– 12 –

Nuh’un daveti

Kitap dışında kendisine vahyedilmesi

Davete karşı gelenler

Davet edenlere ithamlar

Davet edenlerin tutumu

İleri gelenlere halkın tabiiyeti

Bunların kazınmasının önemi

Sıradan kişilere itibar verilmemesi

لَقَدۡ اَرۡسَلۡنَا نُوۡحًا اِلٰى قَوۡمِهٖ فَقَالَ يٰقَوۡمِ اعۡبُدُوا اللّٰهَ مَا لَـكُمۡ مِّنۡ اِلٰهٍ غَيۡرُهٗ ؕ اِنِّىۡۤ اَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيۡمٍ‏ ﴿۵۹﴾  قَالَ الۡمَلَاُ مِنۡ قَوۡمِهٖۤ اِنَّا لَـنَرٰٮكَ فِىۡ ضَلٰلٍ مُّبِيۡنٍ‏﴿٦٠﴾ قَالَ يٰقَوۡمِ لَـيۡسَ بِىۡ ضَلٰلَةٌ وَّلٰـكِنِّىۡ رَسُوۡلٌ مِّنۡ رَّبِّ الۡعٰلَمِيۡنَ‏﴿٦١﴾  اُبَلِّغُكُمۡ رِسٰلٰتِ رَبِّىۡ وَاَنۡصَحُ لَـكُمۡ وَاَعۡلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعۡلَمُوۡنَ‏ ﴿٦٢﴾ اَوَعَجِبۡتُمۡ اَنۡ جَآءَكُمۡ ذِكۡرٌ مِّنۡ رَّبِّكُمۡ عَلٰى رَجُلٍ مِّنۡكُمۡ لِيُنۡذِرَكُمۡ وَلِتَـتَّقُوۡا وَلَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُوۡنَ‏ ﴿٦٣﴾  فَكَذَّبُوۡهُ فَاَنۡجَيۡنٰهُ وَالَّذِيۡنَ مَعَهٗ فِى الۡفُلۡكِ وَاَغۡرَقۡنَا الَّذِيۡنَ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِنَا‌ ؕ اِنَّهُمۡ كَانُوۡا قَوۡمًا عَمِيۡنَ‏ ﴿٦٤﴾ 

 “Kesinlikle Nuh’u kavmine bir peygamber olarak gönderdik. Onlara dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin için bir ilah yoktur. Ben, sizin adınıza büyük bir günün azabının gelmesinden korkuyorum.’” (59)
“Kavminden ileri gelenler dediler ki: ‘Biz seni gerçekten apaçık bir dalalet içinde görüyoruz.’” (60)
“Nuh dedi ki: ‘Ey kavmim! Bende hiçbir dalalet yoktur. Fakat ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan bir rasûlüm.’” (61)
“Size Rabbimin risaletlerini tebliğ ediyorum, size nasihat ediyorum ve Allah’tan sizin bilmediğinizi biliyorum.” (62)
“İçinizden bir adama, Rabbinizden sizi uyarması, Allah’a karşı gelmekten sakınıp rahmete ulaşmanız için bir zikir gelmesine mi şaştınız?” (63)
“Fakat onun kavmi onu yalanladılar. Onu ve onunla birlikte olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Şüphesiz ki onlar kör bir kavim idiler.” (64)

Allah, Rasûl’e ondan önceki rasul ve peygamberlerin kıssalarını açıklamanın sebebini bildirmiştir.
Hûd Sûresi 120. âyette: Daveti üzerinde ona sebat vermesi içindir.
Yûsuf Sûresi 110. âyette: Onların kıssalarından ibret ve ders alınsın diyedir.
Ahkâf Sûresi 35. âyette: Azim sahibi, ısrarlı ve sebatlı olan rasullerin sabrettikleri gibi sabretmektir.

Birçok âyette eski rasul ve nebilerin kavimlerinden çektikleri anlatılır: Yalanlandılar, iftira edildiler, itham edildiler, işkenceye ve eziyete maruz kaldılar. Zira Rasûlümüz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem de aynı şeylerle karşılaşmıştır.

Her asırda da Allah’a daveti taşıyanlar aynı durumla karşılaşırlar. Bu nedenle Hilafeti kurmak yoluyla İslam’ı hâkim kılmaya çalışan, ciddi mücadele veren kimseler de aynı türden engellerle karşılaşmaktadır.

Allah, Nuh’u kavmine bir peygamber olarak gönderdiğini bildirmiştir. Bunun manası, buna inanmak zorunda olmamızdır. Zira Kur’an’da ismi geçen bütün rasul ve nebilere iman etmemiz gerekir.

Rasul ve her dava adamı kavmine hitap eder, davetini herkese duyurmaya çalışır. Bütün üsluplara ve yollara başvurur. Bu nedenle Nuh Sûresi’nde, Nuh’un gizlice, aşikâr, gece ve gündüz, her vakitte ve her şekilde onları davet ettiği açıklanmaktadır.

Daveti, Allah’a kulluk etmeye yöneliktir. Sadece O’nu ilah edinecekler, O’na hiçbir şekilde şirk koşmayacaklar, O’nun emri dışına çıkmayacaklardır. Zira kulluk etmek, tapınmaktır. “İlah”ın manası tapınılan demektir. “Allah”ın manası ise tek olan ilahtır; O’ndan başka tapınılacak yoktur.

Bütün nebilerin davetleri böyledir. Biz de bu asırda aynı şeye davet ederiz: Yalnız Allah’a tapınmaya çağırırız. O’nun dışında insanlar için bir ilah yoktur. Sadece O’nun emrine ve nehyine uyulur. İşte Nuh, her rasul ve nebi kavmine aynı şeyi söylemiştir.

Zira Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bütün insanlara gönderilmiş ve hitap etmiştir; daveti evrenseldir. Biz de aynı daveti taşıyıp bütün dünyaya yaymaya çalışırız.

Nuh dâhil olmak üzere bütün peygamberler, kavimlerini başlarına gelecek azapla uyarmışlardır. Kavimleri için titriyorlardı; böyle bir azabın gelmesinden korkuyorlardı. Bu nedenle Nuh, onlara:
“Ben sizin adınıza, başınıza büyük bir günün azabının gelmesinden korkuyorum.”
demiştir.

Çünkü Nuh ve her nebi bundan kesin olarak emindiler. Fakat kavimleri iman etmedikleri için buna aldırış etmiyor, hatta bununla alay ediyorlardı. Ancak iman eden ve kesin olarak tasdik eden kimse, bir azabın gelişine ve büyüklüğüne inanır. Bu nedenle insanları buna inandırmak için imanlarını güçlendirmek gerekir.

Bu asırda da azap mahiyetinde insanların başlarına çeşitli musibetler gelmektedir. Ancak bunların azap olduğunu düşünmekten menedilirler.

Nuh’un kavmine bir rasul olarak gönderildiğinde, ilk yalanlayanlar kavminin ileri gelenleri, yani liderleriydi. Çünkü onlar saltanatlarını ve servetlerini korumak isterlerdi; bundan mahrum kalacaklarından korkarlardı.

Her rasul ve nebîye karşı gelenler işte bu kimselerdir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in davetine karşı çıkanlar da aynı zümreydi. Kureyş’in ileri gelenleri olan Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ubey bin Halef, Ümeyye bin Halef ve benzerleri bu gruptandı.

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şair, sihirbaz, yalancı, fitneci, saptırıcı olarak itham ettiler.

Bu asırda da İslam’ın hâkimiyetine ve Hilafet Devleti’nin kurulmasına mücadele edenlere, yöneticiler ve ileri gelenler karşı çıkarlar. Küfür olan laik ve demokratik sistemlerini, servetlerini kat kat artıran kapitalist düzenlerini korumak isterler.

Tıpkı Nuh kavminin ileri gelenlerinin dediği gibi, daveti taşıyanlara da derler:
“Biz seni gerçekten apaçık bir dalalet içinde görüyoruz.”

Kendi sapıklıklarını, bâtıl ve bozuk sistemlerini örtmek ve korumak için Allah’ın dinine davet edenleri sapıklıkla itham ederler. Bu ithamlar “gerici”, “aşırı”, “bağnaz” ve “terörist” gibi modern kavramlar altında yapılır.

Nuh ise onlara karşı susmadı ve şöyle dedi:
“Ey kavmim! Bende hiçbir dalalet, sapıklık yoktur.”
ve tam bir cesaretle:
“Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan bir rasûlüm.”
dedi.

Rasûl olduğunu onlara korkmadan söyledi; davetini açıkladı, risaletini asla gizlemedi.

Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem de tam bir cesaret ve kuvvet gösterdi; sebat etti, asla yılmadı.

Daveti taşıyanlar asla çekingen veya pasif olamazlar; cesur, güçlü ve fikir sahibidirler. “Biz sapık veya saptırıcı değiliz, gerici veya aşırı değiliz; biz nebilerin mirasçılarıyız, hakkı ve doğruyu söyleyenleriz.” derler.

İslam dışında her fikir, ideoloji ve din bâtıldır. Uzlaşmayı tanımazlar, liderlere ve yöneticilere dalkavukluk yapmazlar; hiçbir kimseye yağ çekmezler. Kimseden korkmadan, kınanma endişesi taşımadan hakkı söylerler; Allah’ın hâkimiyetine davet ederler.

Çünkü Nuh ve Rasûlullah gibi âlemlerin Rabbi olan Allah’a iman etmişlerdir ve O’na tam bir güven duyarlar.

Nuh ve Rasûlullah ulü’l-azm rasullerdendir; azim sahipleridir. Hiç taviz göstermezler, sebat ederler; sabırlı, ciddi, cesur, güçlü ve hedeflerinde ısrarlıdırlar. Davalarını bir ölüm-kalım meselesi olarak benimserler.

Sahabeler de bu sıfatlara sahip olmuşlardır. Daveti taşıyanlar böyle olurlar. Biz de böyle olmalıyız.

Nuh, kavmine açıkça “Size Rabbimin risaletlerini tebliğ ediyorum” diyerek risaletinin hiçbir yönünü gizlemedi.

Bu risalet, akideyi ve şeriatı kapsar; imanı ve Allah’ın emir ve nehiylerinin bütününü içerir. Onlara bunları tebliğ etti. Aynı anda, “Size nasihat ediyorum” dedi.

Nasihat, ihlas ve samimiyet göstermektir. O, onlar lehine doğruyu ve hakkı söyler, onların kurtuluşlarını samimiyetle isterdi. Kendi şahsı için bir şey istemezdi; ne mal, ne makam, ne övgü, ne de teşekkür.

Aynı şekilde Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem de yaptı ve söyledi. Biz de daveti taşıyanlarız; aynı şekilde risaleti açıkça tebliğ ederiz, akideyi ve tek bir hükmü dahi gizlemeden Allah’ın şeriatını açıklarız. Nasihat eder, ümmetimize tam ihlas ve sadakat gösteririz.

Nuh, nebi olduğundan dolayı kavmine “Allah’tan sizin bilmediğinizi biliyorum” dedi. Çünkü Allah ona vahyediyordu. Oysa kendisine kitap indirilmemişti. Ona melekle, rüya veya ilham yoluyla vahyediliyordu.

Sünneti inkâr eden bazı sapık kişiler, vahyin sadece kitapla olduğunu iddia ederler. Peki Nuh’a kitap indirilmediği halde Allah’tan bildiği şeyleri nereden biliyordu?!

Oysa Allah, Kur’an’la birlikte bunun dışında da Rasûlullah’a vahyettiğini açıklamaktadır. Bu vahyi inkâr edenler İslam’dan çıkmış olurlar; çünkü muhkem ayetleri inkâr ederler ve kitap dışında vahyin bulunmadığını yalanca iddia ederler.

Bütün nebilere kitap dışında da vahyedilmiştir. İşte biz de Allah’tan gelen vahyi — Kur’an ve Sünnet’i — doğru şekilde öğrenmeye, uygulamaya ve bir devlette bunların uygulanmasına davet etmeye çalışırız.

Nuh, Allah’ın azabından insanları uyardı; onları takvaya çağırdı ve üzerlerine rahmetin gelmesini diledi. Kavmine şöyle dedi:
“Sizi uyarması, Allah’a karşı gelmekten sakınıp rahmete ulaşmanız için Rabbinizden size bir zikir gelmesine mi şaştınız?”

Allah’tan gelen zikir, vahiydir. Allah’ın azabından uyarır, takvaya da çağırır. Takva, Allah’a karşı gelmekten sakınmaktır; O’nun azabından korkup buyruklarına tabi olmak ve yasaklarından uzak durmaktır.

Onlara “İçinizden bir adama Rabbinizden size bir zikir gelmesine şaştınız mı?” dedi. Çünkü onlar, kendilerinden olsa bile sıradan bir adama vahyin gelmesini hazmedemiyorlardı.

Her kavim aynı tutumu sergiledi. Sıradan veya fakir ya da yetim bir nebi seçildiğinde onu kabul etmezlerdi. Onlar, ileri gelenlerden birinin peygamber olmasını isterlerdi. Bir lider iddia etseydi, kabul ederlerdi.

Bu nedenle Kureyş’in liderleri, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in peygamberliğini inkâr ettiler. Çünkü insanlar genelde liderlerine, güç sahiplerine, ileri gelenlere tabi olurlar.

Nuh’un kavminde de durum böyleydi; ileri gelenler inanmadıkça, onlara tabi olanlar da inanmadı. “Onun kavmi onu yalanladılar.”

Ankebût Sûresi 14. âyette geçtiği gibi, onları 950 sene davet etti; az bir grup dışında kimse iman etmedi.

Allah, “Onu ve onunla birlikte olanları (müminleri) kurtardık.” buyurdu.
“Ayetlerimizi yalanlayanları suda boğduk.”
“Şüphesiz ki onlar kör bir kavim idiler.”

Buradaki “körlük” mecazîdir; gerçeği görmek istemiyor, bilerek görmezden geliyorlardı. Nuh ve onunla birlikte olan zayıf ve fakir müminlerle alay ediyorlardı.

Hûd Sûresi 27. âyette: İleri gelenler, “Bizim düşük ve değersiz insanlarımızın sana tabi olduğunu görüyoruz. Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktur; hem de siz yalancısınız.” dediler.

Onlar bu tutumlarına devam ettikçe, Nuh onlara beddua etti. Nuh Sûresi’nin sonunda şöyle buyurulur:

وَ قَالَ نُوۡحٌ رَّبِّ لَا تَذَرۡ عَلَى الۡاَرۡضِ مِنَ الۡكٰفِرِيۡنَ دَيَّارًا‏ اِنَّكَ اِنۡ تَذَرۡهُمۡ يُضِلُّوۡا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوۡۤا اِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا‏ 

“Rabbim! Yeryüzünde dolaşan bir kâfir bırakma. Çünkü onları bırakırsan senin kullarını saptırırlar ve facir, kâfirden başka kimseyi doğurmazlar.” (Nuh 26–27)

Bu nedenle Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem sadece davetle yetinmedi; devleti kurmak için ileri gelenleri kazanmaya çalıştı. Çünkü onlar nusret (yardım ve destek) verip ona iktidarı teslim etmeliydiler.

Kureyş liderleri, onu kendi iktidarlarına ortak edip kral tayin etmek istediler. Ancak o bunu kabul etmedi; çünkü iktidar, küfür temelleri üzerinde kalacak ve kâfirlerle beraber yönetilecekti. Bu durumda İslam uygulanamaz ve taşınamazdı.

Medine’de Evs ve Hazrec kabilelerinin ileri gelenlerini davetine kazanınca, onlardan nusret aldı ve devleti kurdu.

İşte İslam hâkimiyetini tesis etmek üzere yönetimi ele geçirmenin şer’î metodu budur. Bu hedefi edinenler, bu metodu izlemelidir.

Allah’ın izniyle, geç olsa bile devleti kurarlar; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellemin müjdelediği Raşidî Hilafeti yeniden kurarlar.