– 10 –
Dini oyun ve eğlence edinenlerin hali
Allah ile karşılaşmayı unutmaları
Dünya hayatının kendilerini aldatması
Kitabın tevilini beklemeleri
Bunun hidayet ve rahmet oluşu
Kavim ve topluma hitabın sebebi
الَّذِيۡنَ اتَّخَذُوۡا دِيۡنَهُمۡ لَهۡوًا وَّلَعِبًا وَّغَرَّتۡهُمُ الۡحَيٰوةُ الدُّنۡيَا ۚ فَالۡيَوۡمَ نَنۡسٰٮهُمۡ كَمَا نَسُوۡا لِقَآءَ يَوۡمِهِمۡ هٰذَا ۙ وَمَا كَانُوۡا بِاٰيٰتِنَا يَجۡحَدُوۡنَ ﴿۵۱﴾ وَلَقَدۡ جِئۡنٰهُمۡ بِكِتٰبٍ فَصَّلۡنٰهُ عَلٰى عِلۡمٍ هُدًى وَّرَحۡمَةً لِّـقَوۡمٍ يُّؤۡمِنُوۡنَ ﴿۵۲﴾ هَلۡ يَنۡظُرُوۡنَ اِلَّا تَاۡوِيۡلَهٗؕ يَوۡمَ يَاۡتِىۡ تَاۡوِيۡلُهٗ يَقُوۡلُ الَّذِيۡنَ نَسُوۡهُ مِنۡ قَبۡلُ قَدۡ جَآءَتۡ رُسُلُ رَبِّنَا بِالۡحَـقِّۚ فَهَلْ لَّـنَا مِنۡ شُفَعَآءَ فَيَشۡفَعُوۡا لَـنَاۤ اَوۡ نُرَدُّ فَنَعۡمَلَ غَيۡرَ الَّذِىۡ كُنَّا نَـعۡمَلُؕ قَدۡ خَسِرُوۡۤا اَنۡفُسَهُمۡ وَضَلَّ عَنۡهُمۡ مَّا كَانُوۡا يَفۡتَرُوۡنَ ﴿۵۳﴾
“Onlar (kâfirler) ki, dinlerini oyun ve eğlence edindiler; dünya hayatı da kendilerini aldattı. Bizimle karşılaşmayı unuttukları ve ayetlerimizi inkâr ettikleri gibi, biz de bugün (kıyamet gününde) onları unuturuz.” (51)
“Gerçekten biz onlara, bir ilme göre bir Kitap getirdik. Bu ise iman eden kavim için bir hidayet ve rahmettir.” (52)
“Onlar, onun tevilinden (haber verdiği şeylerin gerçekleşmesinden) başka bir şey mi bekliyorlar? Oysa onun tevilinin gerçekleştiği gün, daha önce onu unutanlar şöyle diyecekler: ‘Gerçekten Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişti. Şimdi bizim için şefaat edecek şefaatçiler var mı? Yahut dünyaya geri döndürülmemiz mümkün mü ki, önceden yaptıklarımızın aksini yapalım?’ İşte onlar gerçekten kendilerine yazık ettiler. Uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti.” (53)
Allah, kâfirlerin cehennemdeki durumlarını anlattıktan sonra bunun sebebini açıklar: Onlar Allah’ın dinine tabi olmadılar, O’nun vahyettiği şekilde bir din edinmediler.
- Müşrikler gibi zevklerine, heva ve heveslerine göre yeni bir din uydurdular; istedikleri gibi bu dinle oynayıp bir şey eklediler, çıkardılar, şirk koştular. İbadet şekilleri ve törenler uydurup ibadetleriyle dans ettiler, şarkı söylediler, müzik çaldılar; haramı helal, helali haram kıldılar.
- Yahudiler ve Hristiyanlar gibi Allah’tan gelen dini bozup çevirdiler. Tevhid akidesini şirk ile karıştırdılar; müzikle ibadet ettiler, dans edip şarkı söylediler, dine bir şey ekleyip çıkardılar. Haham ve rahipleri helal ve haram belirledi.
Bu iki grup da dinlerini oyun ve eğlence edindiler. Allah’ın indirdiği ayetleri inkâr ettiler. Oysa hak din, ayetlerle belirlenmiştir. Ayetlerden sapılamaz. Akide, ibadet, helal-haram ve diğer bütün hükümler yalnızca Kur’an’dan tespit edilir.
Ayetler, Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in açıklaması ve uygulamasıyla anlaşılır. Bu sebeple dinin kaynakları Kur’an ve Sünnettir. Bunları inkâr eden, Allah’ın indirdiği ayetleri inkâr etmiş olur.
Bu ayetlerin manası tahrif edilmez, saptırılmaz; olduğu gibi anlaşılır. Âl-i İmrân 7. ayette belirtildiği gibi muhkem ayetlerde ihtilaf yoktur. Müteşabih ayetleri ise kalbi imanla dolu, ilimde derinleşmiş olanlar doğru şekilde tefsir eder, bir görüş tercih eder.
Bu ayette Müslümanlara da uyarı vardır: Yahudi ve Hristiyanlar gibi dinlerini eğlence ve oyun hâline getirmesinler. Nitekim kendilerini Müslüman sayan bazı kimseler, kâfirlerden etkilenerek müzikle ibadet eder, dans eder, şarkı söyler, zıplar. İnançlarına kişilere tapma unsurları katar, çıkarlarına göre helal ve haram belirlerler.
Dünya hayatı onları aldatmıştır. Allah’ın kendilerine verdiği ömür, sağlık, güç ve rızıkla oyalanır, eğlenir, yer, içer, şehvet ve zevklerini tatmin ederler. Böylece dünyaya aldanırlar. Onun geçici olduğunu, kendilerinin de öleceklerini; sonra dirilip hesaba çekileceklerini unuturlar ve gaflete düşerler.
Yalnızca önlerini görür, içinde bulundukları hali düşünür, ondan memnun kalır ve doğru yolda olduklarını zannederler. Kalabalık gruplarına aldanırlar. Allah ile karşılaşacaklarını ve hesap vereceklerini düşünmezler. Böylece Allah’ı ve ahireti unutmuş olurlar. “Unutmak” terk etmek veya hatırlamamak anlamına gelir. Yani Allah’ı ve ahireti terk ettiler, hatırlamadılar.
Bunun üzerine Allah da onları unutur, yani terk eder; akıbetleriyle yüzleşmeleri, cezalarını görmeleri için onlara yardım etmez, merhamet etmez.
“Gerçekten biz onlara bir ilme göre bir Kitap getirdik.”
Bu ifadeyle Allah Azze ve Celle sanki onların yanına gelip kıyamete kadar bütün hallerini anlatan ve sorunlarını çözen bir kitap sundu. Fakat onlar yüz çevirdiler, iman etmediler. Aynı zamanda Allah, onlara elçisini gönderdiğinde de Kitabını yanlarına göndermiş olur.
Eğer iman ederlerse Kur’an onlar için hidayet ve rahmettir. Zira Allah şöyle buyurmuştur: “Bu Kitap, iman eden kavim için bir hidayet ve rahmettir.”
İman etmezlerse hidayet ve rahmeti göremezler, sapıklık ve azap içinde kalırlar.
Çünkü hidayetin zıddı dalalet (sapıklık), rahmetin zıddı ise azap ve sıkıntıdır.
“Kavim”, bir topluluğu ifade eder. Bir topluluk iman ederse kurtuluşa erer.
Kur’an çoğunlukla topluluklara hitap eder. Çünkü insanlar yalnız başına yaşayamaz; topluluk halinde yaşar ve toplum oluştururlar.
İki veya daha fazla kişi aralarında ilişki kurarsa bir cemaat ya da topluluk meydana getirirler. Bu toplulukların toplamı ise bir toplum oluşturur.
Bu ilişkiler ancak aynı fikir ve duyguya sahip olunca gerçekleşir. İki taraf arasında belli bir mesele veya menfaat varsa, bununla ilgili bir görüşün uygulanmasını kabul eder ve rıza gösterirlerse ilişki kurulur. Böylece fikir ve duygularda birleşmiş olurlar. Fakat aralarında ihtilaf ortaya çıkınca, sorunları çözecek ve hakları sahiplerine verecek bir sisteme ihtiyaç duyarlar.
Böylece toplum; insanlar, fikirler, duygular ve nizamdan meydana gelir. Toplumu değiştirmek gerekirse bunun için fikir, duygu ve sistemlerin değiştirilmesi yönünde çalışma yapılmalıdır.
İşte Allah, indirdiği Kitap ile yeni bir toplumun oluşmasını ister. Küfür toplumunda birer fert olarak Müminlerin yaşamasını istemez. Bu nedenle Resûlü Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, kendisine iman edenlerle birlikte Mekke küfür toplumunda birer fert olarak yaşamayı reddetti ve İslam toplumunu tesis etmeye çalıştı. Mekke’de bunu yapamayınca ya da toplumu değiştiremeyince, başka yerlerde çalışıp nusret talep ederek yeni bir toplum kurmaya yöneldi. Medine’de bu nusreti bulunca İslam devletini kurdu ve İslam’a dayalı bir toplumu inşa edebildi.
Bu toplumda bütün ilişkiler İslam’a göre yürütülmeye başlandı. Böylece Kur’an, toplumda yaşayan Müslümanlara hidayet ve rahmet oldu. Bütün sorunlar buna göre çözülüyor, bütün işler buna göre yürütülüyordu. Bu sayede Müslümanlar, 13 asır boyunca İslam devletinin varlığıyla temiz ve üstün bir toplumda Allah’ın hidayeti ve rahmetiyle huzur ve güven içinde yaşadılar.
Buna binaen, çalışma toplumu değiştirmeye yönelik olmalıdır. Topluluklara hitap edildiğinde fertler de kazanılır. İnsanların fikir, duygu ve sistemlerini değiştirmeye yoğunlaşılmalıdır. Bütün fertlerin değişmesi beklenmez; kamuoyu oluşturulur ve nusret talep edilir. Bunun sonucunda yeni bir toplum kurulmuş olur.
Kâfirler Allah’ın kitabını ve ayetlerini inkâr ettiler. “Kitabın tevilinden (verdiği haberlerin neticelerinden) başka bir şey mi bekliyorlar?” Bunun anlamı şudur: Kâfirler Kur’an’a inanmadıkları için ahirette gayb ile ilgili verdiği haberlerin açıklamasını ve neticelerini göreceklerdir.
Tevil etmenin manası, manayı açıklamaktır. Ayetlerin taşıdığı manalar gerçektir. Fakat kâfirler buna inanmadılar. “Kemik ve toprak olduktan sonra nasıl dirileceğiz?Akl sığar mı? Sonra hesap mı vereceğiz? Mümkün mü?Ondan sonra bir hayat daha mı var? Cennet ve cehennem mi var?” diyerek hepsini inkâr ettiler.
İşte kıyamet günü geldiğinde bunların hepsini hakikat olarak göreceklerdir. Böylece bu ayetlerin verdiği manalar, haberlerin neticeleri gözle müşahade edilecektir. Çünkü mana, vakıaya işaret eder. Kelimeler de bir manaya delalet etmek için konulmuştur.
Kur’an’daki manalar, Arapça kelime ve ifadeleriyle açıklandı. Müşrik Araplar bu manaları anlıyorlardı fakat “Acaba bunlar gerçek mi?” diye düşünüp şaşırıyorlardı. Oysa bu manalar gerçektir; kıyamet gününde bunların hak olduğunu gözleriyle göreceklerdir.
“Daha önce, dünyada onu unutanlar şöyle diyecek: ‘Gerçekten Rabbimizin resulleri hakkı getirdi.’”
O gün inanacaklar, fakat bu onlara fayda vermeyecektir. Çünkü imtihan yeri olan dünyada iman etmemişlerdi. Bunu unuttular, yani arkalarına attılar, terk ettiler.
“Unutmak” terk etmek anlamında da kullanılır. İnsan bir şeyi unutursa onu terk etmiş sayılır. Mesela namazda bir rekâtı unutursa, onu yapmamış, terk etmiş olur.
Çok pişmanlık duyacaklar, kendilerini kurtaracak veya yardım edecek birini arayacaklardır. Bu nedenle: “Şimdi bize şefaat edecek şefaatçi var mıdır?” diyecekler. Veya dünyaya geri dönmeyi temenni edecekler: “Daha önce (dünyada) yaptığımızın aksini yapmak için geri döndürülmemiz mümkün müdür?” Böylece kötülük yaptıklarını itiraf etmiş olacak, dünyaya dönüp iyilik yapmak isteyeceklerdir. Ama bu fırsatı kaçırmışlardır.
“Bunlar gerçekten kendilerine yazık ettiler.” Allah dışında ortaklar edindiler. Böylece Allah’a büyük iftira ettiler. Allah asla kendisiyle birlikte tapınılacak kimseyi kabul etmez. Gerçek ilah ve yaratıcı olan Allah ile birlikte yaratılmış şeyler nasıl ortak koşulabilir? Bu, akla uymaz. Aydın düşünen kimse bunu reddeder. Şirk, büyük bir haksızlıktır, en büyük zulümdür.
“Koştukları ortaklar kendilerinden kaybolup gitti.” Zira onlar yaratıklardır, güçsüzdürler. Bir sinek dahi yaratamazlar. Hatta sinek onlardan bir şey alsa geri alamazlar. Sinekler kadar zayıftırlar.