– 11 –
Göklerin ve yerin 6 günde yaratılmasının manası
Arş’a istivâ etmenin manası
Allah’ın emir sahibi olması
Islah edilmesinden sonra yerin ifsadı
Dua etmekle ilgili hususlar
Tayyip ve habis beldeler
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذِىۡ خَلَقَ السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضَ فِىۡ سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسۡتَوٰى عَلَى الۡعَرۡشِ يُغۡشِى الَّيۡلَ النَّهَارَ يَطۡلُبُهٗ حَثِيۡثًا ۙوَّالشَّمۡسَ وَالۡقَمَرَ وَالنُّجُوۡمَ مُسَخَّرٰتٍۢ بِاَمۡرِهٖ ؕ اَلَا لَـهُ الۡخَـلۡقُ وَالۡاَمۡرُ ؕ تَبٰرَكَ اللّٰهُ رَبُّ الۡعٰلَمِيۡنَ ﴿۵٤﴾ اُدۡعُوۡا رَبَّكُمۡ تَضَرُّعًا وَّخُفۡيَةً ؕ اِنَّهٗ لَا يُحِبُّ الۡمُعۡتَدِيۡنَۚ ﴿۵۵﴾ وَلَا تُفۡسِدُوۡا فِى الۡاَرۡضِ بَعۡدَ اِصۡلَاحِهَا وَادۡعُوۡهُ خَوۡفًا وَّطَمَعًا ؕ اِنَّ رَحۡمَتَ اللّٰهِ قَرِيۡبٌ مِّنَ الۡمُحۡسِنِيۡنَ﴿٥٦﴾ وَهُوَ الَّذِىۡ يُرۡسِلُ الرِّيٰحَ بُشۡرًۢا بَيۡنَ يَدَىۡ رَحۡمَتِهٖ ؕ حَتّٰۤى اِذَاۤ اَقَلَّتۡ سَحَابًا ثِقَالًا سُقۡنٰهُ لِبَلَدٍ مَّيِّتٍ فَاَنۡزَلۡنَا بِهِ الۡمَآءَ فَاَخۡرَجۡنَا بِهٖ مِنۡ كُلِّ الثَّمَرٰتِؕ كَذٰلِكَ نُخۡرِجُ الۡمَوۡتٰى لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُوۡنَ ﴿۵۷﴾ وَالۡبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخۡرُجُ نَبَاتُهٗ بِاِذۡنِ رَبِّهٖ ۚ وَالَّذِىۡ خَبُثَ لَا يَخۡرُجُ اِلَّا نَكِدًا ؕ كَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الۡاٰيٰتِ لِقَوۡمٍ يَّشۡكُرُوۡنَ ﴿۵۸﴾
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (54)
“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Şüphesiz ki O, haddi aşanları hiç sevmez.” (55)
“Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Aynı anda, O’na korkuyla ve umutla dua edin. Şüphesiz ki Allah’ın rahmeti, ihsan edenlere yakındır.” (56)
“O’dur ki, rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderir. Nihayet bu rüzgârlar ağır bulutları taşıyınca, onu ölü bir beldeye sevk ederiz. Orada ondan suları indiririz; bununla her çeşit meyve ve ürün çıkarırız. İşte ölüleri de böyle diriltiriz. Umulur ki düşünürsünüz.” (57)
“Tayyip (verimli, hoş) beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar. Habis (verimsiz, kıt) beldenin bitkisi ise faydasız olarak ortaya çıkar. İşte şükreden bir topluma ayetlerimizi böylece açıklarız.” (58)
Allah birçok ayette yaratıcı kudretini, azametini ve büyüklüğünü hatırlatır. Böylece insanlara ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını, aksine her şeyin O’na muhtaç olduğunu vurgular.
Bu nedenle insanlara hitap ederek: “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan…” der.
Gök, yüksek olandır. Yüksekliklerimizde sayılamayacak kadar gezegen ve yıldız vardır. Gece bunları görürüz, gündüz ise güneşin aydınlığından göremeyiz. İnsan bunları düşündükçe bunların mutlaka bir yaratıcısı olduğunu kabul eder. Zira kendi kendilerini yaratamazlar; onlar acizdir ve akıl sahibi değildir. Akıllı olan insan bile bir şeyi yoktan yaratamıyorsa, akılsız olan yıldızlar ve gezegenler kendi kendilerini nasıl yaratacaktır?!
Ayrıca her biri bir yörüngede hareket eder, bundan çıkamaz. O hâlde kim bu düzeni ve kanunları koydu? Allah’tan başka bir ilah mı vardır? Elbette hayır. İşte bunların tek yaratıcısı ve düzenleyicisi Rabbiniz olan Allah’tır.
Üzerinde yaşadığımız yeri yaratan da O’dur. İnsan, ne kadar zeki olursa olsun yoktan bir şey yaratamaz; ancak yaratılmış olanı kullanır. Allah’ın koyduğu kanunları keşfeder ve buna göre yeni şeyler icat eder.
“Altı günde yarattı” buyurulmuştur. Buradaki gün, bizim ölçtüğümüz gün olmayabilir. Çünkü o sırada henüz güneş ve yer yaratılmamıştı. Gün, sadece bir zaman dilimidir. Buradaki anlamı, altı vakitte veya altı süre zarfında yaratıldığıdır. Bu, aklı aşan bir konudur; biz sadece inanır ve Allah’ın kudretini yüceltiriz.
Secde suresi 5. ayette:
“İşleri gökten yere yürütür, sonra kendisine, süresi sizin saydığınız bin sene olan bir günde yükselir.”
Olup bitenler bir günde Kendisine iletilir, ama bu gün bizim saydığımız senelerin bin katı olur.
Meâric suresi 4. ayette:
“Melekler ve Ruh (Cebrail), Allah’ın yanına süresi elli bin yıl olan bir günde yükselirler.”
Allah katında gün çok kısadır, bize göreyse uzundur.
Nitekim, Bakara 117, Âl-i İmran 47, Nahl 40, Mümin 68, Yasin 82. ayetlerinde Allah’ın bir şeyi yaratmak istediğinde ona sadece “Ol” dediği, onun da hemen olduğu bildirilir.
“Sonra Arş’a istivâ etti” buyurmuştur.
“İstivâ etti”, karineyle, onu açıklayacak ifadeyle, anlaşılır.
İmam Süfyân es-Sevrî: “Allah Arş’ta bir iş yaptı, buna ‘istiva etti’ diyerek açıkladı” der. Mücâhid’e göre istivâ: “yükseldi” demektir. İmamü’l-Haremeyn ise: “İstiva: bir şeye egemen olmak” demektir. Nitekim Ahtal adlı şair şöyle demiştir:
“Beşr Irak’a istiva etti,
ne kılıç kullandı ne kan akıttı.”
Beşr adlı kişi Irak’a kılıç kullanmadan ve kan akıtmadan egemen oldu. Yönetimi ele geçirdi, Irak beldesini yönetmeye başladı.
Burada “istiva etti” yani “egemen oldu, yönetimi eline aldı” anlamındadır.
Tercih edilen görüş, Allah’ın gökleri ve yeri yarattıktan sonra onlara egemen olduğu, koyduğu kanunlara göre yürüttüğüdür. Dilde “arş” taht demektir. Yönetici tahta istiva edince, yani oturunca, yönetime geçmiş olur. Allah için ise “tahta oturdu” denilemez. O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, yarattıklarına benzemez. Buradaki anlam, yaratılan göklere ve yere egemen olmasıdır. Nitekim birçok ayette bunları hakla ve bir hikmetle yarattığı, abes olarak, boşuna yaratmadığını, yürüttüğünü ve içinde ne cereyan ederse onun izniyle ve ilmiyle olduğunu açıkladı.
Allah’ın varlığına ve kudretine delalet eden şeylerden biri de: “Geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örtmesidir.”
Gece karanlığıyla gündüzü örter. Gece ve gündüz birbirini kovalar gibi ardı ardına gelir. Bu hakikat her gün güneşin doğup batmasıyla, dünyanın dönüşüyle gözler önündedir ve Allah’ın varlığına kesin delildir.
Güneş ve yer bir şey yaratamaz; acizdir, akılsızdır ve yaratıcıya muhtaçtır! Kim onları döndürür, kim yörüngelerinde dolaştırır? Bu düzeni kim koymuştur? Onlar tabiatın, doğanın bir parçasıdır. Gezegenler ve yıldızlar da tabiatın parçalarıdır. Ama hepsi aciz ve muhtaçtır; belli düzen ve kanunlara göre yürütülürler. Allah’tan başka kim yaratabilir ve yürütebilir?! Aklın gerektirdiği hakikat budur.
Allah insanların dikkatini buna çekerek birçok ayette olduğu gibi bu ayette de te’kit eder:
“Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır.”
Derin ve aydın düşünen insan, Allah’ın varlığına, azametine ve kudretine kesin olarak inanır. Fakat yüzeysel düşünen, inatçı olan veya boş felsefe ve safsata yapanlar inanmamaya çalışırlar. İçleri şüpheyle doludur, zihinleri karışıktır. Hep teori üretir, zanni ve şüpheli sonuçların kenarında şaşkın bir şekilde dururlar.
“Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.”
İlk kelime “Rabbiniz” buyurulmuştur. “Rab”, mülk sahibi, işlerin yürütücüsü, itaat edilen efendi ve yasa koyucu demektir. Bu karineden anlaşılır.
Rabbimiz Allah bu sıfatlara sahiptir. Yarattıklarının tümü O’nun mülküdür, onlara hâkimdir, emir sahibidir ve onları yürütendir. Yaratılan her şey O’nun koyduğu düzene göre hareket eder. Buradaki “emir”, eşyaların yürümesiyle ilgili Allah’ın koyduğu kanunlar ve düzendir. Buna “varlık düzeni” denilebilir. Bu düzenden hiçbir varlık çıkamaz.
İnsanın yaratılışı, büyümesi, organlarının çalışması, içgüdüleri, ihtiyaçları, rızkı ve ölümü için kanunlar koymuştur. İnsan bunlara ister istemez boyun eğer; bu konularda sorumlu tutulmaz.
Fakat bunun dışında insana, içgüdü ve ihtiyaçlarını nasıl gidereceği konusunda emir ve yasaklar indirmiştir. İnsan, iradesiyle bunları uygular. Bunlardan sorumludur. Eğer Allah’ın emir ve yasaklarına uyarsa sevap kazanır, cennetle ödüllendirilir. Aksi hâlde Rabbine isyan eden sayılır ve cehennemlik olur.
“Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”
Her yaratılmış varlık bir âlemdir. İnsanlar bir âlem, hayvanlar başka bir âlem, cinler başka bir âlem, aynı şekilde tüm mahlukat farklı âlemlerdir. Allah, göklerde ve yerde ne varsa onların Rabbidir. O yücedir, üstündür, övülmeye layıktır ve her türlü noksandan münezzehtir. Bu, imanın temelidir.
Madem ki Allah’a iman ettik, her şeyi yoktan yarattığına ve düzenlediğine inandık; öyleyse sadece O’ndan istemeliyiz. Bu nedenle:
“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin.” emri verilmiştir.
Kalpten, ihlasla ve güvenle dua etmek gerekir. Dua, büyük bir ibadettir.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
إِنَّ اَلدُّعَاءَ هُوَ اَلْعِبَادَة
“Kuşkusuz dua ibadetin ta kendisidir.” (İbn Mâce 3828, Tirmizî 2969, Ebû Dâvûd 1479)
Dua, insanın Allah’a olan inancını, güvenini, acziyetini ve boyun eğmesini gösterir. Dua yalvararak, yakararak yapılmalıdır; bu, insanın Allah’a ne kadar muhtaç olduğunu ifade eder. Gizlice dua etmek ise riyadan uzak olduğu için daha faziletlidir.
Ancak riyasız olmak şartıyla açıktan dua da edilir. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem birçok yerde açıkça dua etmiştir. Mesela Bedir Savaşı’nda ellerini kaldırarak Allah’a yalvara yalvara dua etmiş, sonra da yüzüne sürmüştür.
[“عن عمر بن الخطاب رضي الله عنه” كان رسول الله صلى الله عليه وسلم إذا رفع يديه في الدعاء لم يحطهما حتى يمسح بهما وجهه” )الترمذي 3386، الحاكم 1\719، 1967)
Hz. Ömer b. el-Hattâb (ra) şöyle demiştir:
“Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem dua ederken ellerini kaldırdığında, onları indirmeden önce yüzüne sürmedikçe bırakmazdı.” (Tirmizi 3386, Elhakim 1/719, 1967)
عن يزيد بن سعيد بن ثمامة أن النبي صلى الله عليه وسلم كان إذا دعا فرفع يديه مسح وجهه بيديه” (ابن حنبل 4\221، 17972، وأبو داود 1492)
Yezîd b. Sa‘îd b. Sümâme (ra)’den rivayet edildiğine göre:
“Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem dua ettiğinde ellerini kaldırır ve (duası bitince) elleriyle yüzünü meshederdi (yüzüne sürerdi).” (İbin Hanbel 4/221, 17972. Ebu Davut 1492)[.
Dua, araya vasıta koymadan, şirkten uzak bir şekilde yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Çünkü Allah’ın dışında her şey bizim gibi aciz ve muhtaçtır. Nasıl vasıta kılınabilir?! Bu nedenle Allah uyarır:
“Şüphesiz ki, O haddi aşanları hiç sevmez.”
Allah’a vasıta koyanlar, şirk koşanlar veya başkasına dua edenler haddi aşanlardandır. Allah onları sevmez, onlardan razı olmaz ve onlara acıklı azap hazırlar.
Ayrıca günah işlemek veya akrabalık bağını koparmak için dua edilmez. Böyle bir dua, Allah’ın emrine aykırı olduğu için haddi aşmaktır.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
” لآ يزالُ يُسْتجابُ للعبد ما لم يدعُ بإثم أو قطيعة رحم، ما لم يستعجل. يقول: قد دعوتُ فلم يستجب لي، فيستحسر عند ذلك، ويدعُ الدعاء”
“Kul, günahla veya akrabalık bağını kesmek için dua etmedikçe ve acele etmedikçe duası kabul edilir. Acele etmek ise şöyle demesidir: ‘Dua ettim, bana icabet edilmedi.’ Böylece ümitsizliğe kapılır ve dua etmekten vazgeçer.” (Buhârî 6340, Müslim 2735)
Yine şöyle buyurmuştur:
مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَدْعُو بِدَعْوَةٍ لَيْسَ فِيهَا إثْمٌ وَلَا قَطِيعَةُ رَحِمٍ إلَّا أَعْطَاهُ اللَّهُ بِهَا إحْدَى ثَلَاثٍ إمَّا أَنْ يُعَجِّلَ لَهُ دَعْوَتَهُ وَإِمَّا يَدَّخِرَهَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ وَإِمَّا أَنْ يَكْشِفَ عَنْهُ السُّوءَ بِمِثْلِهَا
“Bir Müslüman, günah veya akrabalık bağını koparma dışında Allah’a dua ettiğinde, Allah ona üç şeyden birini verir: Ya duasını hemen kabul eder, ya ahirete saklar, ya da duası kadar bir kötülüğü ondan uzaklaştırır.”
(İbn Hanbel 11133)
Duânın kabulüyle ilgili olarak Bakara suresi 186. ayette geniş açıklama yapılmıştır. O ayetin tefsirine dönülebilir.
Allah buyurur:
“Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”
Bunun manası şudur: İslam Devleti kurulduğunda, yeryüzünde Allah’ın hâkimiyeti tesis edildiğinde, ona isyan etmeyin. Bu devleti yıkmaya çalışmayın ve yıkmak isteyenlere fırsat tanımayın. Çünkü devlet kurulmadan önce fesat vardı, kurulduktan sonra ıslah gerçekleşti.
Yeryüzünün ıslahı, Allah’ın indirdikleriyle hükmeden devletle mümkündür. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu devleti kurduktan sonra yeryüzü ıslah edildi. Fetihler gerçekleştikçe ve İslam yayıldıkça ıslah devam etti. Neredeyse tüm dünyayı kapsayacak hâle geldi ve bu durum 13 asır boyunca sürdü.
H. 1342 – M. 1924 senesinde kâfirler, Hilâfetin merkezi olan İslâmbol’da (İstanbul’da) bu devleti yıkınca yeryüzü ifsat edildi, bozgunculuk yayıldı ve Allah’a isyan edildi. Laik demokratik Cumhuriyet her haramı helal kıldı; küfür anayasa ve kanunlarını uygulamaya başladı.
Fesada susuldukça dua edilse bile Allah icabet etmez. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
«إنَّ النَّاسَ إِذَا رَأوُا الظَّالِمَ فَلَمْ يَأْخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ أوْشَكَ أنْ يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَابٍ» رواه الترمذي.
“İnsanlar zalimi görüp de onun ellerini tutmaz, yani zulmünü engellemeye çalışmazlarsa, Allah onları topluca bir azap ile kuşatır.” (Tirmizî)
Zira dua, ancak günah işlenmediğinde ve zulme karşı susulmadığında kabul edilir. Allah bunu vurgulayarak şöyle buyurur: “O’na korku ve umutla dua edin.” Yani Allah’tan korkarak ve O’nun icabetine güvenerek dua etmek gerekir. Çünkü “Allah’ın rahmeti ihsan edenlere yakındır.”
İhsan edenler; iyilik yapanlar, Allah’ın emirlerini uygulayanlar, zalimlere ve günah işleyenlere karşı susmayan, hakkı söyleyen ve onu egemen kılmaya çalışanlardır. Allah’ın rahmeti ve yardımı bunlara yakın olur, onların duasını kabul eder.
Küfrü uygulayan, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler ise ifsat edici ve bozguncudurlar. Bunlar ihsan edenler değil ifsat edenlerdir, zalim ve fâsıklardır. Allah’ın indirdiklerini inkâr ederlerse veya “bu asırda Allah’ın hükümleri geçerli değildir” derlerse, bu sıfatlarla birlikte kâfir olurlar.
Allah kendi kudretini ve azametini şöyle hatırlatır:
“Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak göndeririz. Nihayet bu rüzgârlar ağır bulutları taşıyınca, onu ölü bir beldeye sevk ederiz, oradan su indiririz.”
Rüzgârların bir vazifesi, bir yerde yağmur yağması için su taşıyan bulutları sevk etmektir. Yağmur, Allah’ın rahmetinin geleceğine dair bir müjde olur. Allah suyu indirince, kıtlığa uğramış olan yere götürür. Kıtlık olunca yer ölü sayılır.
“Sularla her çeşit meyve ve ürün çıkarırız.” Yani Allah’ın koyduğu kanuna binaen yer sulanınca bitkiler, meyveler, sebzeler ve çeşitli ürünler çıkar. Bu nedenle “çıkarırız” buyurmuştur.
Sonra Allah şöyle dikkat çeker: “İşte bu şekilde ölüleri diriltiriz. Umulur ki düşünüp ibret alırsınız.”
Her şeyi imana bağlar. İnsanların öldükten sonra diriltileceğini söylerken buna bir delil gösterir: Ölü beldenin yağmurla diriltilmesi. Aynı şekilde öldükten sonra Allah insanları da diriltecektir. Derin ve aydın düşünenler bunu idrak eder, iman edenlerin imanı artar.
Allah, toprak üzerinden bir misal vererek toplumların hâlini de göstermek istemiştir:
“Tayyip (toprağı verimli, hoş) beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle meydana gelir.”
Eğer bir memleketin toprağı verimliyse onun bitkisi ve meyvesi hoş ve tatlı çıkar. Bu da Allah’ın izniyle olur. Çünkü Allah müsaade etmese çıkmaz. Nitekim yer ve bitkinin çıkmasıyla ilgili kanunlar koymuştur. Buna göre yer verimli olur, bitkiler biter, ağaçlar yetişir ve meyve verir.
“Habis (toprağı kıt, verimsiz) beldenin bitkisi ise ancak faydasız olarak çıkar.”
Habis; pis, sinsi manasına geldiği gibi kıt ve yaramaz manasında da geçer.. Eğer yer verimsizse, bitki bitmez veya pek faydası olmaz.
Burada toplumların hâli, tayyip belde ile habis belde üzerinden karşılaştırılmıştır:
Eğer toplum tayyip, yani temizse, meyvesi hoş olur. Toplum imana dayalı olup Allah’ın indirdikleriyle hükmediliyorsa, insanları güzel sıfatlara sahip olur ve aralarındaki ilişkiler düzgün olur. Ruhani, ahlaki ve insani değerleri gerçekleştirirler; aynı zamanda maddi değeri de ihmal etmezler. Ancak bütün bunları Allah’ın emrine göre yürütürler. Toplumda esas olan madde ile ruhu birbirine mezcetmektir, katmaktır, birbirinden ayrılmaz.
İslam toplumunun hâli işte budur: temiz, üstün, sistemi, fikirleri ve duyguları İslamidir, imandan fışkırır. Bunlar Allah’a şükreden bir topluluktur. Onlar Allah’ın açıkladığı ayetleri anlar ve uygular. Zira Allah’a şükretmek sadece “teşekkür ederim” demekle değil, iman etmek ve kulluk etmekle gerçekleşir.
Habis beldenin toplumu da habistir. İnsanlara maddiyat hâkim olur, ruhani, ahlaki ve insani değerler kaybolur. Zira sistemleri, fikirleri ve duyguları habistir. Laikliğe dayalı olarak dini hayattan ayırırlar, ruhu maddeden uzaklaştırırlar, “hürriyet” adı altında insanlara arzularına göre yasa çıkarma hakkı verirler. Hahamlar ve rahipler gibi kendilerini Allah yerine rab ilan ederler. Böylece demokratik laik sistem habis bir toplum oluşturur.
Bunlar gerçek manada Allah’a şükretmez, emirlerine uymazlar. Sırf dünyayı, lezzeti, şehveti ve refahı hedef edinirler. Bu toplumun meyvesi acıdır, akıbeti de kötüdür.