– 3 –
Allah’ın İmkân Vermesinin Manası
Müminlerin İmkân Sahibi Olması
İslam Fikirleriyle Kalkınması
Yaşam Vasıtaları
Gökler ve Yerin İnsana Boyun Eğdirilmesi
Akıl, Güç ve İradeyi Kullanmak
وَلَقَدۡ مَكَّـنّٰكُمۡ فِى الۡاَرۡضِ وَجَعَلۡنَا لَـكُمۡ فِيۡهَا مَعَايِشَ ؕ قَلِيۡلًا مَّا تَشۡكُرُوۡنَ ﴿۱۰﴾
“Şüphesiz ki, yeryüzünde size imkân verdik ve orada geçim vasıtaları kıldık. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (10)
Allah, insanlara olan nimetini hatırlatırken, yeryüzünde kendilerine imkân verdiğinden ve geçim vasıtaları kıldığından söz eder. Burada “imkân”, otorite ve güç anlamına gelir. Allah, yarattığı insanı yeryüzünde güçlü ve söz sahibi kılarak, işleri yürütebilecek, iradesini kullanabilecek ve istediğini gerçekleştirebilecek bir konuma getirmiştir.
Yeryüzünü ve üzerindeki her şeyi insana boyun eğdirmiştir. Yaşaması için gerekli olan tüm vasıtaları –yiyecek, içecek, giyecek ve kolaylık sağlayan şeyleri– hazırlamıştır. Böylece insanı, bu nimetlerden istifade edebilecek bir hale getirmiştir. Çünkü ona akıl, güç ve irade vermiştir.
İnsana eller, ayaklar, gözler, kulaklar ve diğer organları verirken, bunlara işlev ve özellikler de yüklemiştir. Ayrıca akıl ve irade vererek, insanın bu organları ile her şeyi kendisine boyun eğdirebilmesini ve istediği hedefe ulaşabilmesini sağlamıştır.
Nitekim Allah şöyle buyurur:
هُوَ الَّذِىۡ خَلَقَ لَـكُمۡ مَّا فِى الۡاَرۡضِ جَمِيۡعًا
“Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O’dur.” (Bakara 29)
Sadece yerdekiler değil, göklerde olanlar da insana boyun eğdirilmiştir:
وَسَخَّرَ لَـكُمۡ مَّا فِى السَّمٰوٰتِ وَمَا فِى الۡاَرۡضِ جَمِيۡعًا مِّنۡهُؕ
“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini size boyun eğdirdi.” (Câsiye 13)
Allah, her şeyde birtakım kanunlar ve özellikler yaratmıştır. İnsana da bu kanunları aklıyla keşfetme ve kullanma imkânı tanımıştır. Böylece insan, göklerde ve yerde olanları düşünerek onların yasalarını çözer ve bunları kendi yararına kullanabilir. Aynı zamanda Allah’ın azametini ve kudretini idrak eder; bu sayede Allah’a olan imanı artar.
İnsana göklere çıkabilecek güç de verilmiştir. Nitekim şöyle buyrulmuştur:
يٰمَعۡشَرَالۡجِنِّ وَالۡاِنۡسِ اِنِ اسۡتَطَعۡتُمۡ اَنۡ تَنۡفُذُوۡا مِنۡ اَقۡطَارِ السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضِ فَانْفُذُوۡاؕ لَا تَنۡفُذُوۡنَ اِلَّا بِسُلۡطٰنٍۚ ﴿۳۳﴾
“Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin. Ancak bir sultan (güç, otorite, ilim) ile geçebilirsiniz.” (Rahman 33)
Burada geçen sultan, otorite, güç, imkân ve ilim anlamlarına gelir. Bu nedenle Müslümanlar, İslâm Hilâfet Devleti döneminde ilimde çok ilerlemişlerdir. Bu ayetler onlara fikir vermiş, onlar da bu fikirlerle yükselip ilerlemişlerdir. Çünkü kalkınma ancak fikirle mümkündür. Kur’an’da ve onun açıklaması olan sünnette geçen fikirlerle, bu fikirleri uygulayacak bir devlet aracılığıyla kalkınma sağlanabilir ve her alanda ilerleme gerçekleşir.
Fikir sahibi olmak tek başına yeterli değildir; fikri uygulayacak bir devlete ihtiyaç vardır. Zira devlet, fikir sahiplerine imkân sağlar. Günümüzde Müslümanlar fikir sahibidir, ancak ilerleyememektedirler. Çünkü kendilerine imkân sağlayacak bir İslâm Devleti mevcut değildir.
En’âm suresi 6. ayette, Allah Kureyşlileri uyarırken, onlardan önceki kavimlere verdiklerinin daha fazlasını kendilerine verdiğini, fakat onlar da günah işlediklerinden dolayı cezalandırıldıklarını hatırlatır. Aynı şekilde Kureyşliler de cezalandırılacaktır. Allah, kendilerine verdiği imkânı geri alacak ve onların otoritesini Müslümanların eliyle sona erdirecektir.
Yusuf Suresi 21 ve 56. ayetlerde, Allah Yusuf’u kölelikten kurtarıp yeryüzünde ona imkân verdiğini ve böylece vahyettiğini uygulattığını bildirir. Çünkü Yusuf (a.s.) bir nebi ve masumdur; asla küfrü uygulamaz. Sadece Allah’ın kendisine ve babası olan peygamber Yakub’a vahyettiği şeriatı uygulamıştır. Bunun aksini söylemek, Peygamber Yusuf’a büyük bir iftiradır.
Kehf Suresi 84–88. ayetlerde ise Allah, Zülkarneyn isimli salih kuluna imkân verip doğu ve batıda otorite kurdurmuş ve vahyettiği hükmü uygulamasını sağlamıştır. İman edip salih amel işleyenleri ödüllendirmiş, kötülük ve haksızlık yapanları ise cezalandırmıştır. Kehf suresi 95. ayette, Ye’cûc ve Me’cûc’e karşı bir set isteyenlere şöyle demiştir:
“Rabbimin bana verdiği imkân (güç ve otorite) daha hayırlıdır. Siz bana güçle yardım edin, sizinle onlar arasında sağlam bir set yapayım.” (Kehf 95)
Buradan da anlaşılıyor ki, imkân, otorite ve güç sahibi olmaktır.
Allah, kendi dinini hâkim kılmaya çalışanlara yardım edeceğine ve yeryüzünde onlara imkân vereceğine dair söz vermiştir. Şöyle buyurur:
وَلَيَنۡصُرَنَّ اللّٰهُ مَنۡ يَّنۡصُرُهٗ ؕ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِىٌّ عَزِيۡزٌ اَلَّذِيۡنَ اِنۡ مَّكَّنّٰهُمۡ فِى الۡاَرۡضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوۡا بِالۡمَعۡرُوۡفِ وَنَهَوۡا عَنِ الۡمُنۡكَرِ ؕ وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الۡاُمُوۡرِ
“Yemin olsun ki, muhakkak Allah kendisine (dinine) yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz ki Allah, kuvvetli ve izzetlidir. Onlar ki, kendilerine yeryüzünde imkân (otorite) verdiğimizde namazı ikame ederler (dini uygularlar), zekât verirler, marufu emrederler ve münkerden nehyederler. Nihayetinde işlerin âkıbeti Allah’a aittir.” (Hac 40–41)
Allah Celle Celâluhû şöyle buyurmuştur:
وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا مِنۡكُمۡ وَ عَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ لَـيَسۡتَخۡلِفَـنَّهُمۡ فِى الۡاَرۡضِ كَمَا اسۡتَخۡلَفَ الَّذِيۡنَ مِنۡ قَبۡلِهِمۡ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمۡ دِيۡنَهُمُ الَّذِى ارۡتَضٰى لَهُمۡ وَلَـيُبَدِّلَــنَّهُمۡ مِّنۡۢ بَعۡدِ خَوۡفِهِمۡ اَمۡنًا ؕ يَعۡبُدُوۡنَنِىۡ لَا يُشۡرِكُوۡنَ بِىۡ شَيۡــًٔــا ؕ وَمَنۡ كَفَرَ بَعۡدَ ذٰ لِكَ فَاُولٰٓٮِٕكَ هُمُ الۡفٰسِقُوۡنَ
“Allah, sizden iman edip salih ameller işleyenlere söz verdi: Yeryüzünde onları halife kılacak, tıpkı kendilerinden öncekileri halife kıldığı gibi. Kendilerine razı olduğu dinini hâkim kılacak ve korkularını güvene çevirecektir. Onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmadan kulluk ederler. Artık kim bundan sonra kâfir olursa, işte onlar fasıklardır.” (Nur 55)
Bu ayetler, Allah’ın dinine sahip çıkan ve ona tabi olan müminlere yeryüzünde halifelik vereceğini ve dinini uygulamaları için onlara imkân sağlayacağını beyan eder. Bu, onlara otoritevedevlet kurma gücü vereceği anlamına gelir. Böylece Allah’ın indirdikleriyle hükmederler.
“Namazı ikame etmek”, Allah’ın hükmünü uygulamaya dair bir kinayedir. Çünkü dinin en belirgin yönü namazdır. Bu sebeple dini uygulamaya kinaye olarak “namazı ikame etmek” ifadesi kullanılmıştır.
Bu ayette Allah, kendisine ve dinine yardım edene yardım edeceğine dair yeminetmiş ve bunu tekit etmiştir. Zira Mekke’deyken normal şekilde namaz kılıyorlardı; o hâlde otorite sahibi olunca nasıl “namazı ikame ederler”? Bunun anlamı şudur: Dini uygularlar.
Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bazı hadislerinde, Allah’ın indirdikleriyle hükmetme işini “namazı ikame etmek” ifadesiyle açıklamıştır:
“ستكون أمراء فتعرفون وتنكرون، فمن عرف فقد برئ، ومن أنكر فقد سلم، ولكن من رضي وتابع. قالوا أفلا نقاتلهم؟ قال: لا ، ما صلوا”
“Başınıza öyle emirler gelecek ki, (onların yaptıklarından) tanıyacağınız ve inkâr edeceğiniz şeyler olacak. Kim (o kötülüğü) tanırsa (ondan uzak kalırsa) beri olur; kim (onu) inkâr ederse kurtulur. Ama kim razı olur ve onlara tâbi olursa (berî olamaz). Dediler ki: Onlarla kılıçla mı savaşalım? Rasulullah dedi ki: Hayır, ancak namazı ikame etmezlerse (o zaman savaşın).“ (Müslim)
Burada “namazı ikame etmek”, mecazdan parça olan bir kinayedir. Dini uygulamayı ifade eder.
Ayetin devamında “zekâtı verirler” ifadesi geçmektedir. Buradaki anlam, zekâtın toplanması ve dağıtılması işinin yapılmasıdır. Bu ise İslam Devleti‘nin görevidir. Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem devleti kurduktan sonra bu işi yürütmeye başlamıştır.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem vefat ettikten sonra, Ebu Bekir (Radiyallahu Anh)’a halife olarak biat edilince, bir grup insan zekât vermeyi reddedince onlarla savaştı. Ta ki onlar, devlete zekât vermeyi kabul edince savaşı durdurdu.
“Marufu emrederler ve münkerden nehyederler.” Zira bu görev, devletin, ümmetin, İslami hizb ve cemaatlerin ve her Müslümanın sorumluluğudur. Ancak bu işleri düzenlemek, gerektiğinde muhalif olanlara ceza vermek devletin görevidir. İşte bu şekilde, devleti kuranlara Allah nusret vererek imkân sağlamışolur.
Allah yine şöyle buyurur:
“اِنَّا لَنَـنۡصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا فِى الۡحَيٰوةِ الدُّنۡيَا وَيَوۡمَ يَقُوۡمُ الۡاَشۡهَادُ ۙ”
“Muhakkak ki, biz hem dünya hayatında hem de şahitlerin kalkacağı günde (kıyamet gününde), peygamberlerimize ve iman edenlere nusret vereceğiz.” (Gâfir / Mümin 51)
Allah, rasulleri gibi mücadele edenlere yardım eder, onlara dünyada dinini uygulamak üzere otorite kurma imkânı verir. Ahirette ise onları azaptan kurtarıp cennete yerleştirir.
Yine şöyle buyrulmuştur:
“يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡۤا اِنۡ تَـنۡصُرُوا اللّٰهَ يَنۡصُرۡكُمۡ وَيُثَبِّتۡ اَقۡدَامَكُمۡ”
“Ey iman edenler! Eğer Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınıza sebat verir.” (Muhammed 7)
Allah, kime imkân vermişse ondan karşılık olarak şükür talep eder: Kendisine şükredecek, dinini uygulayacak, emir ve yasaklarına riayet edecek, O’nun rızasını hedefleyeceklerdir.
Ama şükredenler çok azdır. Çoğu zaman insanlar, imkân sahibi olduklarında bununla aldanır, sapar, Allah’ın emirlerini uygulamaktan ve O’nun indirdikleriyle hükmetmekten vazgeçerler. Sahip oldukları otorite, güç ve zenginlik onları aldatır; kibirlenip azıtırlar.
Otoritesini zulüm ve haksızlık için kullanmayıp, hak üzere sebat gösteren ve Allah’ın dinini olduğu gibi uygulayanlar ise ne yazık ki çok azdır. Bu nedenle insanların çoğu şükredici değildir.