Soru:

İslam devletinde istihbarat var mıdır?
Onun ölçüleri nasıldır?
Oryantalistler gibi yapılabilir mi?
Böyle bir durumda münafık durumuna düşülür mü?

Cevap:

“Hilafet Devletinin Cihazları (Yönetimde ve İdarede)” kitabında, “Dâhili Emniyet Dairesi” bölümünde, “Şüpheliler ile Muamele” konusunda sorduğunuz meseleye dair bir açıklama vardır:

“Şüpheliler; fiilen veya hükmen muharip kâfirlerle sıkı ilişkiler içerisinde olan kimselerdir. Bunun nedeni, Harbiye siyaseti ve Müslümanlara yönelik zararın engellenmesi babından muharip kâfirler üzerinde casusluğun caiz olmasıdır. Nitekim bu hususta varit olan şer’i delillerdir. Zira onlar fiilen harbi iseler, üzerlerinde casusluğun devlete vacip olduğu açıktır. Hükmen harbi iseler yine caizdir. Çünkü onlarla savaş her an beklenir. Böylelikle devletin tâbilerinden herhangi bir kimse muharip kâfirlerle sıkı ilişkiler içerisinde bulunursa, onu takip etmek ve ona casusluk yapmak caizdir…”

Dâhili Emniyet Dairesi ve Harbiye Dairesi bu işi üstlenir. Fakat bu iki daire, işi Hisbe kadısına sunar. Hisbe kadısı, şüpheli kişileri takip etmeye karar alıp müsaade verir.

Devletin diğer tâbileri takip edilmez; sadece fiilen veya hükmen muharip olan ve bize göz diken devletlerle sıkı ilişki kuranlar takip edilir. Çünkü asıl olan; tâbilere casusluk yapmamak veya onları takip etmemektir.

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizlisini araştırmayın, biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin…” (Hucurât 12)

Ayetinde Allah, Müslümanların birbirlerine casusluk yapmasını, sırlarını araştırmayı ve gizlice yaptıklarını takip etmeyi yasaklamıştır. Ancak Müslümanlardan, devletten ve ümmetten “zararı defetmek” şer’i kaidesine binaen, o yabancı devletlerle veya onların kuruluşlarıyla sıkı alaka kuranlar şüpheli olup zarar getirirler.

İslam devleti, kendisini yıkmaya ve ümmetin birliğini bozmaya yönelik çalışanları takip eder. Çünkü İslam devletini ve ümmetin vahdetini korumak farzdır. Öyleyse bunu yıkmaya çalışanlar tespit edilir, suçlu bulununca mahkemeye sevk edilir.

Harbiye Dairesi, dış devletlerin hareketlerini ve kiminle temas ettiğini tespit etmeye çalışır. İslam devletinin Kureyş devletiyle savaş durumu varken, Devletin Başkanı olarak Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Kureyş’in hareketini ve çalışmalarını öğrenmek için kişileri göndermişti. Buna göre Harbiye Dairesi de dışarıda buna benzer çalışmasını sürdürür.

Oryantalistler İslam’la savaşırken insaflı ve hakkaniyetli değildir. İslam ve tarihi hakkında yazarken hakikatleri ve nasların manalarını saptırır, tahrif eder ve iftira uydururlar. Müslümanlar ise onlar gibi yapmazlar. Küfür fikirlerini, sistemlerini, devletlerini, icraatlarını, tarihlerini, âdetlerini ve geleneklerini olduğu gibi gösterip çürütürler; onların liderlerine, düşünürlerine, önderlerine ve itibarlı kişilerine iftira atmadan ve uydurmadan, sahtekârlığını ve bozukluğunu teşhir ederler. Bunlar üzerine araştırmalar yapılır, kitaplar yazılır, videolar hazırlanır. Bu sırada insaflı ve hakkaniyetli olunur.

İslam devleti, ihtisas sahiplerini çalıştırır. Daveti taşıyanlar bütün bilgilerle donatılır ve değişik memleketlere gönderilir. Orada kültür merkezleri, radyo, televizyon ve camiler tesis eder, gazete ve dergi çıkarır, oradaki insanlarla temas eder; onları İslam’a kazandırmaya ve destekleyici bulmaya çalışır. Bu çalışma, dış devletlerle kültür anlaşmaları yapılmak suretiyle gerçekleşir.

Harbiye Dairesi, düşman devletleri hakkında gizli bilgi edinmek üzere, ahalisinden İslam devleti hesabına çalışacak kimseleri ayarlamaya çalışır. Onlardan casuslar kazanır, oraya da casus gönderir. Böyle bir çalışma caizdir. Ancak bu çalışma farklıdır ve gizli tutulur.

Fakat daveti yüklenenlerin, diğerlerinin dinlerini, fikirlerini, sistemlerini, hadaratlarını ve tarihlerini araştırıp çürüten çalışmalarının mahiyeti açıktır; bu, oryantalistlerin sinsi ve tahrip edici çalışmalarına benzemez. Nitekim bir kısım oryantalistler gizli casus olarak çalışıyordu. İslam davetini yüklenen düşünürler ve araştırmacılar casus olarak çalışmazlar. Onlar daveti yüklenir, İslam’ı taşır ve yayarlar. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de onları böyle gönderiyordu.

Ama casus gönderildiğinde, bu işi daveti taşıyanlar değil başkaları yapar. Mesela, Kureyş ve Hayber’in ittifakını bozmak üzere Nuaym bin Mesud’u, daveti taşıma kisvesi altında değil, gizli bir casus olarak göndermişti. Bu kişi Müslümanlığını gizliyordu veya kâfirler onu Müslüman olarak tanımıyorlardı.

Bu iki işi birbirine karıştırmamak gerekir; karıştırmak İslam’a zarar verir. Çünkü dış devletlere İslam davetini taşıyan düşünür, araştırmacı ve benzerlerini kabul edebilirler. Özellikle anlaşma olunca kabul ederler. Ama casusları hiç kabul etmezler. Bütün devletler birbirlerine karşı casusluk yapar; tutuklanınca devletler mübadele yapabilir veya cezalandırır.

Casus münafık değildir. Kimliğini, Müslümanlığını veya asıl işini gizler, başka bir şey gösterir. Fiili savaş varsa düşmana yalan söyleyebilir. Hükmen savaş varsa tevriye kullanır. Kullandığı kelimeler birkaç mana taşır, düşman başka mana anlasın diye o kelimeyi kullanır.

Harbiye Dairesi bu işi üstlenirken, Dâhili Emniyet Dairesi fiilen veya hükmen muharip devletlerin yetkilileriyle sıkı ilişki kuran İslam devletinin tâbiiyetindekileri takip eder.

Esad Mansur