Değerli kardeşler,

Kitlenin birliğini korumakla ilgili soruya verdiğim cevaba katılan, beğeni gösteren, yorum yapan ve paylaşan tüm kardeşlerime teşekkür ederim. Onlar benim için dua ettikleri gibi, ben de onlar için Allah’a dua ederim. Allah hepinizden razı olsun.

Bu meseleyi daha iyi açıklamak üzere bir misal vermek isterim:

1967-1969 yıllarında zalim, laik, demokratik rejim tarafından Hizb-ut Tahrir gençlerine yönelik tutuklamalar yapıldı ve çeşitli hapis cezaları verildi. Bu gençlerden biri Hizb’i terk etti ve 1970’lerin ortasında Hizb’in fikirleri üzerine ayrı bir parti kurdu.

Bu kişinin yardımcısı, bizim arkadaşlarımızla tanıştıktan sonra bu fikirlerin aslında Hizb-ut Tahrir’e ait olduğunu fark etti. Ve liderine, “Bu fikirler Hizb-ut Tahrir’e ait, neden onlarla birlikte çalışmıyoruz?” deyince, başkan çok şaşırdı ve ona şöyle dedi:
“Bak, Türkiye’de bu çalışmayı benden başka kimse yürütemez.”

Yardımcı, bu olayı partinin diğer mensuplarına anlattıktan sonra, hepsi partiyi terk etti ve o partinin faaliyeti sona erdi. Bu olayı bana bizzat o yardımcı anlattı.

Oysa bu partiyi kuran genç, Hizb’teyken çok çalışkandı; ancak onda bir liderlik sevgisi hissediliyordu. 1960’larda onunla birlikte çalışan kardeşler bunu bana anlattılar. Ben de kendisiyle tanıştıktan sonra aynı hissi edindim. Hatta bir keresinde dergisinde bunu açıkça yazmıştı.

Partisinin dağılması onu çok etkiledi. Kendini farklı göstermek isteyince, oryantalistleri kaynak edinen yazarlardan etkilenerek sünnet konusunda şüpheler yaymaya başladı.

Bir defasında, bir yerde 20’den fazla kişinin huzurunda kendisiyle konuştum ve fikrini düzeltmeye çalıştım. Cevaplarıma karşı sessiz kaldı. Bunun üzerine bazı kimseler kendisine,
“Bu kardeşin görüşlerini senin çıkardığın dergide yayımlayalım, siz de ona cevap verin,” teklifinde bulundular. O ise “Bakarım,” dedi ama sonrasında bir haber çıkmadı.

Benzer birkaç örneği başka memleketlerden de verebilirim, fakat yazı çok uzayacaktır.

Aynı fikir ve aynı metot benimsendiği halde neden ayrılıp başka bir teşkilat kurma teşebbüsünde bulunuluyor? Gördüğüm kadarıyla bunun sebebi çoğunlukla şahsi nedenlerdir.

Başka bir parti kurduğunda yine aynı fikirlere çağırmayacak mı? Aynı metotla çalışmayacak mı? Öyleyse neden asli Hizb’inde kalıp çalışmayı tercih etmiyor?

Eğer kendisine bir sorumluluk verilmemişse, Ebu Zer gibi olsun. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ona sorumluluk vermemesinin sebebini açıkça beyan ettiğinde, Ebu Zer Rasul’ün hizbine küsüp ondan ayrılmadı.

Eğer bir mesuliyetten alınırsa Halid bin Velid gibi olsun. Halife Ömer, onu üst rütbeden azlettiğinde başkaldırmadı. Sorduğunda Ömer azlinin nedenini açıkladı. Halid bin Velid kendini ne kadar savunmuş olsa da, sahabelerin hizbinden ayrılmadı.

17 yaşında olan Üsame bin Zeyd, 30 bin kişilik bir ordunun başına tayin edildiğinde, onun emrine giren büyük sahabeler ne küstü ne de ayrıldı.

Bu üç örnek birçok kişiye uygulanabilir; daha doğrusu, birçok kişinin ayrılmasının sebebidir:
Ya kendisine mesuliyet verilmemiştir,
ya da verilen mesuliyetten alınmıştır,
veyahut bazı sorumluları beğenmemiştir.

Bazı kişiler de korkularını örtmek veya çıkar peşinde oldukları için aksi bir harekette bulunurlar!

Hilafet devleti kurulmaya çalışılırken, çalışanların tüm çabaları birleştirilmelidir. Her durumda birbirlerine karşı sabırlı olunmalıdır. Dağılmak ve bölünmek fayda değil, zarar getirir.

Hatta biri Hizb’i terk ederse veya idari bir ceza alırsa bile sabredip Hizb’in çalışmasına destek vermelidir. Allah’ın izniyle yine de çalışanın sevabını alır.

Devlet kurulduktan sonra ise, İslam Anayasası’nın 21. maddesine dayanarak, İslam akidesine ve ondan doğan fikirlere dayalı birçok parti kurulabilir. Bu, büyük bir zarar doğurmaz.

Artık devlet kurulmuştur. Bundan sonrası, bu devleti daha çok desteklemek, yöneticileri muhasebe etmek ve onları düzeltmek, onlara fikir sunmak, ümmetin fikrî seviyesini yükseltmek, siyasi bilincini ve şuurunu güçlendirmek, daveti omuzlamak ve büyük devlet adamları yetiştirmek üzerine yoğunlaşmalıdır.

Rahmetli Halifemiz II. Abdülhamid’in dediği gibi, “Millette kaht-ı rical (adam kıtlığı) vardır” demeyelim. Onun döneminde böyle İslami hizipler bulunmadığı için, İslamî fikirlere dayalı akideye sahip devlet adamları yetişmemişti. Tersine, Batı fikirlerinden etkilenen İttihat ve Terakki gibi fırkalar kuruldu; batıya benzemek için hem devleti hem ümmetin fikrini bozdular.

Bugünkü gibi laikliğe, demokrasiye, milliyetçiliğe ve vatancılığa dayalı olarak kurulan partiler, bu fikirlere dayalı devlet sorumluları ve memurları yetiştiriyor. Milletin fikrini daha da bozuyorlar. Fikrî seviyesini ve siyasi bilincini asla artırmıyor, aksine Batı’dan etkilenen, pragmatik ve çıkarcı insanlar yetiştiriyorlar.

Bu kişiler ne kadar “Müslümanız” deseler de, zihniyetleri, siyasi düşünceleri ve bakış açıları İslam’a terstir. Bu nedenle, İslam’a dayalı bir devlet adamı yetiştirmeleri asla beklenemez. Nitekim 100 yıldır süren Cumhuriyet döneminde, gerçek anlamda bir devlet adamı yetiştirememiştir.

Bu yüzden, Hizb-ut Tahrir gibi İslam akidesine dayalı siyasi bir hizbin birliğini sağlamak ve güçlendirmek, sayısını artırmak, her tarafa yaymak ve desteklemek farzdır.

Esad Mansur