– 5 –

Âdem ve eşinin cennete yerleştirilmesi

Cennetten yeryüzüne indirilmesi

Bir ağaç hariç her şeyden yemeleri

Bunun sebebi ve harama yaklaşmamak

Ağaçtan tatmalarıyla avretlerinin görünmesi

Hayâ duygusunun varlığı

Şeytanın vesvesesinin mahiyeti ve gerçekleşmesi

İsyanı ve günahı süsleyerek aldatması

Kendisi ve tâbilerinin yalan yere yemin etmesi

İnsana düşmanlığı ve insanlar arasında düşmanlık

Yeryüzünün insanın karargâhı ve diriliş yeri olması

وَيٰۤاٰدَمُ اسۡكُنۡ اَنۡتَ وَزَوۡجُكَ الۡجَـنَّةَ فَـكُلَا مِنۡ حَيۡثُ شِئۡتُمَا وَلَا تَقۡرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُوۡنَا مِنَ الظّٰلِمِيۡنَ‏ ﴿۱۹﴾  فَوَسۡوَسَ لَهُمَا الشَّيۡطٰنُ لِيُبۡدِىَ لَهُمَا مَا وٗرِىَ عَنۡهُمَا مِنۡ سَوۡاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰٮكُمَا رَبُّكُمَا عَنۡ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّاۤ اَنۡ تَكُوۡنَا مَلَـكَيۡنِ اَوۡ تَكُوۡنَا مِنَ الۡخٰلِدِيۡنَ‏ ﴿۲۰﴾  وَقَاسَمَهُمَاۤ اِنِّىۡ لَـكُمَا لَمِنَ النّٰصِحِيۡنَۙ‏ ﴿۲۱﴾  فَدَلّٰٮهُمَا بِغُرُوۡرٍ‌ ۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتۡ لَهُمَا سَوۡءٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخۡصِفٰنِ عَلَيۡهِمَا مِنۡ وَّرَقِ الۡجَـنَّةِ‌ ؕ وَنَادٰٮهُمَا رَبُّهُمَاۤ اَلَمۡ اَنۡهَكُمَا عَنۡ تِلۡكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَّـكُمَاۤ اِنَّ الشَّيۡطٰنَ لَـكُمَا عَدُوٌّ مُّبِيۡنٌ‏ ﴿۲۲﴾  قَالَا رَبَّنَا ظَلَمۡنَاۤ اَنۡفُسَنَا؄ وَاِنۡ لَّمۡ تَغۡفِرۡ لَـنَا وَتَرۡحَمۡنَا لَـنَكُوۡنَنَّ مِنَ الۡخٰسِرِيۡنَ‏ ﴿۲۳﴾  قَالَ اهۡبِطُوۡا بَعۡضُكُمۡ لِبَـعۡضٍ عَدُوٌّ‌ ۚ وَلَـكُمۡ فِى الۡاَرۡضِ مُسۡتَقَرٌّ وَّمَتَاعٌ اِلٰى حِيۡنٍ‏ ﴿۲۴﴾  قَالَ فِيۡهَا تَحۡيَوۡنَ وَفِيۡهَا تَمُوۡتُوۡنَ وَمِنۡهَا تُخۡرَجُوۡنَ‏ ﴿۲۵﴾ 


(Allah buyurdu ki:) Ey Âdem! Sen de eşinle beraber cennete yerleşin ve istediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” (19)
“Derken şeytan onlara vesvese verdi; avret yerlerini kendilerine göstermek için çalıştı. Ve dedi ki: ‘Rabbiniz sizi bu ağaçtan ancak melek olmanız veya ebedî kalanlardan olmanız için menetti.’” (20)

 “Onlara, ‘Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim.’ diye yemin etti.” (21)
“Böylece onları aldattı. O ağaçtan tattıklarında avret yerleri kendilerine açığa çıktı ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara seslenip dedi ki: ‘Ben size o ağacı yasaklamadım mı? Ve şeytan sizin için apaçık bir düşmandır demedim mi?’” (22)

 “(Adem ve eşi:) ‘Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret etmez ve merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.’ dediler.” (23)

 “(Allah buyurdu ki:) Birbirinize düşman olarak hepiniz inin! Yeryüzünde sizin için bir süreye kadar karargâh ve faydalanma yeri vardır.” (24)

 “Yine dedi ki: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine ordan diriltilip çıkarılacaksınız.” (25)

İblis, Allah’a isyan ettikten sonra şeytan sıfatını aldı ve cennetten kovuldu. Allah, Âdem’i ve eşini cennete yerleştirdi ve oradaki nimetlerden yemelerine izin verdi. Ancak onları imtihan etmek için belirlediği bir ağaçtan yemelerini yasakladı.

Bu ağacın ne olduğu ne Kur’an’da ne de hadis-i şeriflerde zikredilmiştir. Çünkü ağacın mahiyeti önemli değildir. Bu ağacın zararlı olduğu da belirtilmemiştir; belki faydalıdır. Önemli olan fayda veya zarar değil, Allah’ın emrine uymak ve muhalefet etmemektir.

Eğer ondan yerlerse zalim ve günahkâr olurlar. Çünkü insan Allah’a isyan edip emrine uymazsa haksızlık etmiş olur ve Allah’ın cezasını hak eder. İşte ölçü budur: Menfaat, maslahat, zarar ve zaruret ölçü değildir. Bunların hepsi Allah’ın emrine ve nehyine bağlıdır.

Şeriat neye izin verdiyse onda dünya veya ahiret ya da her ikisi için fayda ve maslahat vardır. Neyi yasakladıysa onda zarar ve hüsran vardır. Müslüman günah işlememek için günaha götüren yollara da yaklaşmamalıdır. Ayette “ağaca yaklaşmayın” denmesi, hem ondan yemeyin hem de ondan uzak durun demektir. Çünkü insan günaha yaklaşırsa kanıp düşebilir.

وَلَا تَقۡرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهٗ كَانَ فَاحِشَةً ؕ وَسَآءَ سَبِيۡلًا‏ ﴿۳۲﴾ 

 “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (İsrâ 32)

Zinaya götüren şeylerden uzak durmak gerekir: kadının açılması, erkeğin bakması, halvette bulunmak gibi davranışlar buna dâhildir. Dolayısıyla herhangi bir haram varsa ona yaklaşmamak gerekir. Günah işleyenlerin ortamına girmemek, imanî havada bulunmak, takva sahipleriyle ve daveti taşıyanlarla beraber olmak zaruridir.

Hilafet kurulduğunda, imanî hava ve temiz toplum oluşur.

Şeytan, Âdem’e ve eşine kötülük yapmadan ve Allah’a isyanını sürdürmeden duramadı. Onlara vesvese verdi: “Bu ağaçtan yediğinizde melekler gibi olursunuz, ebediyen cennette kalırsınız.” Böylece onları aldattı.

Oysa Allah onları uyarmıştı: “Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.” Bunun anlamı şudur: Onu asla dinlemeyecek, söylediklerini kabul etmeyecek, peşine düşmeyeceksiniz. Çünkü düşman asla senin hayrını istemez. Onun dediğine uymamalı, daima dikkatli olmalısınız.

Bakara 105 ve Âl-i İmrân 149. ayetlerde geçtiği gibi birçok ayette Allah, ister Yahudi olsun, ister Hristiyan, ister müşrik; bütün kâfirlerin Müslümanların apaçık düşmanı olduğunu, onlara uymaktan sakınılması gerektiğini, aksi halde hüsrana uğranacağını bildirerek uyarıda bulunmuştur. Çünkü onlar şeytana uydular, şeytanın dostları ve hizmetçileri oldular.

İslam beldelerindeki yöneticilerin tamamı kâfirlere, özellikle küfrün başı olan Amerika ve Avrupa’ya kulak verip onları takip etmektedir. Bu yüzden Müslümanları perişan hâle getirdiler.

Şeytan ve tâbisi olan kâfirler Müslümanları kandırmak için yemin ederler, hem de defalarca yemin ederler. Çünkü Allah’tan korkmazlar, yemine değer vermezler ve bunun günahına aldırış etmezler. Menfaat uğruna her türlü yalanı söyler, aldatır ve kandırırlar. Nitekim onlar, “gaye vasıtayı meşru kılar” kuralını benimsemişlerdir.

İblis’in prensibi ve kuralı da budur. Âdem’i ve eşini kandırmak için yalan yere yemin etti: “Ben size sadece nasihat etmek istiyorum, sizin hayrınızı diliyorum.” diye yalanca iddia etti. Onları kandırmak için menfaatlerini süsledi: “Melek gibi olacaksınız, cennette ebedî kalacaksınız.” Böylece şeytan, Âdem’e Allah’ın nehyini unutturdu.

Allah şöyle buyurdu:

وَلَـقَدۡ عَهِدۡنَاۤ اِلٰٓى اٰدَمَ مِنۡ قَبۡلُ فَنَسِىَ وَلَمۡ نَجِدۡ لَهٗ عَزۡمًا﴿۱۱۵﴾ 

 “Andolsun ki daha önce Âdem’e emir verdik. Fakat unuttu. Biz onda azim ve sebat bulmadık.” (Tâhâ 115)

Allah, Âdem’e şöyle ahit vermişti: “Şeytan senin düşmanındır, bu ağaçtan yeme; yoksa zalimlerden olursun.” Başka bir ifadeyle Allah bunu vahyederek emretti ve Âdem de kabul etti.

İnsan da böyledir. Bir günahın menfaatini görünce veya kendisine bir şey haram olduğu halde faydalı ve güzel gösterilirse, üstelik süslü sözler ve davranışlarla anlatılırsa Allah’ın emir ve nehiylerini unutabilir. İşte o anda şeytan ona musallat olur.

Örnekler:

  • Faizi yiyin, bunda maslahat vardır, zarurettir, zararı yoktur diyerek şeytanlar vesvese verir, reklamlarla Müslümanları kandırırlar.
  • Küfür yönetimine katılın, Müslümanların menfaati var. Bu şartlarda Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek zordur. İslam yavaş yavaş gelir, tedricen iktidara taşınır. diyerek vesvese yaparlar. Bu şekilde bazı Müslümanları aldatırlar.
  • Kadının açılmasını film, dizi, reklam ve her türlü üslupla teşvik ederler. Böylece birçok kadın aldanır, iffetini ve namusunu kaybeder, erkeklere sunulan bir meta hâline gelir.

Şeytan, insana “merteben yükselecek” diye yalan yere yemin ederken, aslında yüksek mertebesinden onu aşağıya düşürür. İnsan haram işlediğinde derecesini kaybeder.

Nitekim Tîn Suresi’nde geçtiği gibi Allah, insanı en güzel surette yarattı. İnsan Allah’a isyan ederse, “esfele sâfilîn”e, yani aşağıların en aşağısına düşer. Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır. Onlar yüksek derecelerini muhafaza eder, Allah katında kesintisiz mükâfata sahip olurlar; ebedî cennette kalır, her türlü meyve ve güzelliğe erişirler.

Oysa Allah, meleklere Âdem için secde ettirmişti; çünkü ona akıl ve ilim vermişti. Cennette istediği nimetlerden yerken sadece bir ağaç hariç tutulmuştu.

“Çünkü ağaçtan tatınca avretleri kendilerine göründü.”

O ağaçtan yer yemez avretleri açığa çıktı. Hemen utandılar ve cennetteki ağaçların yapraklarını toplayarak örtünmeye çalıştılar.

Ayette geçen طَفِقَ (tafika) fiili “durmadan bir şey yapmaya başlamak” anlamındadır. Yani hem başlamak hem de devam etmek manasını taşır. Âdem ve eşi, avretlerini örtmek için cennetin yapraklarını aramaya başladılar ve buluncaya kadar durmadılar. Çünkü çok utandılar; ilk defa böyle bir şey görmüşlerdi. Bu da onlarda haya ve utanma duygusunun yaratıldığını gösteriyordu. Daha önce bu hissi bilmiyorlardı ama fıtratlarında vardı.

Bu nedenle insanın yapısını anlamak isteyenler onun içgüdülerini ve duygularını tespit etmeye çalışır. Ancak İslam’ın hükümleri açısından değerlendirilip tedavi edilir. Batı’nın psikolojik tedavileri reddedilmelidir; çünkü onların bakışı bâtıl olan “dini hayattan soyutlama” anlayışına dayanır.

Beka içgüdüsünden dolayı insan kendi haysiyetini korumak ister, onun zedelenmesini istemez. Bu nedenle haysiyetini düşürecek bir şey olunca utanır.

Bugün özgürlüğü savunanlar, insanın avretini göstermeye teşvik ederek hayâ duygusunu yok etmeye çalışıyorlar. Kadın ise fıtrat gereği daha fazla hayâlıdır. Vücudu güzel ve yumuşak, farklı tenasül organları ve göğüsleri vardır. Bunları göstermekten utanır.

Fakat “özgürlükçüler”, kadının avretlerini ve güzelliklerini sergilemesini teşvik ederek erkeklerin arzularına hizmet ettirirler. Böylece kadının hayâsını kaldırır, onu tuzaklarına düşürürler.

Filmlerde çıplaklık ve zinayı sanat olarak sunarlar. Sokaklarda gençlerin sarılmasını ve öpüşmesini savunurlar. Demokratik ve laik küfür devleti de her türlü hayâsızlığa serbestlik tanır.

Allah ise Âdem ve eşine şöyle hitap etti:
“Ben sizi bu ağaçtan men etmedim mi? Ve şeytanın sizin apaçık düşmanınız olduğunu söylemedim mi?”

Âdem ve eşi, İblis gibi kibirlenmediler; hemen suçlarını itiraf ettiler. Allah’ın nehiylerini çiğneyip emrine uymadıkları için kendilerine zulmettiklerini açıkça söylediler. O’nun mağfiretini ve merhametini dilediler. Bunu Allah’tan elde etmeselerdi hüsrana uğrayacaklarını bildiler.

Bakara 37. ayette geçtiği gibi Allah Âdem’i bağışladı. Orada eşinin bağışlandığına dair ifade geçmez. Ancak ayette “Âdem tövbe ettikten sonra Rabbinden birtakım sözler aldı” ifadesi geçtiğinden, onun nebî seçildiği anlaşılır. Nitekim Âl-i İmrân 33 ve Tâhâ 122. ayetlerde Allah, Âdem’i nebî olarak seçtiğini bildirmiştir. Kendisine vahyedildiği için bağışlandığı açıklanmıştır. Eşinin de affedildiği, bu affın kocası Âdem’e bildirildiği kabul edilir. Zira ikisi aynı suçu işlemiş, aynı anda mağfiret ve merhamet dilemişlerdir. Bu nedenle Allah’ın birini affedip diğerini affetmemesi düşünülemez.

Şeytan cennetten kovulduktan sonra henüz Âdem ve eşi yeryüzüne indirilmemişken onlara nasıl vesvese verdiği sorulabilir. “Şeytanın yılanın içine girip cennete sızdığı” iddiası İsrailiyat kaynaklı bir masaldır ve kabul edilemez.

Kur’an’da kesin olan husus şudur: Şeytan vesvese verdi. Ancak onun tekrar cennete girdiği hiçbir yerde geçmez. Çünkü cennet ona haram kılındı. Kıyamet gününe kadar yaşayacak, ahirette dirilince de ebedî olarak cehenneme girecektir.

Bütün ayetlerden anlaşılan şey, şeytanın tek gücünün vesvese vermek olduğudur. Şimdi şu soru akla gelebilir: Dünyada sekiz milyardan fazla insan varken, şeytan hepsine nasıl vesvese verebilir?

Eskiden insanlar hastalıkların mikrop ve virüslerden meydana geldiğini bilmiyorlardı; sonradan bunu keşfettiler. Ayetlerden ve hadislerden anlaşılabilecek husus, vesvesenin de virüs ve mikroplar gibi insanın bedenine nüfuz eden veya zihne giren kötü bir düşünce olduğudur. Çünkü İblis ve cinler her yere hızlıca ulaşabilirler. Cin Suresi’nden, İblis’in en güçlü cin olduğu anlaşılır.

İnsan Allah’ın emrine göre düşünürse doğru düşünceye sahip olur. Muhalefet ederse kötü düşünceye sahip olur. İnsanda bu kabiliyet vardır. İnsan doğru düşündüğünde bu, Allah’tan bir muvaffakiyet ve hayırdır; kötü düşündüğünde ise bu, şeytandandır.

Baş şeytan İblis ve onun zürriyeti vesvese verir. Onların saptırdığı cinler ve insanlar da birbirlerine vesvese yapar. İnsanlara kötü fikirler telkin eder, İslam’a aykırı düşünceler yayar ve onları cazip gösterirler. Bu fikirler insanı etkileyebilir. Ancak insan Allah’a sığınıp O’nun emirlerine uyarsa kurtulur; aksi takdirde kötü yola düşer.

(Allah) dedi ki: Birbirinize düşman olarak cennetten inin.”
Bu ayet, Âdem ve eşinden gelecek nesiller arasında düşmanlık olacağı gibi, İblis ve zürriyetinin de insanlara düşmanlık yapacağını gösterir.

Nitekim İblis ilk düşmanlığını, insanların anne babası olan Âdem ve eşine gösterdi. İkinci düşmanlık ise Mâide 27-31. ayetlerde geçtiği üzere Âdem’in iki oğlu arasında ortaya çıktı. Böylece insanlar arasında farklı sebeplerle ihtilaflar, kavgalar, düşmanlıklar ve savaşlar meydana gelecektir.

“Yeryüzü sizin için belli bir zamana kadar bir karargâh ve faydalanma yeridir.”
Yeryüzünde belli bir süre yaşayacaklar; Allah burada onların rızıklarını hazırlamıştır. Bundan yiyecekler, yeryüzündeki nimetlerden istifade edecekler, birbirlerinden yararlanacaklar, hatta göklere kadar yükselebileceklerdir. Böylece hayatın tadını alacaklardır.

Bakara 38. ayette geçtiği gibi Allah, onları yeryüzüne indirdikten sonra hidayet indireceğini açıklamıştır. İnsanların sorunlarını çözmek, aralarındaki ihtilaf ve düşmanlıkları gidermek için rasuller ve nebîleri hidayetle gönderilmiştir.

Fakat hak ile bâtıl, hayır ile şer, iman ile küfür arasında uzlaşma olamaz; bunlar taban tabana zıttır. İki tarafın tâbileri arasında çekişme devam edecektir. Şeytan, şer ve küfür yolunu seçerek insana karşı düşmanlığını ve savaşını ilan etmiş, kıyamete kadar da sürdüreceğine yemin etmiştir.

Nitekim Bakara 213. ayette belirtildiği gibi nebîler ve rasuller gönderilince insanlar arasında ihtilaf başlamıştır: Bir kısmı iman etmiş, bir kısmı inkâr etmiştir. Mekke’de de küfür hâkimdi. Allah’ın Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gönderilince iman ile küfür arasında çekişme başladı; bir kısmı iman ederken çoğunluk iman etmedi.

Bugün de bir asırdır küfür hâkimdir. Peygamberin varisleri olan iman ehli, küfrün hâkimiyetine karşı mücadele başlattığında ihtilaf ve çekişme kaçınılmaz olur. Allah’ın hâkimiyeti yeniden dönünceye kadar bu çekişme sürecektir. İslam bütün dünyaya yayılıncaya kadar Müslümanlarla kâfirler arasında savaş devam edecektir.

“Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve kıyamet günü oradan diriltilip çıkarılacaksınız.”
İnsanlar ancak yeryüzünde yaşar, ölür ve topraktan diriltilip gönderilirler. Bununla ilgili birçok ayet geçmiştir. Daha sonra insanlar ya cennete ya da cehenneme sevk edilecektir.

Baş şeytan İblis dâhil olmak üzere cinler de bu dünyada yaşar, ölür ve diriltilirler. Ancak onların işleri ve hayatı bizi ilgilendirmez. Cin Suresi’nde geçtiği üzere, onlardan bir grup Kur’an’ı dinleyince iman etmiş ve diğer cinlere tebliğ etmeye başlamıştır. Böylece cinlerin bir kısmı iman etmiş, bir kısmı ise kâfir kalmıştır.

Biz Müslümanlara düşen görev ise sadece insanlara tebliğ etmektir. Allah’ın izniyle kuracağımız Hilafet Devleti aracılığıyla üzerlerine İslam hükümlerini uygulamaya çalışırız. Ancak bu yolla İblis ve diğer şeytanları mağlup edebilir, insanları onların kötü düşüncelerinden kurtarabiliriz.