– 2 –

  • Rasûlün kendiliğinden emin olması
  • Kur’an’la uyarması ve hatırlatması
  • Kur’an’a tabi olunması gerekliliği
  • Tabi olmayanların helake uğraması
  • Sorgulanma ve tartının hak olması
  • İnsanların kendi kendilerine zulmetmesi

الۤمّۤصۤ‏ ﴿۱﴾  كِتٰبٌ اُنۡزِلَ اِلَيۡكَ فَلَا يَكُنۡ فِىۡ صَدۡرِكَ حَرَجٌ مِّنۡهُ لِتُنۡذِرَ بِهٖ وَذِكۡرٰى لِلۡمُؤۡمِنِيۡنَ‏ ﴿۲﴾  اِتَّبِعُوۡا مَاۤ اُنۡزِلَ اِلَيۡكُمۡ مِّنۡ رَّبِّكُمۡ وَلَا تَتَّبِعُوۡا مِنۡ دُوۡنِهٖۤ اَوۡلِيَآءَ‌ ؕ قَلِيۡلًا مَّا تَذَكَّرُوۡنَ‏ ﴿۳﴾  وَكَمۡ مِّنۡ قَرۡيَةٍ اَهۡلَـكۡنٰهَا فَجَآءَهَا بَاۡسُنَا بَيَاتًا اَوۡ هُمۡ قَآٮِٕلُوۡنَ‏ ﴿٤﴾  فَمَا كَانَ دَعۡوٰٮهُمۡ اِذۡ جَآءَهُمۡ بَاۡسُنَاۤ اِلَّاۤ اَنۡ قَالُوۡۤا اِنَّا كُنَّا ظٰلِمِيۡنَ‏ ﴿۵﴾  فَلَنَسۡــَٔــلَنَّ الَّذِيۡنَ اُرۡسِلَ اِلَيۡهِمۡ وَلَـنَسۡـَٔـــلَنَّ الۡمُرۡسَلِيۡنَ ۙ‏ ﴿٦﴾  فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيۡهِمۡ بِعِلۡمٍ وَّمَا كُنَّا غَآٮِٕبِيۡنَ‏ ﴿۷﴾  وَالۡوَزۡنُ يَوۡمَٮِٕذِ اۨلۡحَـقُّ‌ ۚ فَمَنۡ ثَقُلَتۡ مَوَازِيۡنُهٗ فَاُولٰۤٮِٕكَ هُمُ الۡمُفۡلِحُوۡنَ‏ ﴿۸﴾  وَمَنۡ خَفَّتۡ مَوَازِيۡنُهٗ فَاُولٰۤٮِٕكَ الَّذِيۡنَ خَسِرُوۡۤا اَنۡفُسَهُمۡ بِمَا كَانُوۡا بِاٰيٰتِنَا يَظۡلِمُوۡنَ‏ ﴿۹﴾ 

Elif, lâm, mîm, sâd. (1)

 (Bu Kur’an,) sana indirilen bir kitaptır. Bu sebeple, onunla (insanları) uyarasın ve müminler için bir hatırlatma olsun diye, göğsünde bundan dolayı bir sıkıntı olmasın. (2)

 Rabbinizden size indirilen (Kur’an)’a tabi olun; O’ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! (3)

 Biz nice memleketleri helak ettik ki, gece uyurlarken veya gündüz dinlenirlerken azabımız onlara ansızın geliverdi. (4)

 Azabımız onlara geldiğinde, feryatları sadece şu oldu: “Gerçekten biz zalimlerdik!” (5)

 Andolsun, kendilerine peygamber gönderilenleri de sorguya çekeceğiz; gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz. (6)

 Elbette onlara (yaptıklarını) tam bir bilgiyle anlatacağız. Zira Biz onlardan gâib (habersiz, uzak) değildik. (7)

 O gün tartı (mizan) haktır. Kimin tartıları (sevapları) ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. (8)

 Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar ayetlerimize haksızlık eden kimseler olduklarından dolayı kendilerini ziyana uğratanlardır. (9)

 “Elif, lâm, mîm, sâd” ifadesi surenin ismine katılır. Bu sure “A’râf Elif, lâm, mîm, sâd” olarak anılır. Bakara ve Âl-i İmrân surelerinin ilk ayetlerinde geçen “Elif, lâm, mîm” harfleri de bu surelerin isimlerine eklenir.

Yunus, Hûd, Yûsuf, İbrâhîm ve Hicr surelerinde ise “Elif, lâm, râ” geçer. Bunlar da sure isimlerine eklenir. Diğer bazı surelerde başka harfler bulunur. Bunlar Arapça harflerdir; çünkü Kur’an, Arapça olarak indirilmiştir. Allah, Rasûlü Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e bu Kur’an’ı Arapça olarak indirmiştir. Ve ona şöyle bildirmiştir:

Bu indiriliş kesindir. Onun hakkında içinde bir tereddüt veya şüphe olmasın ey Rasûlüm. Öyleyse göğsünde bir sıkıntı bulunmasın.

Samimi bir insan, bir şeyden emin olmak için düşünürken içinde sıkıntı hissedebilir. “Acaba bu doğru mudur, kesin midir, ben gerçekten bir peygamber miyim?” gibi sorular sorarak emin olmak ister. Bu nedenle Allah, birkaç ayetle Rasûl’üne cevap vererek kalbine itminan (tatmin) verdi.

Bakara Suresi 260. ayette geçtiği gibi, İbrâhîm Aleyhisselâm da emin olmak isterken şöyle demişti:

“Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.”

Allah da ona şöyle karşılık vermişti:

“İnanmadın mı?”
İbrahim dedi ki: “Elbette inandım. Fakat kalbimin tatmin olması için (istedim).”

A’râf Suresi 143. ayette, Mûsâ Aleyhisselâm şöyle demiştir:

“Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım.”
Allah ise ona kendini göstermedi. Fakat dağı yerle bir ederek ona bir mucize gösterdiğinde, Mûsâ hemen secdeye kapandı ve şöyle dedi:

“Seni tenzih ederim! Sana tevbe ettim. Ben iman edenlerin ilkiyim!”

Yine de bu konuyu pekiştirmek üzere Allah, Rasûl’üne şöyle hitap etti:

“Sen gerçek bir uyarıcısın ve hatırlatıcısın; kalbinde bir sıkıntı, tereddüt ve şüphe bulunmasın!”
İşte senin asıl görevin budur.

Sen bütün insanları Allah’ın azabından uyarır ve özellikle müminlere hatırlatırsın. Çünkü Zâriyât Suresi 55. ayette şöyle buyurulmuştur:

“Hatırlat! Çünkü hatırlatma, müminlere fayda verir.”

İmanları bulunduğu için, onlara sadece hatırlatma yeterlidir. Onlar zaten kesin iman etmişlerdir, şüpheleri yoktur. Sadece Allah’ın hükmünü ve müjdesini hatırlamaları yeterlidir.

Eğer bu (Kur’an’ın hatırlatması) kişiye fayda getirmemişse, içinde bir sorun olması gerekir. Bu sorunu tespit edip çözmek gerekir. Sorunlardan bazıları şunlar olabilir:

a. Kesin olarak inanmamıştır; sadece sözde inanmıştır.
b. Aklını kullanmamış, akli delillerle imanını ispatlamamıştır.
c. Derinlemesine kavramamış, aydın bir şekilde düşünmemiştir; yüzeysel bir imanla yetinmiştir.
d. Taklidî veya duygusal olarak inanmıştır.
e. Derininde, cahiliye döneminden kalma ve imanını zedeleyen menfi fikirlere sahiptir.
f. Allah’ın affı, mağfireti ya da Rasûl’ün şefaatiyle kurtulacağını sanarak veya “ileride tövbe ederim, hacca giderim” diyerek kendisini kandırmıştır.

İşte genellikle, Allah’ın emirlerine tam anlamıyla uymayan zayıf Müslümanlarda bu tür sorunlar vardır. Bunlar mutlaka tedavi edilmelidir.

Kâfirlere gelince; onlar zaten tamamen inanmamışlardır. Onlara akli deliller ve ispatlarla yaklaşarak ikna edilmeye çalışılır.

İmanı hatırlattıktan ve Allah’ın azabıyla korkuttuktan sonra şöyle buyurulmuştur:

“Rabbinizden size indirilen (Kur’an)’a tabi olun ve onu bırakıp dostlara tabi olmayın. Ne kadar az hatırlıyordunuz!”

İşte iman esastır. Bir kimse sağlam bir imana sahip olunca, hemen Allah’ın indirdiğini uygular; onun dışında kalan her türlü fikir ve hükmü reddeder. Sadece Allah’a ve indirdiğine tabi olur ve ona uyar. Gerçek mümin böyledir. Asla küfür olan laiklik, demokrasi, özgürlükler, sosyalizm ve benzeri fikirleri ya da sistemleri kabul etmez. Bunlar cahiliye hükümleridir. Allah, bu gerçeği göstererek şöyle buyurmuştur:

اَفَحُكۡمَ الۡجَـاهِلِيَّةِ يَـبۡغُوۡنَ‌ؕ وَمَنۡ اَحۡسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكۡمًا لِّـقَوۡمٍ يُّوۡقِنُوۡنَ﴿۵۰﴾ 

“Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar?! Yakinen, kesin olarak iman eden bir topluluk için Allah’ın hükmünden daha güzel hüküm olabilir mi?!” (Mâide 50)

Allah’ın hükmüne uymayan bir yöneticiye, herhangi bir sorumluya veya kişiye uyulmaz ve itaat edilmez.

Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

«لَا طَاعَةَ لِمَخْلُوقٍ فِي مَعْصِيَةِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ» رواه البخاري ومسلم

“Allah Azze ve Celle’ye isyanda hiçbir mahlûka (yaratılmışa) itaat yoktur.” (Buhârî ve Müslim)

Daha doğrusu, onlara karşı muhasebe yapmak ve yüzlerine hak sözü söylemek büyük bir farzdır.

Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

«وَاللَّه لَتَأْمُرُنَّ بالْمعْرُوفِ، وَلَتَنْهوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، ولَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدِ الظَّالِمِ، ولَتَأْطِرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْراً، ولَتقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْراً، أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللَّه بقُلُوبِ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ، ثُمَّ لَيَلْعَنكُمْ كَمَا لَعَنَهُمْ» (أبو داود والترمذي وابن ماجه).

“Hayır! Allah’a yemin olsun ki, marufu emredecek ve münkerden nehyedeceksiniz. Zalim kimsenin elinden tutacak, onu hakka döndürecek ve hak üzere tutacaksınız. Yoksa Allah, kalplerinizi birbirine çarptırır da, sonra onları (öncekileri) lanetlediği gibi sizi de lanetler.” (Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce)

Çoğu zaman insanlar gaflete düşer. Dünya ziyneti, süsü ve cazibesiyle aldanır. Mal, makam ve şöhretle kendini kandırır. Bu nedenle Allah’ı, ölümü, cehennem azabını ve âhireti unutur. Bunları nadiren hatırlar; sanki hiç ölmeyecek ve Allah’ın huzurunda hesap vermeyecekmiş gibi yaşar.

İnsanların çoğu, ancak başlarına sıkıntı veya musibet geldiğinde Allah’ı hatırlar.

Bu yüzden müminler birbirlerini sürekli hatırlatmalı, imani bir atmosferde bulunmalı, fısk ve fücur ortamlarından uzak durmalı, çıkarcı ve dünyaperest insanlarla oturup kalkmamalı, daveti omuzlayan ve ihlâs sahibi kimselerle sık sık bir araya gelmelidir. İslam davasını taşımakla ve İslam’ın hâkimiyetini tesis etmekle meşgul olmalıdır.

Ayrıca her gün Kur’an’ı okuyarak, anlayarak tefekkür etmeli; bu şekilde hatırlama artar. Biz de bu tefsirle müminlere bir hatırlatma katkısı sunmayı umuyoruz.

Allah, indirdiğine tabi olmayanları şöyle uyardı:

“Biz nice memleketleri helak ettik. Geceleri uyurlarken veya gündüz vakti dinlenirken azabımız ansızın başlarına geldi.”

İnsanlar Allah’a isyan ettiklerinde veya isyan edenlere tabi olduklarında, başlarına hemen bir musibet ya da azap gelmeyince, aldanıp “Bize bir şey olmayacak” ya da “Yaptığımız doğru” zannetmesinler. Her an başlarına bir musibet gelebilir. Müminler bunu hatırlamalı, birbirlerine hatırlatmalı, başkalarına da bu gerçeği ulaştırmalıdır.

Hatırlamayanlar ya da hatırlamak istemeyenler, ancak başlarına bir musibet geldiğinde Allah’a isyanlarıyla kendilerine zulmettiklerini fark ederler. Nitekim ayette şöyle buyrulmuştur:

“Onlara azabımız geldiğinde, feryatları sadece şu oldu: ‘Gerçekten biz zalimlerdik!’”

Birçok ayette Allah, “Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler” diyerek uyarır. Çünkü Allah’a isyan eden, bu azabın gelişine kendisi sebep olmuş olur; dolayısıyla kendi nefsine zulmetmiştir.

Ahirette ise Allah onları sorguya çekecektir. Asıl ağır azap, ahiret azabıdır. Bu uyarıyı yapmak üzere şöyle buyrulmuştur:

“Elbette, kendilerine peygamber gönderilenleri de sorguya çekeceğiz; gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz.”

Bu demektir ki, kendilerine peygamber gönderilmeyenler sorgulanmayacak ve azaba uğratılmayacaktır. Nitekim başka bir ayette şöyle buyrulmuştur:

“وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِيۡنَ حَتّٰى نَبۡعَثَ رَسُوۡلًا”

“Biz, bir Rasûl göndermedikçe (hiçbir topluluğa) azap edecek değiliz.” (İsrâ 15)

Aynı şekilde, peygamberler de tebliğ edip etmedikleri yönünden sorgulanacaktır. Müminler de, diğer insanlara tebliğde bulunup bulunmadıklarıyla ilgili sorguya çekileceklerdir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur:

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا

“İşte böylece sizin insanlığa şahit olmanız, Rasûl’ün de size şahit olması için sizi vasat (adaletli ve hayırlı) bir ümmet kıldık.” (Bakara 143)

Allah, bütün insanlara şöyle bir hatırlatmada bulunur:

“Elbette (yaptıklarını) onlara tam bilgiyle anlatacağız.”

Ne yapmışlarsa hepsi ortaya dökülecektir. Zaten bütün amelleri kayıt altındadır. Herkese kitabı verilecektir. O gün büyük bir mahkeme kurulacak; herkes kendi kendini savunmaya çalışacak. Ancak eller, ayaklar ve deriler de aleyhlerine şahitlik edecektir. Bu, son derece dehşetli bir gündür.

Zira Allah, insanların yaptıklarından habersiz değildir. Birçok ayette şöyle buyurur: “Yaptıklarınızı görürüm, konuştuklarınızı işitirim, hatta kalplerinizden geçeni bilirim.”

Mümin, şunu hep aklında tutmalıdır: Allah beni görüyor, işitiyor; düşündüklerimi, içimden geçeni biliyor. O, her an canımı alabilir; sonra beni diriltecek ve hesaba çekecek.

Bu bilinçle yaşamalı, hem kendisi hatırlamalı hem de başkalarına hatırlatmalıdır ki Allah’ın emirlerine tabi olup, yasaklarından uzak dursun. İşte bu bilinç takvayı, yani Allah korkusunu meydana getirir.

O gün, yani kıyamet günü tartı (mizan) haktır. Herkesin amelleri tartılacaktır. Kimin tartısı —yani iyi amelleri, sevapları— ağır gelirse, onlar kurtuluşa eren kimselerdir. Onlar cennetliktir. Çünkü “felah” demek, başarıya ulaşmak demektir.

Kimin tartısı hafif gelirse, yani iyilikleri az, günahları çoksa; onlar da kendilerini ziyana uğratan kimselerdir ve azap göreceklerdir. Çünkü Allah’ın ayetlerine uymadılar, emirlerini yerine getirmediler, yasaklarından sakınmadılar. Böylece kendilerine zulmetmiş oldular.

Allah şöyle buyurur:

وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰـكِنۡ اَنۡفُسَهُمۡ يَظۡلِمُوۡنَ‏

“Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlar.” (Âl-i İmrân 117)