittifak halindedir. Delaleti kesin olmayan veya delili kesin olmayan konularda içtihat ederler. Bu şekilde farklı mezhep, cemaat ve siyasi grupların bulunmasında bir sakınca yoktur. Allah onlardan razı olur ve Rasûlü de onlarla beraberdir.
Sahabeler onun huzurunda içtihat ederdi veya onları içtihada teşvik ederdi. Bu şekilde onlardan memnun kalırdı. Onlar da birbirlerinin içtihatlarına saygı gösterir ve itibar ederlerdi.
Allah birçok ayette iyilik yapanların hasene/ecir/sevaplarını kat kat artıracağını bildirir. Bu ayette de ne kadar katlayacağını açıklamıştır: Her iyilik on kat olur. Ancak her kötülüğe karşılık sadece bir ceza vardır. Böylece Müslüman iyilik yaptıkça günahları silinir ve dokuz sevabı kalır. Bu nedenle Müslüman bir kötülük yaparsa hemen tevbe edip iyilik yapsın ki Allah onun günahını silsin. Şöyle buyurur:
وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَىِ النَّهَارِ وَزُلَـفًا مِّنَ الَّيۡلِ ؕ اِنَّ الۡحَسَنٰتِ يُذۡهِبۡنَ السَّيِّاٰتِ ؕ ذٰ لِكَ ذِكۡرٰى لِلذّٰكِرِيۡنَ ۚ
“Gündüzün iki tarafında ve gecenin bir kısmında namazı kıl. Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir hatırlatmadır.” (Hûd 114)
وَالَّذِيۡنَ اِذَا فَعَلُوۡا فَاحِشَةً اَوۡ ظَلَمُوۡۤا اَنۡفُسَهُمۡ ذَكَرُوا اللّٰهَ فَاسۡتَغۡفَرُوۡا لِذُنُوۡبِهِمۡ وَمَنۡ يَّغۡفِرُ الذُّنُوۡبَ اِلَّا اللّٰهُ وَلَمۡ يُصِرُّوۡا عَلٰى مَا فَعَلُوۡا وَهُمۡ يَعۡلَمُوۡنَ اُولٰٓٮِٕكَ جَزَآؤُهُمۡ مَّغۡفِرَةٌ مِّنۡ رَّبِّهِمۡ وَ جَنّٰتٌ تَجۡرِىۡ مِنۡ تَحۡتِهَا الۡاَنۡهٰرُ خٰلِدِيۡنَ فِيۡهَاؕ وَنِعۡمَ اَجۡرُ الۡعٰمِلِيۡنَؕ
“ (İhsan sahibi olan, iyilik yapan Müslümanlar,) bir kötülük yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahları için bağışlanma dilerler. Oysa Allah’tan başka kim günahları bağışlayabilir? Onlar da yaptıkları günahlar üzerinde bile bile ısrar etmezler. İşte onların ödülü Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Böyle ameller yapanların ödülü ne güzeldir!” (Âl-i İmrân 135-136)
Bu ayetlerden anlaşılan şudur: Bir Müslüman günah işlerse hemen tevbe etsin, bağışlanma dilesin ve namaz kılsın. Bir daha o günaha dönmemek için kararlı olsun.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
” اتق اللهَ حيثما كنتَ، وأتبعِ السيئةَ الحسنةَ تمحُها، وخالق الناس بخلق حسن”
“Nerede olursan ol, Allah’tan kork. Bir kötülük yaparsan hemen arkasından bir iyilik yap ki o kötülüğü silsin. İnsanlara güzel ahlakla muamele et.” (Tirmizî 1987, Ahmed b. Hanbel 21392)
Allah yolunda cihad için yapılan her harcama 700 katıyla karşılık bulur. Şöyle buyurur:
مَّثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّـهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنبُلَةٍ مِّائَةُ حَبَّةٍ ۗ وَاللَّـهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاءُ ۗ وَاللَّـهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ ﴿٢٦١﴾
“Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir.” (Bakara 261)
وَفَضَّلَ اللّٰهُ الۡمُجٰهِدِيۡنَ عَلَى الۡقٰعِدِيۡنَ اَجۡرًا عَظِيۡمًا ۙ دَرَجٰتٍ مِّنۡهُ وَمَغۡفِرَةً وَّرَحۡمَةً ؕ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوۡرًا رَّحِيۡمًا
“Allah, cihad edenleri oturanlardan pek büyük ecirle üstün kılmıştır. Bu (ecir) ise Allah katında yüksek dereceler, O’ndan bir rahmet ve mağfirettir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, merhamet edendir.” (Nisa 96)
Allah birçok ayette, kendi yolunda sözünü yüceltmek ve hâkim kılmak için canlarıyla ve mallarıyla cihad edenleri övmüş, derecelerle yükseltmiş ve bunu en büyük farz olarak göstermiştir. Bu yolda öldürülenleri şehit sayacağını, bütün günahlarını sileceğini ve cennetin en yüksek yerinde onları yerleştireceğini kesin olarak vaat etmiştir.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
” ذُرْوَةُ سَنَامِ الإسْلامِ الْجِهَاد” (ابن حنبل)
“İslam’ın zirvesi, doruğu ise cihattır.”(Tirmizi, İbni Hanbel)
Cihad, İslam’ın zirvesidir. Dinin korunması, yüceltilmesi, yayılması; Müslümanların canlarının, ırzlarının ve mallarının muhafazası cihadla sağlanır. Ancak bugün cihadın durdurulması veya cihadı ilan edecek bir Hilafet’in bulunmaması sebebiyle Yahudiler, iki milyar Müslümanın gözü önünde Filistin’deki kardeşlerini katletmektedir. Gazze’de iki senedir kitlesel katliam yapılmaktadır. İslam beldelerindeki mevcut devletlerden hiçbirisi cihad ilan ederek kardeşlerine yardım etmemektedir. Aksine, Yahudi varlığıyla ilişkilerini sürdürmekte, ticaret yaparak mallarıyla bu katillere destek olmaktadırlar.
Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
«مَا تَرَكَ قَوْمٌ الْجِهَادَ إلاّ ذُلّوا» (رواه أحمد بن حنبل)
“Bir kavim cihadı terk ederse ancak zillete uğrar.” (İbni Hanbel)
Bunun gibi, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem zalimlere karşı çıkmayı ve hak sözü söylemeyi cihadın en üstün şekli olarak tanımlamıştır. Şöyle buyurmuştur:
“أفضل الجهاد كلمة حق تقال عند سلطان جائر” (أبو داود، الترمذي)
“En faziletli cihad, zalim bir yönetici karşısında söylenen hak sözdür.” (Ebu Davud, Tirmizi)
Yine şöyle buyurmuştur:
«سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَالَ إِلَى إِمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ فَقَتَلَهُ» رواه الحاكم في المستدرك وإسناده صحيح.
“Şehitlerin efendisi, Hamza bin Abdulmuttalib ve zalim bir yöneticiye karşı çıkıp ona iyiliği emredip kötülükten men eden, bunun üzerine öldürülen kimsedir.”(El-Hakim, el-Müstedrek; senedi sahihtir)
Çünkü Müslümanlar bu zalimleri zulümlerinden alıkoyar, Allah’ın hükümlerini uygulamaya zorlar veya onları yönetimden uzaklaştırıp, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek adaletli yöneticileri başa getirir, Hilafet Devleti’ni kurarlarsa kurtuluşa erer, izzete kavuşur ve korunmuş olurlar.
Bu nedenle, ister saldıran kâfirlere karşı silahlı cihadın, ister zalimlere karşı silahsız, sözlü cihadın sevabı ve bunun uğrunda harcamanın sevabı 700 kat fazlasıyla katlanır. Bütün günahları siler. Çünkü bu, en üstün iyi amellerdendir.