– 7 –

Mescide giderken süslenmek

Ziynet ve israfla ilgili hükümler

Temel, zaruri ve lüks ihtiyaçlar

Bilgisizce ve delilsiz hüküm göstermek

Ferdin ve ümmetin eceli

Rasûlün gelişiyle sorumlu olmak

Onun hükmü dışında hüküm tercih edenlerin âkıbeti

يٰبَنِىۡۤ اٰدَمَ خُذُوۡا زِيۡنَتَكُمۡ عِنۡدَ كُلِّ مَسۡجِدٍ وَّكُلُوۡا وَاشۡرَبُوۡا وَلَا تُسۡرِفُوۡا‌ ۚ اِنَّهٗ لَا يُحِبُّ الۡمُسۡرِفِيۡنَ‏ ﴿۳۱﴾  قُلۡ مَنۡ حَرَّمَ زِيۡنَةَ اللّٰهِ الَّتِىۡۤ اَخۡرَجَ لِعِبَادِهٖ وَالطَّيِّبٰتِ مِنَ الرِّزۡقِ‌ؕ قُلۡ هِىَ لِلَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا فِى الۡحَيٰوةِ الدُّنۡيَا خَالِصَةً يَّوۡمَ الۡقِيٰمَةِ‌ؕ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الۡاٰيٰتِ لِقَوۡمٍ يَّعۡلَمُوۡنَ‏ ﴿۳۲﴾  قُلۡ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّىَ الۡـفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنۡهَا وَمَا بَطَنَ وَ الۡاِثۡمَ وَالۡبَـغۡىَ بِغَيۡرِ الۡحَـقِّ وَاَنۡ تُشۡرِكُوۡا بِاللّٰهِ مَا لَمۡ يُنَزِّلۡ بِهٖ سُلۡطٰنًا وَّاَنۡ تَقُوۡلُوۡا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعۡلَمُوۡنَ‏ ﴿۳۳﴾  وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌ‌ۚ فَاِذَا جَآءَ اَجَلُهُمۡ لَا يَسۡتَاۡخِرُوۡنَ سَاعَةً‌ وَّلَا يَسۡتَقۡدِمُوۡنَ‏ ﴿۳٤﴾  يٰبَنِىۡۤ اٰدَمَ اِمَّا يَاۡتِيَنَّكُمۡ رُسُلٌ مِّنۡكُمۡ يَقُصُّوۡنَ عَلَيۡكُمۡ اٰيٰتِىۡ‌ۙ فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصۡلَحَ فَلَا خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلَا هُمۡ يَحۡزَنُوۡنَ‏ ﴿۳۵﴾  وَالَّذِيۡنَ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِنَا وَاسۡتَكۡبَرُوۡا عَنۡهَاۤ اُولٰۤٮِٕكَ اَصۡحٰبُ النَّارِ‌ۚ هُمۡ فِيۡهَا خٰلِدُوۡنَ‏ ﴿۳٦﴾ 

 “Ey Âdemoğulları! Her mescide gittiğinizde, her namaz kıldığınızda ziynetinizi alın. Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Şüphesiz Allah israf edenleri sevmez.” (31)

“De ki: Allah’ın kulları için yarattığı ziynetleri ve hoş rızıkları kim haram kıldı?! De ki: Bunlar, dünya hayatında iman edenlere aittir. Kıyamet gününde de yalnızca onlara mahsustur. İşte biz, bilen bir topluluk için âyetlerimizi böyle açıklarız.” (32)

“De ki: Rabbim ancak gizli olsun, aşikâr olsun bütün fuhşiyatı (çirkin iş ve fiilleri), günah olan işleri, haksız yere saldırmayı haram kıldı. Yine Allah’ın hakkında kesin delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri Allah’a isnat etmenizi yasakladı.” (33)

“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” (34)

“Ey Âdemoğulları! Size, içinizden âyetlerimi okuyan peygamberlerim geldiğinde, kim takvâ sahibi olur ve salih amel işlerse, onlara korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir.” (35)

“Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı kibirlenenler ise ateş ehlidir; orada ebedî kalacaklardır.” (36)

Câhiliye döneminde Kâbe etrafında çıplak olarak tavaf yapıyorlardı. Erkekler gündüz, kadınlar ise gece tavaf yaparlardı. Kadın şöyle derdi: “Bugün onun (avretinin) tümü veya bir kısmı görünsün, kimseye helal değildir.” (Müslim, Nesâî, İbn Cerîr)

Bunun sebebi, “Biz giydiğimiz elbiselerle günah işledik. Bu nedenle ibadette onları çıkarıyoruz. Bir kısmını çıkarıp, bir kısmını bırakmamız da başka günahlardan arınmak içindir.” demeleriydi.

Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Namazda giyinmek bir ziynettir. Hacla ilgili ihram elbiseleri, diğer namazlarda avreti örtecek elbiseleri müminlere göstermek üzere Allah, Rasûl’e sünnette vahyetti.

Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gösterdiği ve yaptığı her şey Allah’tan bir vahiydir. Allah’ın istediği ziynet, Rasûl’ün gösterdiği ziynettir.

Âyette “Her mescide gittiğinizde ziynetinizi alın” emri vardır. Zira mescide namaz kılmak için gidilir. Aynı zamanda camilerde namaz kılınmasa da avreti açmanın caiz olmadığına delalet vardır. Erkek en az göbek ile diz arasını, kadın ise yüzü ve elleri dışında bütün bedenini örtmelidir.

“Ziynet” kapsamlı bir lafızdır; avreti örtmeyi kapsadığı gibi temiz ve kötü kokmayan elbise giymek, güzel koku sürmek veya en azından ter ve ağız kokusunun olmamasını da ifade eder.

Bu nedenle Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir örnek olarak açıklamada bulunmuştur. Mescide gelince temiz elbise giyer, güzel koku sürer, saçlarını tarar, ağzını temizlemek için misvak kullanırdı. Sarımsak veya soğan yemez ve bunları ümmetine de yasaklardı.

Kadınlar ise dışarıda yabancı erkeklerin kokusunu almaları maksadıyla koku sürmezler. Bu “teberrüc” sayılır. Erkeklerin dikkatini çekecek her davranış teberrüçtür ve bu, câhiliye kadınlarının ameli olup haramdır.

“Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Şüphesiz Allah israf edenleri sevmez.”

Çünkü câhiliye döneminde tavaf edenler, hac mevsimi esnasında kendilerine bazı yiyecekleri de yasaklamışlardı. Koyunların etini yemek ve sütünü içmek gibi şeyleri haram sayıyorlardı.

Bu nedenle Allah, bu mevsimde yemenin ve içmenin helal olduğuna dair hüküm indirdi; ancak haram kıldığı yiyecek ve içecekleri yasakladı. Bunu “israf” olarak niteledi. Çünkü israf, haddi aşmaktır; Allah’ın koyduğu sınırları aşmaktır. Domuz eti, ölü hayvanların eti ve içki gibi Allah’ın haram kıldığı yiyecek ve içecekleri almak israftır. Allah, müsrifleri sevmez. Bunun manası, haram yiyecek ve içeceklere yönelenlere azap hazırlamış olmasıdır.

Bu âyetin nüzul sebebi ne olursa olsun, lafzı önemlidir ve geneldir. Çünkü Şer’î kaide şöyledir: “İtibar edilen münasebet değil, lafzın genelidir.” Böylece hüküm her zamanda ve her yerde uygulanır. Haram şeylerin yenmesi ve içilmesi daima haramdır, israf sayılır. Allah’ın helal kıldığı şeyleri yemek ve içmek ise helaldir, temiz ve hoş (tayyib) kabul edilir.

Âyetlerden ve hadislerden anlaşılan husus; fazla yemek ve içmenin haram değil, mekruh olduğudur. Giyim, mesken, araba gibi araçlarda da aynı hüküm geçerlidir. Nitekim lüks şeyler yasaklanmamıştır.

Allah, yeryüzünde ne varsa insanlar için yaratmıştır. Öyleyse lüks şeyleri yemek, içmek, giyinmek ve kullanmak helaldir. Ancak Allah’ın haram kıldıkları istisna edilir. Buna göre Şer’î kaide şöyledir: “Yasaklayıcı delil bulunmadıkça eşyalarda asıl olan mubahlıktır.”

Bu nedenle Allah, insanlara ve özellikle câhiliye dönemindekilere ve her çağdakilere, kendi keyiflerine göre helal ve haram koyanları uyarmak ve tehdit etmek üzere Rasûlü’ne şöyle vahyetti:

“Allah’ın kulları için yarattığı ziynetleri ve hoş rızıkları kim haram kıldı?!”

Biz de herkese bunu söylemeliyiz. Zira Rasûl’e hitap, ümmete hitaptır.

Bir şey ancak şer’î delile dayanarak helal veya haram kılınır. İnsanların keyiflerine veya akıllarına göre helal-haram belirlenemez. Kesinlikle bu haramdır. Nitekim bazı insanlar, değişik felsefelerden özellikle Hint felsefesinden etkilenerek, insanların güzel yiyecek, içecek, giyecek ve eşyaları yasaklamaya kalkışmışlardır.

Peki Allah, bunları kime ve niçin yarattı? Elbette insanlara yarattı; onlardan istifade etsinler diye. Yoksa yiyecekler, meyve ve sebzeler çürüyüp heba mı olacaktı? Hayvanlar ölüp kimse yemeyecek miydi? Güzel eşyalar kullanılmadan terk mi edilecekti? Elbette hayır.

Aynı zamanda Allah, insanların dünyayı imar etmelerini ve geliştirmelerini de istedi. Bunun için çalışmalarını emretti. Yoksa hayat ilkel kalır, insanlar da tembelleşirdi. Oysa Allah’ın emrine göre rızıklarını temin için çalışırlarsa bundan sevap kazanırlar.

Müslüman toplumlarda Hint ve Pers felsefesinden düşünceler yayılınca, İslâm’ın ilk asırlarında kaydettikleri büyük gelişme ve ilerleme durdu. Çünkü ilmi ihmal ettiler. Bu sırada karanlıkta yaşayan Batı Avrupa uyanarak Müslümanlardan ilmi aldı, gelişti ve sanayi devrimini gerçekleştirdi.

Oysa Allah, insanların faydalanması için bunları yaratmıştır. Ancak helal ve haram dairesinden çıkmadan… İster yiyecek, giyim, mesken gibi temel; ister tedavi, güvenlik, eğitim gibi zaruri; isterse bunların ötesinde lüks olsun, helal oldukça insan bunlardan istifade edebilir.

Bunlarla ilgili mülk edinme sebeplerini, geliştirme ve çoğaltma yollarını da Allah, Rasûlü’ne Kur’an ve Sünnet yoluyla vahyetmiştir. Fıkıh kitaplarında da açıklanmıştır. Bu konuda değerli âlim Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhânî, “İslâm’daki İktisat Nizamı” kitabında derin ve sistematik bir şekilde ortaya koymuş; aynı zamanda “İslâm’daki Anayasa” kitabında “İktisat Nizamı” bölümünü madde madde düzenleyerek şer’î delillerle açıklamıştır. Allah’ın izniyle Hilâfet Devleti kurulunca bunlar uygulanmaya hazırdır. Müslümanlar, sanayi devrimini gerçekleştirip teknolojiye sahip olacak ve onu geliştireceklerdir.

Allah, bütün yarattığı nimetlerin dünya hayatında iman edenlere ait olduğunu bildirdi. Başka bir ifadeyle; iman edenler bunlardan istifade etsinler, helal dairesinde oldukça istedikleri kadar yesin, içsin, giyinsin ve eşya kullansınlar.

Daha bol ve güzel olması için ziraatı, imarı, sanayiyi ve dünyadaki her şeyi geliştirsinler. İşte bu âyet buna delalet eder. Bu nedenle Hilâfet Devleti, bunu gerçekleştirmek üzere proje ve planlar çizecek, bütçe ayarlayacak ve insanları teşvik edecektir.

“Kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur.” Bunun manası şudur: Dünyada kâfirler de Allah’ın yarattığı nimetlerden istifade ederler. Fakat âhirette bunlardan tamamen mahrum olacaklardır. Onlara sadece ateş, zakkûm ağacından yiyecek, irin ve kaynar su içmek vardır.

Âhirette yalnızca müminler hoş ve güzel şeylere kavuşacak, cennette her türlü nimet; leziz yiyecek ve içecek, ipek elbiseler, altın bilezikler ve gümüşten kaplar onlar için hazırlanacaktır.

Bu âyete binaen, müminler hem dünyayı hem de âhireti kazanmaya çalışacaklardır. Bu da mümkündür. Her konuda şer’î hükümlere uyarlarsa ikisini de elde edebilirler.

Bakara suresi 201. âyette kâfirlerin sadece dünyayı istedikleri, müminlerin ise hem dünyayı hem de âhireti istedikleri beyan edilmiştir.

Kâfirler helal-haram tanımadan dünyayı kazanmaya çalışırlar. Çünkü âhirete inanmazlar veya önem vermezler. Yahut Yahudiler ve Hristiyanlar gibi, âhireti garanti ettiklerini yalan yere iddia ederler. Fakat müminler, âhireti hedef edindikleri ve sürekli düşündükleri için Allah’ın azabından korkar, O’nun rızasını gaye edinir ve emir–nehiylerine riayet ederler. Onların ölçüsü şer’î hükümlerdir.

Böylece Allah, bilen topluluklara âyetlerini açıklar. “Kavim”, insan topluluğu demektir. Bilmek, düşünmeye sevk eder. Düşünen insanlar bilgi edinir; bilgi edinenler ise bu âyetleri anlar. İlim edinmeyenler cahil kalır, düşünmezler ve pek iman etmezler.

Buna göre iman etmek ve şer’î hükümlere uymak, bilmeyi ve düşünmeyi gerektirir.

Câhiliye Arapları gibi atalarının gelenek ve âdetlerine, Persler gibi krallarına, Yunanlılar gibi “demokrasi” adı altında parlamentodaki temsilcilerine, Yahudi ve Hristiyanlar gibi din adamlarına uyanlar hep bâtıl üzerindedir. Bu çağda da benzerleri vardır. İslâm ise bunların hepsini yasakladı, yalnızca Kur’an ve Sünnet’te Allah’ın Rasûlü’ne vahyettiğine uymayı emretti. Doğru olanlar sadece bu iki kaynakta vardır. Bunlara uyabilmek için bilmek ve düşünmek gerekir.

Allah, kendi hâkimiyetini ve hükmünün üstünlüğünü pekiştirmek üzere:

“Bütün fuhşiyatı (çirkin fiilleri), günahları, haksız yere tecavüz etmeyi haram kıldığını” bildirdi.

Bunların detayları başka âyet ve hadislerde açıklanmıştır. Burada genel hüküm ve ilan vardır. Çirkini ve güzeli, günahı ve zulmü açıklayan yalnızca Allah’tır; akıl, atalar, krallar, parlamentolar, hahamlar ve rahipler değildir.

Allah’ın indirmediği bir delile dayanarak bir şeyi haram veya mubah kılmak, Allah’a şirk koşmaktır. Çünkü helal ve haram koyma yetkisi yalnızca Allah’a aittir. “Sultan” burhan ve ilim, yani kesin delil manasındadır. Buna göre teşri ile ilgili delil ancak Allah’tan gelir; bunun dışındaki her teşri batıldır.

Allah, bunu Kur’an ve Sünnet ile vahyetmiştir. Sünnet’in Allah’ın vahyi olduğuna dair pek çok kesin delil vardır. Bunlardan biri şu âyettir:

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“Rasûl size ne verdiyse onu alın, sizi neden nehyettiyse ondan da sakının. Allah’tan korkun; şüphesiz Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr 7)

Sünnet’in Kur’an’ı açıklayan bir kaynak olduğunu ise şu âyette bildirdi:

وَاَنۡزَلۡنَاۤ اِلَيۡكَ الذِّكۡرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيۡهِمۡ وَلَعَلَّهُمۡ يَتَفَكَّرُوۡنَ‏

“Sana bu zikri indirdik ki, insanlara indirileni açıklayasın; umulur ki düşünürler.” (Nahl 44)

“Sünnet; Kur’an gibi tefekkür, siyaset ve teşri için kaynaktır” adlı kitabımızda bütün delilleri aktarıp açıkladık.

Allah, bilgisizce veya delil olmadan bir şeyi kendisine isnat etmeyi yasakladı ve bunu büyük bir iftira saydı.

Müşrikler, “Babalarımız böyle yasakladı” derken aynı zamanda “Allah emretti” diyerek Allah’a iftira atıyorlardı. Tevbe suresi 31. âyette Yahudi hahamlarının ve Hristiyan rahiplerinin, helali ve haramı Allah’a isnat ederek halka hüküm koydukları anlatılır. Oysa onlar iftira ediyor, kendi elleriyle yazıyor veya manaları tahrif ediyorlardı. Böylece Allah yerine kendilerini rab edinmiş oluyorlardı.

Bunlara benzeyen, Allah’tan korkmayan kimi âlimler veya hocalar da Kur’an ve hadislerin manalarını tahrif etmeye başlamışlardır. Özellikle otorite veya yöneticilerden fayda sağlayan hocalar ya hakikati gizler, ya da ayet ve hadisleri ters şekilde tevil ederler. Bunlardan hiçbir hüküm alınmaz.

Oysa bunlar Allah’tan korkmalıdır. Her an ecelleri gelir, bu dünyadan göç eder, kazandıklarını arkada bırakırlar ve kıyamet gününde ağır bir hesap verirler.

“Her ümmetin bir eceli vardır.” Dil açısından “ümmet”, bir topluluk demektir. Bu anlamda Kur’an’da birkaç yerde geçer. Birey de bu topluluğun bir parçasıdır. Eğer her grubun bir eceli varsa, her ferdin de belirlenmiş bir eceli vardır.

“Ecel”, bir şeyin sonu için tayin edilen zamandır. Herkesin bu dünyada ne kadar yaşayacağı belirlenmiştir; ömrü sınırlıdır. Bu süre bitince hayatı sona erer.

Ayet, Allah’ın azametini ve kudretini göstermek üzere; “Sadece fert olarak değil, topluca da canlarınızı alabilirim; fakat tayin ettiğim ecelde alacağım” şeklinde bir tehdidi de içerir.

Çünkü Allah, insanların canlarını bireysel olarak da, topluca da alır. Nitekim buyurmuştur:

وَمَا كَانَ لِنَفۡسٍ اَنۡ تَمُوۡتَ اِلَّا بِاِذۡنِ اللّٰهِ كِتٰبًا مُّؤَجَّلًاؕ  

“Hiçbir nefis, Allah’ın izni olmadan ölmez. Bu, belirlenmiş bir eceldir.” (Âl-i İmrân 145)

Nûh, Semûd ve Lût kavimleri topluca helak edilmişlerdir. Bu çağda da savaşlarda, tayfunlarda, sellerde, depremlerde, vebalarda ve çeşitli kazalarda birçok insan birden ölür. Çünkü ecelleri gelmiştir. İşte ecel geldiğinde, ne bir an gecikir ne de öne geçer.

Kur’an bu gerçeği bildirirken, insanlar bunu görüp hissetmektedir. Fakat çoğu bundan ibret almaz. Sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi davranır, haram–helal tanımadan yalnızca çıkarlarını ve eğlencelerini düşünürler.

Allah bunu birçok âyette hatırlatarak insanların O’ndan korkmasını, günah işlemekten sakınmasını ve yalnız O’nun emirlerine uymasını istemiştir. Zira onlara şöyle hitap ederek uyarı ve müjde verdi;

“Ey Âdemoğulları! Size, içinizden âyetlerimi okuyan Rasûllerim geldiğinde, kim takva sahibi olup salih amel işlerse onlara korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir. Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı kibirlenenler ise ateş ehlidir; orada ebedî kalacaklardır.”

Rasûl gelmedikçe kimse sorumlu olmaz. Allah’ın âyetlerini okuyan ve anlatan Rasûl gelince, duyan ve haberi kendisine ulaşan herkes sorumlu olur.

Şimdi Rasûl geldi; hem de son Rasûl ve Nebî… O da Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’dir. Kim ona ve getirdiğine iman edip uyarsa, takva sahibi ve salih kişi sayılır. Kıyamet gününde kendisi için hiçbir korku yoktur; cehenneme girmekten, azap görmekten korkmaz; amellerinin boşa gitmesinden endişe etmez. O, cennete girecektir.

Allah’ın âyetlerini yalanlayan, onlara karşı kibirlenip yüz çeviren, demokrasiyi yücelten, halkın hâkimiyetini ve milletvekillerinin çıkardığı kanunları Allah’ın hükmüne tercih edenler ise ateş ehlidir. Onlar cehennemliktir ve orada ebediyen kalacaklardır.