– 40 –
İbrahim Milletinin Manası
Onu Örnek Edinmek
Müslümanın Şiarı: Hayatım ve Ölümüm Allah’ındır
Kâfirlere Meydan Okuma
“Bir Kimse Başka Kimsenin Günahını Üstlenmez” Kaidesi
İnsanların Birbirinden Farklı Yaratılması
قُلۡ اِنَّنِىۡ هَدٰٮنِىۡ رَبِّىۡۤ اِلٰى صِرَاطٍ مُّسۡتَقِيۡم دِيۡنًا قِيَمًا مِّلَّةَ اِبۡرٰهِيۡمَ حَنِيۡفًا ۚ وَمَا كَانَ مِنَ الۡمُشۡرِكِيۡنَ ﴿۱٦۱﴾ قُلۡ اِنَّ صَلَاتِىۡ وَنُسُكِىۡ وَمَحۡيَاىَ وَمَمَاتِىۡ لِلّٰهِ رَبِّ الۡعٰلَمِيۡنَۙ ﴿۱٦۲﴾ لَا شَرِيۡكَ لَهٗۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرۡتُ وَاَنَا اَوَّلُ الۡمُسۡلِمِيۡنَ ﴿۱٦۳﴾ قُلۡ اَغَيۡرَ اللّٰهِ اَبۡغِىۡ رَبًّا وَّهُوَ رَبُّ كُلِّ شَىۡءٍ ؕ وَلَا تَكۡسِبُ كُلُّ نَـفۡسٍ اِلَّا عَلَيۡهَاۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِّزۡرَ اُخۡرٰى ۚ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمۡ مَّرۡجِعُكُمۡ فَيُنَبِّئُكُمۡ بِمَا كُنۡـتُمۡ فِيۡهِ تَخۡتَلِفُوۡنَ ﴿۱٦٤﴾ وَهُوَ الَّذِىۡ جَعَلَـكُمۡ خَلٰٓٮِٕفَ الۡاَرۡضِ وَرَفَعَ بَعۡضَكُمۡ فَوۡقَ بَعۡضٍ دَرَجٰتٍ لِّيَبۡلُوَكُمۡ فِىۡ مَاۤ اٰتٰٮكُمۡؕ اِنَّ رَبَّكَ سَرِيۡعُ الۡعِقَابِ ۖ وَاِنَّهٗ لَـغَفُوۡرٌ رَّحِيۡمٌ﴿۱٦۵﴾
“De ki: Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola iletti. Bu, dosdoğru bir dindir; Allah’a yönelen, sapıklıktan uzak olan İbrahim’in milletidir. O asla müşriklerden olmadı.” (161)
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (162)
“Ben böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” (163)
“De ki: Allah her şeyin Rabbi iken O’ndan başka bir rab mi edineyim? Herkesin kazandığı yalnız kendisinedir. Hiçbir kimse başkasının yükünü (günahını) taşımaz. Sonra hepinizin dönüşü Allah’adır. O da, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.” (164)
“Sizi yeryüzünde halifeler yapan, bir kısmınızı diğerlerinden üstün kılan da O’dur. Böylece size verdikleriyle sizi imtihan etmek istemiştir. Şüphesiz Rabbin hem çabuk cezalandırandır hem de çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (165)
En’âm sûresinin bu son ayetleri, surenin genel mesajını özetlemektedir. Çünkü bu sûre daha çok akide, akidevî duruş ve Allah’ın nimetleri üzerinde yoğunlaşmıştır.
Allah Teâlâ, kendi varlığını, azametini ve kudretini ispatlamakta; şirki çürütmekte; kendisine şirksiz kulluk edilmesini gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda, örnek alınması gereken İbrahim’in akaidî duruşu, mücadelesi ve tartışmaları; hidayet ve dalâlet yolları; insanlara yaratılışta ve rızıkta verilen nimetler ve bu nimetlere dair bazı hükümler ele alınmaktadır.
Böylece Allah, Rasulü’ne bütün insanlara açıkça meydan okumasını emretmiştir. Dinini, fikrini, yolunu ve hedefini asla gizlememelidir. Bunları gizleyen, korkak biridir; Allah’a tevekkül etmeyen, insanların yüz çevirmesinden, eziyetinden ve yöneticilerin zulmünden korkan biridir.
Rasul’e yapılan hitap, aslında ümmete yani tüm Müslümanlara yapılmış bir hitaptır. Takiyye, dalkavukluk, yağcılık ve ikiyüzlülük yoktur. Açıkça söyle:
“Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola iletti. Bu, dosdoğru bir dindir; Allah’a yönelen, sapıklıktan uzak olan İbrahim’in milletidir. O asla müşriklerden olmadı.”
İşte yegâne doğru yol, sırat-ı müstakîm olan İslam’dır. Bu, dosdoğru bir dindir. Onda hiçbir eğrilik veya sapıklık yoktur.
Ey kâfirler! Sizin dinleriniz doğru değildir. İslam’dan başka tüm dinler bâtıldır. Bu, bir akaidî duruştur.
Bu da İbrahim’in dinidir. Allah, bu dini Yahudilere, Hristiyanlara ve müşriklere duyurmak üzere, son Rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vahyetmiş ve ona göstermiştir. Çünkü bu grupların hepsi, İbrahim’in yolunu ve dinini izlediklerini iddia etmişlerdir. Oysa onların dinleri şirkle ve hakikatten uzak inançlarla doludur. Dinlerini tahrif edip Allah’a iftira etmişlerdir. Bu sûre, onların bu iddialarını çürütmekte ve iftiralarını birkaç ayetle pekiştirmektedir. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde şöyle buyrulmuştur:
قُلۡ يٰۤـاَهۡلَ الۡكِتٰبِ تَعَالَوۡا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَآءٍۢ بَيۡنَـنَا وَبَيۡنَكُمۡ اَلَّا نَـعۡبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشۡرِكَ بِهٖ شَيۡـــًٔا وَّلَا يَتَّخِذَ بَعۡضُنَا بَعۡضًا اَرۡبَابًا مِّنۡ دُوۡنِ اللّٰهِؕ فَاِنۡ تَوَلَّوۡا فَقُوۡلُوا اشۡهَدُوۡا بِاَنَّا مُسۡلِمُوۡنَ يٰۤـاَهۡلَ الۡكِتٰبِ لِمَ تُحَآجُّوۡنَ فِىۡۤ اِبۡرٰهِيۡمَ وَمَاۤ اُنۡزِلَتِ التَّوۡرٰٮةُ وَالۡاِنۡجِيۡلُ اِلَّا مِنۡۢ بَعۡدِهٖؕ اَفَلَا تَعۡقِلُوۡنَ هٰۤاَنۡـتُمۡ هٰٓؤُلَآءِ حٰجَجۡتُمۡ فِيۡمَا لَـكُمۡ بِهٖ عِلۡمٌ فَلِمَ تُحَآجُّوۡنَ فِيۡمَا لَـيۡسَ لَـكُمۡ بِهٖ عِلۡمٌؕ وَاللّٰهُ يَعۡلَمُ وَاَنۡـتُمۡ لَا تَعۡلَمُوۡنَ مَا كَانَ اِبۡرٰهِيۡمُ يَهُوۡدِيًّا وَّلَا نَصۡرَانِيًّا وَّ لٰكِنۡ كَانَ حَنِيۡفًا مُّسۡلِمًاؕ وَمَا كَانَ مِنَ الۡمُشۡرِكِيۡنَ اِنَّ اَوۡلَى النَّاسِ بِاِبۡرٰهِيۡمَ لَـلَّذِيۡنَ اتَّبَعُوۡهُ وَهٰذَا النَّبِىُّ وَالَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا ؕ وَاللّٰهُ وَلِىُّ الۡمُؤۡمِنِيۡنَ
“De ki: ‘Ey Kitap Ehli! Gelin, sizinle bizim aramızda ortak olan bir kelimeye: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bazılarımız bazılarımızı rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse deyin ki: ‘Şahit olun, biz Müslümanız!’
Ey Kitap Ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da İncil de ondan sonra indirildi. Aklınızı kullanmıyor musunuz?
İşte siz bilgi sahibi olduğunuz bir konuda tartıştınız; peki, bilgi sahibi olmadığınız bir konuda niye tartışıyorsunuz? Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan. O, hanif bir Müslümandı; müşriklerden de değildi.
İbrahim’e en yakın olanlar, ona uyanlardır; bu peygamber ve ona inananlardır. Allah ise müminlerin velisidir.”
(Âl-i İmrân 64–68)
İşte İbrahim’in milleti budur: Yalnız İslam’dır. Nitekim “millet” kelimesi hem “din” anlamında, hem de bir din üzerinde bulunan topluluk anlamında kullanılır. Bu sebeple tarih boyunca şu doğru söz tekrar edilmiştir:
“Küfür milleti birdir, İslam milleti birdir.”
Yahudi, Hristiyan, Budist, Hindu, ateist, deist, komünist, demokrat, laik… Kâfirlerin hangi çeşidi olursa olsun hepsi birer küfür milletidir. Hepsi İslam’ın düşmanıdır ve İslam’a, Müslümanlara karşı savaş halindedirler.
Bunlara karşı akidevî ve ideolojik duruşu pekiştirmek ve onlara meydan okumak maksadıyla Allah Rasulü’ne şöyle demesini emretmiştir:
“Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”
(En’âm 162)
Bu, her Müslümanın da duruşudur: Sadece Allah’a kulluk eder, yalnız O’nun için yaşar ve O’nun uğrunda ölmeye hazır olur.
Allah’ın Rasulü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, kendi döneminde nasıl bir duruş sergilediyse, nasıl mücadele ettiyse, kâfirlerin eziyetlerine sabredip tahammül ettiyse, devleti kurduktan sonra cihadı ilan ettiyse; Müslümanlar da bu çağda aynı yolu izlemelidir.
Gerçekten Allah’a ve ahirete iman eden, kadere ve kazaya inanan bir kimse; muhalif insanlardan ve zalim yöneticilerden korkmaz. En’âm sûresinde birçok ayette geçtiği üzere, İbrahim Aleyhisselâm’ın meydan okuyucu tutumunu kendine örnek alır.
Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’de daveti yaymaya ve devleti kurmaya çalışırken bu açık duruşu sergiledi. Devleti kurduktan sonra cihadı ilan etti ve şöyle buyurdu:
“İnsanlar ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasûlullah’ deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum.”
Sonra savaşlar başladı. Allah’ın izniyle zaferler elde edildi, fetihler gerçekleştirildi.
İşte Allah, Rasulü’ne bu daveti ve mücadelesini şahsi liderlik veya dünyevî bir çıkar için yapmadığını açıkça bildirmesini istemiştir:
“Ben böyle emrolundum.”
Ve onlara meydan okuyarak, hiç çekinmeden kendisinin ilk Müslüman olduğunu açıklamasını talep etmiştir:
“Ben Müslümanların ilkiyim.”
(En’âm 163)
Muhammed Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu duruşu sergiledi. Sahabeler de aynı duruşu benimsediler. Böylece müminler her çağda ve her coğrafyada aynı tavrı takınırlar.
Allah, Rasulü’ne kâfirlere meydan okuyarak şöyle demesini emretti:
“Allah her şeyin Rabbi iken O’ndan başka bir rab mi edineyim?”
(En’âm 164)
Bu, şu anlama gelir: “Ben Allah’tan başka rab tanımam; sizin ilahlarınızı reddediyorum; sizin taptıklarınıza asla tapmam.”
Sonra onları şöyle uyardı ve tehdit etti:
“Herkesin kazandığı yalnız kendisinedir. Hiçbir kimse başkasının yükünü taşımaz.”
(En’âm 164)
İşlediğiniz her haramın, koştuğunuz her şirkin sorumluluğu sizin üzerinizdedir. Günahlarınızı başka kimse yüklenmez. Bu, İslam’da temel bir şer’î kaidedir:
“Hiçbir kimse başkasının günahını yüklenmez.”
Yani bir insan, başka bir insanın suçundan sorumlu tutulamaz; onun yerine ceza görmez. Herkes yalnızca kendi yaptığından mesuldür; babasının, kardeşinin veya oğlunun işlediği bir suçtan dolayı suçlanamaz.
Ancak bazı insanlar, bir suç işlendiğinde babayı, oğulu, kardeşi, hatta tüm aileyi ve aşireti suçlamaya kalkışırlar. Bu tutum, Allah’ın koyduğu adalet ölçülerine aykırıdır.
“Sonra hepinizin dönüşü Allah’adır. O da, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerin gerçeğini size bildirecektir.”
(En’âm 164)
Her insan ölecek; ardından kıyamet günü diriltilecektir. O gün herkes Allah’ın huzuruna çıkarak hesap verecek, Allah da kimin ne yaptığını haber verecektir. İnsanların dünyada ihtilafa düştükleri konularda hükmünü verecek ve hakikati açıklayacaktır.
Nitekim Allah şöyle buyurur:
يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا عَلَيۡكُمۡ اَنۡفُسَكُمۡۚ لَا يَضُرُّكُمۡ مَّنۡ ضَلَّ اِذَا اهۡتَدَيۡتُمۡ ؕ اِلَى اللّٰهِ مَرۡجِعُكُمۡ جَمِيۡعًا فَيُـنَـبِّـئُكُمۡ بِمَا كُنۡتُمۡ تَعۡمَلُوۡنَ ﴿۱۰۵﴾
“Ey iman edenler! Siz doğru yolda olduğunuz sürece, sapan kimseler size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O da size yaptıklarınızı haber verecektir.”
(Mâide 105)
Bu ayeti tefsir ederken şöyle dedik:
Bazı kimseler bu ayeti yanlış anlayıp şöyle derler: “Ben doğru yoldaysam, başkalarının hidayette olup olmaması önemli değil. Hakkı söylemeye, daveti taşımaya, İslam uğruna mücadele etmeye gerek yok.”
Bu anlayış, ilk Raşid Halife Ebu Bekir radıyallahu anh’ın döneminde de görülmüştür. Bunun üzerine Ebu Bekir radıyallahu anh onlara şöyle demiştir:
“Ey insanlar! Bu ayeti okuyorsunuz ama doğru şekilde yorumlamıyorsunuz. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle derken işittim:
“إنَّ النَّاسَ إَذا رَأوُا الظَّالِمَ فَلمْ يَأْخُذُوا عَلى يَدَيْهِ أوْشَكَ أن يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بعِقَابٍ” ( ابن ماجه. الترمذي، أبو داود)
‘İnsanlar zalimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah, onları umumi bir azapla cezalandırır.’”
(Ebû Dâvûd 4338; Tirmizî 3057; İbn Mâce 4005)
Allah, insanları imtihan etmek için yeryüzüne yerleştirdi. Onları birbirinin halefi kıldı; yani biri gider, yerine diğeri gelir. İnsanları zeka, kabiliyet ve güç açısından farklı yarattı. Böylece her biri farklı alanlarda çalışır, çeşitli meslekler edinir, birbiriyle yardımlaşır ve hizmet eder. Kimisi çok rızık elde eder, kimisi orta düzeyde, kimisi ise az rızka sahip olur.
Bu farklılıklar, Allah’ın kullarını verdiği nimetlerle imtihan etmesidir. Kimin Allah’ın emrine uyup uymayacağını sınamak içindir.
Nitekim şöyle buyurmuştur:
اَهُمۡ يَقۡسِمُوۡنَ رَحۡمَتَ رَبِّكَؕ نَحۡنُ قَسَمۡنَا بَيۡنَهُمۡ مَّعِيۡشَتَهُمۡ فِى الۡحَيٰوةِ الدُّنۡيَا وَرَفَعۡنَا بَعۡضَهُمۡ فَوۡقَ بَعۡضٍ دَرَجٰتٍ لِّيَـتَّخِذَ بَعۡضُهُمۡ بَعۡضًا سُخۡرِيًّاؕ وَرَحۡمَتُ رَبِّكَ خَيۡرٌ مِّمَّا يَجۡمَعُوۡنَ
“Onlar Rabbinin rahmetini mi bölüştürüyorlar? Oysa biz, dünya hayatında onların geçimlerini aralarında taksim ettik. Bir kısmını diğerleri üzerinde derecelerle yükselttik ki, birbirlerini çalıştırsınlar. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”(Zuhruf 32)
Allah, kullarının durumuna göre hızlıca ceza da verebilir, rahmet de… Eğer bir kişi işlediği günahta ısrarcı olursa ona ceza verir. Fakat tövbe eder veya salih amel işlerse ona mağfiret ve rahmet ihsan eder.
Allah’ın yardımıyla En’âm Sûresi’nin tefsirini tamamlayabildik. Allah’a hamd olsun. O’nun sevabını, mağfiretini ve rahmetini umarız. Bu tefsiri okuyanlara, paylaşanlara ve yayanlara Allah rahmet eylesin, bağışlasın ve bol mükâfat versin.
Bundan sonra Allah’ın izniyle A’râf Sûresi’nin tefsirine devam edeceğiz. Lütfen bizim için dua edin ki Allah bizi muvaffak kılsın.