– 6 –

Âdem ve eşinin cennette iken elbiseleri

Şeytan’ın onların üzerinden elbiselerini çıkarması

Elbiselerin iki çeşit olması

Takva elbisesi

Şeytan ve soyunun insanları görebilmesi

İnsanları saptırma çalışmaları

Onlardan korunma yolları

Kötülüğün Allah’ın emri olduğunu iddia etmeleri

Allah’ın emrettikleri şeyler

İnsanların iki çeşit olması

يٰبَنِىۡۤ اٰدَمَ قَدۡ اَنۡزَلۡنَا عَلَيۡكُمۡ لِبَاسًا يُّوَارِىۡ سَوۡاٰتِكُمۡ وَرِيۡشًا‌ ؕ وَلِبَاسُ التَّقۡوٰى ۙ ذٰلِكَ خَيۡرٌ‌ ؕ ذٰلِكَ مِنۡ اٰيٰتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمۡ يَذَّكَّرُوۡنَ‏ ﴿۲٦﴾  يٰبَنِىۡۤ اٰدَمَ لَا يَفۡتِنَـنَّكُمُ الشَّيۡطٰنُ كَمَاۤ اَخۡرَجَ اَبَوَيۡكُمۡ مِّنَ الۡجَـنَّةِ يَنۡزِعُ عَنۡهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوۡءاٰتِهِمَا ؕ اِنَّهٗ يَرٰٮكُمۡ هُوَ وَقَبِيۡلُهٗ مِنۡ حَيۡثُ لَا تَرَوۡنَهُمۡ‌ ؕ اِنَّا جَعَلۡنَا الشَّيٰطِيۡنَ اَوۡلِيَآءَ لِلَّذِيۡنَ لَا يُؤۡمِنُوۡنَ‏ ﴿۲۷﴾  وَاِذَا فَعَلُوۡا فَاحِشَةً قَالُوۡا وَجَدۡنَا عَلَيۡهَاۤ اٰبَآءَنَا وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَا‌ ؕ قُلۡ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَاۡمُرُ بِالۡفَحۡشَآءِ‌ ؕ اَتَقُوۡلُوۡنَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعۡلَمُوۡنَ‏ ﴿۲۸﴾  قُلۡ اَمَرَ رَبِّىۡ بِالۡقِسۡطِ‌ وَاَقِيۡمُوۡا وُجُوۡهَكُمۡ عِنۡدَ كُلِّ مَسۡجِدٍ وَّادۡعُوۡهُ مُخۡلِصِيۡنَ لَـهُ الدِّيۡنَ ؕ كَمَا بَدَاَكُمۡ تَعُوۡدُوۡنَؕ‏ ﴿۲۹﴾  فَرِيۡقًا هَدٰى وَفَرِيۡقًا حَقَّ عَلَيۡهِمُ الضَّلٰلَةُ ‌ ؕ اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيٰطِيۡنَ اَوۡلِيَآءَ مِنۡ دُوۡنِ اللّٰهِ وَيَحۡسَبُوۡنَ اَنَّهُمۡ مُّهۡتَدُوۡنَ‏ ﴿۳۰﴾ 

 “Ey Âdemoğulları! Size, avret yerlerinizi örtecek elbise ve tüyler indirdik. Oysa takvâ elbisesi daha hayırlıdır. İşte bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” (26)

“Ey Âdemoğulları! Şeytan sizi saptırmasın; nitekim anne ve babanızı cennetten çıkardığı gibi. Onların avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini çıkarmıştı. Zira o (şeytan) ve soyu, sizin onları göremediğiniz yerlerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” (27)

“Onlar bir çirkinlik yaptıklarında, ‘Babalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: Allah kesinlikle çirkinliği emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyi Allah’a mı isnat ediyorsunuz?” (28)

“De ki: Rabbim doğruluğu ve adaleti emretti. Her secde ettiğiniz yerde yüzlerinizi O’na yöneltmenizi ve dini yalnızca O’na halis kılarak O’na yalvarmanızı emretti. Sizi başlangıçta yarattığı gibi, yine O’na döneceksiniz.” (29)

“Allah bir grubu hidayete erdirdi, diğer bir grup ise dalaleti hak ettiler. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edindiler. Bununla beraber kendilerinin hidayete ermiş olduklarını sanıyorlardı.” (30)

Allah Azze ve Celle, bütün insanların ilk insan olan Âdem’den geldiklerini, hepsinin aynı babadan türediklerini ve bu sebeple yaratılış ve insanlık açısından aralarında hiçbir fark olmadığını göstermek üzere onlara “Ey Âdemoğulları” şeklinde hitap etmektedir. Buna binaen milliyetçilik ve ırkçılık yapmak batıldır.

Hepsinin aynı avret yerleri vardır. Böylece yaratılış açısından aralarında hiçbir fark bulunmadığını pekiştirmektedir.

“Size avret yerlerinizi örtecek elbise ve tüyler indirdik.” Normal elbiseye elbise denilir, süs ve ziynet için giyilen elbiseye ise “tüyler” denilmiştir. Bunun anlamı, Allah insanların yalnızca avretlerini örtecek zaruri elbiselerle kalmayıp, güzel elbiseler giymelerine de müsaade etmiştir.

Yani iki çeşit elbise vardır:

  1. Avreti örtecek zaruri elbise (herhangi bir elbise olabilir),
  2. Lüks ve süslü elbise.

Erkeğin avreti sadece avret yerleri değildir; göbekten dize kadar olan bölgedir ve bu kısmı örtmek farzdır. Bundan fazlasını giymek kişinin gücüne bağlıdır. Tüyler ise güzel elbise sayılır. Güzel elbiseleri giymekte ise bir sakınca yoktur.

Kadının avreti ise yüz ve eller dışında bütün vücududur. Dış elbisesi ise geniş, şeffaf olmayan cilbap ve başörtüsüdür. Teberrüc olmadığı sürece güzel elbise giyebilir. Teberrüc ise erkeklerin dikkatini çekmek için yapılan davranışlardır.

İslâm Hilâfet Devleti, tabiiyetini taşıyanlara elbise, yiyecek ve normal mesken gibi zaruri ihtiyaçları sağladığı gibi, bunun üstünde lüks elbise ve eşyaları da edinme imkânı verecektir.

Allah, her şeyin kendi tarafından yaratıldığı ve hükmün yukarıdan geldiği için bunları Âdemoğulları üzerine “indirdik” ifadesini kullanmıştır.

Elbiseler; Allah’ın yarattığı hayvanların derilerinden, tüylerinden, ipek böceğinden, pamuk ve diğer bitkilerden yapılır. Yine Allah’ın yarattığı kimyasal maddelerden üretilir.

Bu elbiseler ne kadar önemli ve hayırlı olsa da, “Takvâ elbisesi daha hayırlıdır.” Allah’tan korkmak, emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak olan takvâ, daha önemli ve daha hayırlıdır.

Takvâ elbise olarak nitelendirilmiştir; sanki giyinilir. Çünkü insan üzerinde görünür; bütün ayıpları örter, kişiyi temiz ve güzel gösterir, yüzlerine iman siması yansır. Konuşmalarında ve davranışlarında da tecelli eder.

Fakat kâfirler, münafıklar ve fâsıklar avretlerini örten elbiseler ve süslü giysiler giyerler; ancak üzerlerinde takvâ elbisesi bulunmaz. Bütün ayıpları ortadadır. Her türlü fuhşiyatı ve çirkin ameli işleyebilirler.  Hatta yüzlerinde iman siması görülmez. Konuşmalarında ve davranışlarında da bu belli olmaz.

İnsanları aldatmak ve gerçek yüzlerini gizlemek için yalan söylemekten çekinmezler. Sahte bir takvâ görüntüsü vermeye çalışırlar. Bu nedenle bazen sakal bırakır, sarık takar, ayet veya hadis okurlar, dinden bazı sözler söylerler; fakat aksini yaparlar. Özellikle demokrat ve laik yöneticiler ve onlara tabi olanlar bu sıfatlara sahiptir.

“Bunlar Allah’ın ayetlerindendir.” Bu elbiseler, Allah’ın var olduğuna dair birer delildir. Kâinatta, insanda ve hayatta ne varsa hepsi Allah’ın varlığına delildir. Aklını kullanan kimse bunları idrak eder, Allah’a inanır ve O’na uyar. Bu nedenle şöyle devam etti:

“Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” İnsanların bunları düşünüp Allah’ın varlığını idrak edecekleri, iman edip imanın gereğini yerine getirecekleri umulur. Böylece öğüt alıp takva sahibi olurlar.

Nitekim, her şeyde Allah’ın izi idrak edilmelidir. Her şeyin Allah tarafından yaratılmış olması bir ruhani yön taşır. Bu yönü görmek ruhaniyet meydana getirir; Allah’tan korku, O’nu düşünmek ve O’na bağlanmaktır. Bunu idrak eden kimse takva sahibi olur.

Allah, “Ey Âdemoğulları, şeytan sizi saptırmasın” diye seslenerek ve bir yasak getirerek bütün insanları şeytanın saptırmasından sakındırmaktadır. Bunun manası, şeytana uymanın yasak ve tehlikeli olduğudur. Çünkü şeytan, Allah’a isyanı ilan ettiği gibi insanlara da düşmanlığı ilan etti. Onların babası Âdem’e karşı kibirlendi, secde etmeyi reddederek Allah’ın emrine uymadı.

İnsanların anne ve babasını cennetten çıkardı. Aynı anda onları rezil etmek maksadıyla üzerlerindeki elbiseyi düşürerek avret yerlerini gösterdi.

Bu sözlerden anlaşılan şudur: Âdem ve eşi örtülüydü, belli elbiseleri vardı. Şeytanın vesvesesi nedeniyle yasaklı ağaçtan yiyince elbiseleri düştü ve avret yerleri göründü. Avret yerleri vardı ama elbiseyle örtülüydü. O ağaçtan yediklerinde üzerlerinden düştü. O ağacın meyvesinde elbiseyi düşürmeye sebep olan bir özellik olabilir. Böylece cezalandırıldılar.

Öyleyse anne ve babanızı saptıran mahlûka, yani şeytana nasıl uyarsınız? O müzmin ve ebedî düşmandır; insana asla hayır dilemez, sürekli vesvese vererek onları kötü yola düşürmeye çalışır.

Buna benzer şekilde, Müslümanların düşmanları da şeytana uyan münafıklar ve kâfirlerdir. Müslümanları saptırmaya çalışırlar. Eğer Müslümanlar Allah’a itaat etmeyip bu kâfirlere uyarlarsa hüsrana uğrarlar.

Düşmanları tespit etmek gerekir; onlara karşı daima teyakkuz hâlinde olunmalıdır. Nitekim bu asırda da gördüğümüz gibi bir kısım Müslümanlar düşmanları hakkında şaşkınlığa düştü; kâfirlerin ebedî düşman olduklarını idrak etmez oldular. Onları dost edinmeye başladılar. Fikrî, siyasî, iktisadî ve askerî paktlarına ve partilerine katıldılar. Demokratik laik yönetimlerine de katılıp sahip çıktılar. Onlardan anayasa ve kanun ithal edip uyguladılar. Bunda bir sakınca görmediler. Çünkü ölçüleri maslahat ve menfaat oldu; Şer’î hüküm değil. Şeytan ve dostları üzerlerinden takva elbisesini çıkardı. Takvadan arınmış, çıplak oldular; avret yerleri, ayıpları göründü ve haya ile utanma duygusu kalmadı.

Kehf Suresi 50. ayette geçtiği gibi, İblis cinlerdendir. Allah, onun ve zürriyetinin insanlara düşman olduğunu pekiştirmiştir. Bu nedenle onları dost edinmeyi yasakladı.

Allah insanlara hitap ederek, şeytan ve soyundan olan cinlerin, insanların onları göremediği yerlerden kendilerini gördüklerini bildirmiştir. Zira O, insanları ve cinleri yaratandır. Herkesin ne olduğunu bilir.

Bu ayete binaen insanlar cinleri göremezler. Cinleri gördüğünü iddia eden kimse ortaya çıkarsa ya sahte ve aldatıcı biridir, insanların mallarını yemek için böyle söyler; ya da hasta bir kişi sayılır.

İnsan, şeytandan Allah’a sığınıp O’nun emrine uyarsa şeytanlar ona yaklaşmaz, yanından kaçarlar. Aksi hâlde hep yanında dolaşır ve vesvese verirler. Allah şöyle buyurdu:

 وَمَنۡ يَّعۡشُ عَنۡ ذِكۡرِ الرَّحۡمٰنِ نُقَيِّضۡ لَهٗ شَيۡطٰنًا فَهُوَ لَهٗ قَرِيۡنٌ‏

“Kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytan musallat ederiz; artık o, onun yakın arkadaşı olur.” (Zuhruf 36)

Şeytan vesvese vererek insana kötü fikirler sokar ve kötü amelleri güzel gösterir. Böylece insan, kötü düşünce ve amelleri güzel görür ve savunur. Kendini savunmak veya temize çıkarmak için başkalarını da buna çağırır, şeytanın dostu olur. Böylece Allah’ın emirlerine doğrudan muhalefet eder veya Allah’ın ayetleri ile Rasulü’nün hadislerini ters tevil ederek Allah’a kolayca isyan eder.

“Maslahat, menfaat, zaruret, şartlar, asrın ve vakıanın değişmesi, vakıacı ve gerçekçi olmak” gibi bahaneler öne sürerek şeytana uyar. Böylece laik demokratik rejimlere katılmayı ve küfrü uygulamayı caiz görürler. Faizi, zinayı, içkiyi ve her türlü haramı serbest bıraktılar. Böylece şeytan onlara musallat oldu; onların arkadaşı ve dostu oldular.

“Şüphesiz ki, biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.”

Mümin kimse asla şeytanı dost edinmez. Allah’a iman ederken nasıl şeytanı dost edinebilir? Bu mümkün değildir. Bunun manası, imanında sakatlık olduğudur; ya mümin gibi görünür ya da iman kalpten değil gırtlaktan çıkmıştır. Bu tür insanları teşhir eden ayetler ve hadisler geçmiştir.

Zira iman, Allah’a itaat etmeyi ve emrine uymayı gerektirir. Sadece Allah’ı, Rasulünü ve müminleri dost edinmeyi elzem kılar.

Allah bu gerçekleri birçok ayette vurgulamış ve pekiştirmiştir. Tefsirimizde bu konular üzerinde çok durduk. Çünkü bu konular esastır, dinin temelini teşkil eder. Tağuta ve şeytana uyan; müminim iddiasında bulunup kâfirler gibi davranan kimse bu kapsamdadır.

Şeytan dostlarının akıllarını o kadar çelmiştir ki, bir çirkin şey yaptıklarında “babalarımızı bunun üzerinde bulduk ve Allah bize bunu emretti” derler. Cahiliyye dönemindeki müşrikler böyle iddia ediyordu. Âdet ve gelenekleri ölçü edinmişlerdi.

Kendilerine şeytan musallat olan kişiler artık çirkin amelleri normal görür. “Babalarımız bunu yaptı” derler ve aynı anda bunun dine aykırı olmadığını iddia ederler. “Allah’ın emrine ters değildir, zaten Allah insanın maslahatını ve menfaatini gözetir, onlara zarar istemez” gibi sapık bir mantık yürütürler. Böylece haramı normal sayar, bu şekilde kendi kendilerini saptırır, savunur ve temize çıkarmaya başlarlar.

Oysa mesele sadece Allah’ın emrine itaat etmektir. Allah’a kulluk etmek budur. Onun emri neyse bizim için maslahat ve menfaattir. Aklımız bunu idrak etmese de muhakkak ki Allah’ın emri bizim için hayırlı ve güzeldir.

Nitekim Allah bizi zor ve zararlı gözüken şeylerle imtihan eder.

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Olur ki bir şey sizin için hayırlı iken siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki bir şey sizin için kötü iken siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara 216)

Müminlere kıtal, yani savaş farz kılındığında bazıları bunu sevmediler; zor, zahmetli ve zararlı gördüler. Ama Allah, hoşunuza gitmese de bunu size farz kıldı. Oysa kıtaldan zarar görseniz bile bu sizin için hayırlıdır. Çünkü bununla din korunur ve yayılır; varlığınız, İslam devletiniz, ırzlarınız ve mallarınız muhafaza edilir. Bir kısmınız şehit olursa bu da hayırlıdır, çünkü onlar cennetliktir. Yaralanan ve zarar görenlerin de çok sevabı vardır.

Cihad etmeyen Müslümanlar zillete uğrar, kâfirlere mahkûm ve yenik düşer. İşte Suriye’deki yeni rejimin hâlini görüyoruz: Yahudi varlığı onlara musallat oldu, ama onlar ona karşı hiç direnmek istemiyorlar. Çünkü savaşı, cihadı sevmezler; dünyayı ve koltuğu çok severler.

Gazze tek başına cihad eder, ama çok izzetlidir. Buna karşılık İslam ülkelerindeki rejimlerin yöneticilerinin ne kadar zelil olduklarını görüyoruz. Gazze’deki katliamı sadece seyrediyorlar; hiçbir nusret vermiyorlar. En fazla bazen kınıyor veya bir söz söylüyorlar, fakat fiili hiçbir şey yapmıyorlar. Tersine, düşman olan azgın Yahudi varlığına yardım ediyorlar. Çünkü onunla diplomatik ve ticari ilişkileri kesmiyorlar, onu tanımaktan vazgeçmiyorlar. Bahaneleri ise “ülkenin menfaati ve maslahatı”dır! Osmanlılardan değil, Mustafa Kemal’den başlayarak babaları da böyle davrandı. Sonra da bunun Allah’ın emrine uygun olduğunu iddia ederek Allah’a iftira atıyorlar.

Ey Rasulüm! Onlara de ki: “Allah çirkin şeyleri asla emretmez.” (A‘râf 28)

Biz de onlara bunu söylemeliyiz: Allah küfür anayasa ve kanunlarının uygulanmasını emretmez; faiz, zina, eşcinsellik, içki, kumar, kadının açılması gibi çirkin şeylerin serbest bırakılmasını da emretmez.

Siz, bilmediğiniz şeyi Allah’a mı nispet ediyorsunuz? Allah, şartlara ve maslahata binaen müsaade eder diyerek Allah’a mı iftira ediyorsunuz?

Müslüman, bilmediği şeyi Allah’a nispet etmez. Allah’ın emirlerini öğrenmeye çalışır. Fakat şuna dikkat etmelidir: Allah’tan korkmayan, “âlim” gözüken kişilerden bunları öğrenemez. Ayetleri ve hadisleri ters tevil edenlerden uzak durur. Sadece Allah’tan korkan ve ayetleri-hadisleri olduğu gibi din ve fıkıh usullerine göre anlayan âlimlerden öğrenir.

Onlara de ki ya Rasulüm! “Rabbim doğruluğu ve adaleti emretti. Her secdede yüzlerinizi O’na yöneltmenizi, dini yalnız O’na halis kılmanızı, ihlaslı şekilde kulluk edip yalvarmanızı emretti. Sizi ilk defa başlattığı gibi yine O’na döneceksiniz.” (A‘râf 29)

İşte Allah’ın emrettiği önemli şeyler bunlardır. Kitabında ve sünnette Rasulü’ne ne vahyetmişse hepsi doğrudur ve adaletlidir. Doğruluk ve adaletin yegâne ölçüsü budur. Yoksa herkes, batıl ve bozuk olsa da kendi fikri ve kanununu “doğru” ve “adaletli” görür.

Mümin, sırf Allah için secde eder ve ibadetinde ihlas gösterir. Riyakârlıktan uzak durur; çünkü riya küçük şirktir.

“Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf 110)

Bütün din hükümleri yalnız O’na halis kılmamızı emreder. Sırf O’nun rızasını hedef edinmeliyiz. Bu şekilde şirkten uzak, ihlaslı ibadet yapılmış olur. İbadete başka bir niyet katılmaz.

Yine de yalnız O’na yalvarmamızı emretmiştir. “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki, gerçekten ben onlara pek yakınım. Bana dua ettiğinde, dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulsunlar.” (Bakara 186)

O halde Allah’tan korkmalıyız; çünkü bizi nasıl başlattıysa tekrar O’na döneceğiz ve O bizi hesaba çekecektir.

İnsan başlangıcına bakarsa, tekrar dirileceğine inanır. Çünkü seni yoktan var eden, seni tekrar diriltebilir. Bu, O’na daha kolaydır.

وَهُوَ الَّذِىۡ يَـبۡدَؤُا الۡخَـلۡقَ ثُمَّ يُعِيۡدُهٗ وَهُوَ اَهۡوَنُ عَلَيۡهِ‌ؕ

“Yaratılışı başlatan O’dur. Sonra onu tekrar iade eder. Bu ise O’nun için daha kolaydır.” (Rûm 27)

İnsanlar iki gruptur: ya müminlerdir —ki Allah onları hidayete erdirmiştir— ya da kâfirlerdir —ki onlar kendi iradeleriyle sapıklığı seçtikleri için dalaleti hak etmişlerdir. Allah onlardan sapıklık istemez, buna zorlamaz. Hâşâ, Allah böyle bir şey yapmaz. Ancak onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdir.

Bu şeytanlar cinlerden de, insanlardan da olabilir. Baş şeytan İblis, hem cinlerden hem insanlardan saptırdığı kimseler edinmiştir. Onlar da şeytanın görevini yerine getirmeye başlamışlardır. Allah’ın emirlerine muhalefet eder, başkalarını da muhalefete çağırırlar. Yönetici olurlarsa, insanları Allah’ın emirlerine muhalefet etmeye zorlar, Allah’ın emirlerine çağıranları cezalandırırlar. Bu nedenle İslam hakimiyetine çağıranları ve Allah’ın emirlerini uygulayacak Hilafeti kurmaya çalışanları cezalandırırlar.

Sonra da: “İnsanlar özgürdür, onları serbest bırakın, istedikleri gibi yaşasınlar” derler. Böylece Allah’a isyanı teşvik ederler.

Aynı anda kendilerinin hidayetli olduklarını sanırlar. Allah’a davet eden, marufu emreden ve münkeri nehyeden hakiki müminleri ise “gerici, aşırı, radikal, mutaassıp, fitneci ve terörist” diye itham ederler.

Oysa yalancı, aldatıcı, saptırıcı, çıkarcı, fitneci, zalim, facir ve hain gibi kötü sıfatlar aslında kendilerine aittir.