Soru:
Amel imandan bir cüz müdür?
Cevap:
Kur’an’da iman ile amel birbirinden ayrılmıştır; birçok ayette “iman edenler ve salih amel işleyenler” şeklinde geçmektedir. Salih amel ise Allah’ın emirleridir.
Bakara Suresi 25, 82, 277; Âl-i İmrân Suresi 57; Nisa Suresi 57, 122, 173; Maide Suresi 9, 93; A’râf Suresi 42; Yunus Suresi 4 gibi ayetler buna örnektir.
“Mümin olduğu hâlde, erkek olsun kadın olsun kim salih ameller yaparsa, işte onlar cennete girer ve hiç ufak bir delik (bir zerre) kadar bile haksızlığa uğramazlar.” (Nisa 124)
“Mümin olduğu hâlde, erkek olsun kadın olsun kim salih ameller yaparsa, ona hoş bir hayat yaşatacağız.” (Nahl 97)
“Kim iman eder ve salih amel işlerse, onun ödülü cennettir.” (Kehf 88)
Buna göre iman ile amel arasında bir ayrım vardır. İnsan iman eder ve salih amel işlerse bundan fayda görür. Ancak iman olmadan ne kadar salih amel işlerse işlesin, ondan hiçbir şekilde kabul edilmez.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
يٰۤـاَيُّهَا الرَّسُوۡلُ لَا يَحۡزُنۡكَ الَّذِيۡنَ يُسَارِعُوۡنَ فِى الۡكُفۡرِ مِنَ الَّذِيۡنَ قَالُوۡۤا اٰمَنَّا بِاَفۡوَاهِهِمۡ وَلَمۡ تُؤۡمِنۡ قُلُوۡبُهُمۡ
“Ey Resul! Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Bunlar, ağızlarıyla ‘iman ettik’ dedikleri hâlde kalpleriyle iman etmemiş kimselerdir (münafıklardır).” (Maide 41)
Bu ayeti tefsir ederken şöyle dedik:
“Münafıklar ve Yahudiler böyle yapmaktadırlar. Ağızlarıyla iman ettiklerini söylerler, fakat gerçek iman kalplerine girmemiştir.
İmanın yeri kalptir; insanın içindedir. İnsan bunu hisseder, fakat elle tutamaz, gözle göremez. Kalp imanla bağlanır ve böylece iman gerçekleşir. İnsan aklen inanır, vakıaya mutabık olarak kesin delillerle iman eder. Böylece aklî kanaat kalbe yerleşir ve insan kalbiyle inanır.
İman kalpte yerleştiğinde, kişi onun gereğince amel eder. İman neyi gerektiriyorsa onu yapar; diliyle de sadık söz ve konuşmayla anlatır, davet eder.”
Bu nedenle Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem imanı şöyle vasıflamıştır:
” الإيمان بضع وسبعون شعبة: فأفضلها قول لا إله إلا الله، وأدناها إماطة الأذى عن الطريق، والحياء شعبة من الإيمان” (البخاري ومسلم والنسائي)
“İman yetmiş küsur şubedir (bölümdür). En üstünü ‘Lâ ilâhe illallah’ demektir, en aşağısı ise yoldan eziyet veren bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir.”
(Buhârî, Müslim, Nesâî)
Buradaki “imandan maksat”, imanın gerektirdiği hususlardır. Çünkü mümin gerçekten iman ederse, Allah ve Resulü neyi emrettiyse onu yapar, neyi yasakladıysa ondan uzak durur. Nitekim salih ameller sadece bunlarla sınırlı değildir. Zira başka bir rivayette: “İman altmış küsur şubedir.” şeklinde geçmiştir.
Eğer bir kimse eziyeti yoldan kaldırmaz veya hayâ etmezse kâfir mi olur? Elbette hayır. Bu durumda imanın gereğini yerine getirmemiş olur; günah işlemiş, mekruh yapmış veya mendubu terk etmiş sayılır.
Her ne kadar haram işlemek imanın onaylamadığı bir şey olsa da, “her haram işleyen kâfirdir” denilemez. Bu nedenle haram işleyen kimse mürted sayılmaz, tövbe ettirilmez; sadece cezalandırılır. Haram işlerken imanı unutur, gaflete düşer veya kendisini saptıran bir mefhuma sahip olur.
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
” لا يزني الزاني حين يزني وهو مؤمن، ولا يشرب الخمر حين يشرب وهو مؤمن، ولا يسرق حين يسرق وهو مؤمن، ولا ينتهب نهبة يرفع الناس إليه فيها أبصارهم حين ينتهبها”
“Zina eden kimse, mümin olduğu hâlde zina etmez. Hırsızlık eden kimse, mümin olduğu hâlde hırsızlık etmez. İçki içen kimse, mümin olduğu hâlde içki içmez. Yağma eden kimse de, insanların gözleri önünde yağma ederken mümin olduğu hâlde yağma yapmaz.”
(Buhârî)
İşte mümin, imanını unuttuğunda veya “Allah affeder” ya da “sonra tövbe ederim” diyerek kendini saptıran bir anlayışa sahip olduğunda haram işler.
Enfâl Suresi 2. ayette ise, Allah’ı ve ayetlerini hatırladıkça müminin imanının arttığı, Allah’a bağlılığının ve korkusunun çoğaldığı, böylece şer’î hükümlere uyduğu, namaz kıldığı ve zekât verdiği bildirilmiştir.
Münafıklar ise çıkarları için müminlere ağızlarıyla “iman ettik” derler, oysa İslam’a dair bir kanaatleri yoktur; ikiyüzlüdürler.
Birçok ayette “iman edip salih amel işleyenler” ifadesi geçmektedir.
İşte salih amel imandan bir parça değildir. İman, amele davet eder, ona sevk eder. İnsanın imanı ne kadar güçlü ise, ameli de o kadar çok olur.
Münafıklar ise kalpleriyle inanmamışlardır. Sadece inanmış gibi görünmeye çalışırlar; böylece Allah’ı kandırabileceklerini zannederler. Oysa Allah onları bilir. Onlar aslında kendilerini kandırırlar. Namaza tembel tembel kalkarlar, gönülsüzce kılarlar; sadece gösteriş için ibadet ederler. Allah’ı pek az hatırlarlar. Kâfirleri dost edinirler.
Nisa Suresi 142–144. ayetlerde Allah Teâlâ bize onların hâlini bildirmiştir.
İmansız insan salih amel yapsa da ondan kabul edilmez. Bunun manası; iman ayrıdır, amel ayrıdır.
Allah şöyle buyurmuştur:
مَثَلُ مَا يُنۡفِقُوۡنَ فِىۡ هٰذِهِ الۡحَيٰوةِ الدُّنۡيَا كَمَثَلِ رِيۡحٍ فِيۡهَا صِرٌّ اَصَابَتۡ حَرۡثَ قَوۡمٍ ظَلَمُوۡۤا اَنۡفُسَهُمۡ فَاَهۡلَكَتۡهُ ؕ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰـكِنۡ اَنۡفُسَهُمۡ يَظۡلِمُوۡنَ
“Bu dünya hayatında (kâfirlerin) harcadıklarının misali ise; kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerine isabet edip mahveden kavurucu bir rüzgâra benzer. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler.” (Âl-i İmrân 117)
مَثَلُ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا بِرَبِّهِمۡ اَعۡمَالُهُمۡ كَرَمَادِ ۨ اشۡتَدَّتۡ بِهِ الرِّيۡحُ فِىۡ يَوۡمٍ عَاصِفٍؕ لَا يَقۡدِرُوۡنَ مِمَّا كَسَبُوۡاعَلٰى شَىۡءٍؕ ذٰ لِكَ هُوَ الضَّلٰلُ الۡبَعِيۡدُ ﴿۱۸﴾
“Rablerine kâfir olanların amellerinin durumu, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. İşte asıl derin sapkınlık budur.” (İbrahim 18)
Akidenin delili ve delaleti kesin olmalıdır. Bu şekilde iman yakînî olur.
Amelin delili ve delaleti ise bazen kesin, bazen zannî olabilir. Namaz, zekât, hac, oruç, cihad ve yönetim (Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek) gibi konuların delili ve delaleti kesin ise, hem onlara inanmak (itikad) hem de onları uygulamak gerekir.
Kişi bunlara kesin olarak inanıyor fakat gereğini yerine getirmiyorsa kâfir olmaz; fasık ve zalim olur. Ancak inkâr ederse kâfir olur.
“Ana babaya iyilik et, onlara ‘öf’ bile deme, azarlama, onlara güzel söz söyle.” (İsrâ 23)
Bu ayete iman etmek gerekir. Fakat bir kimse ana babasına iyilik etmezse, onlara “öf” derse, azarlarsa veya onlara güzel söz söylemezse kâfir olmaz; günahkâr olur.
Eğer amel imandan bir parça olsaydı, ana babasına ‘öf’ bile diyen kimse kâfir olurdu. Oysa bu doğru değildir.
Delili kesin, fakat delaleti zannî olan konularda ise iman etmek gerekir; ancak bu durumda müctehidin kendi içtihadına göre tercihte bulunması söz konusudur.
Misal olarak Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
اَوۡ لٰمَسۡتُمُ النِّسَآءَ فَلَمۡ تَجِدُوۡا مَآءً فَتَيَمَّمُوۡا صَعِيۡدًا طَيِّبًا فَامۡسَحُوۡا بِوُجُوۡهِكُمۡ وَاَيۡدِيۡكُمۡؕ
“Veya kadınlara dokunur da su bulamazsanız, o zaman yüzlerinizi ve ellerinizi temiz toprakla mesh ederek teyemmüm edin. Şüphesiz Allah affedendir, bağışlayandır.” (Nisa 43)
Bu ayete inanmak imandandır, akidedendir; fakat delaleti zannîdir.
Kadınlara dokunmak meselesinde; İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve İbn Hanbel gibi âlimler “elle dokunmak” manasını tercih etmişlerdir.
Hanbelî ve Mâlikî mezheplerine göre, ancak şehvetle kadına dokunmak abdesti bozar. Şâfiî mezhebinde ise, şehvetle olsun veya olmasın kadına dokunmak abdesti bozar. Ancak annesi, büyükannesi, kızı, teyzesi ve halası gibi kendisiyle evlenilmesi haram olan kadınlara dokunmanın abdesti bozmayacağını belirtmişlerdir. Ayrıca kadının saçına, tırnağına veya dişine dokunmakla da abdest bozulmaz.
Ebu Hanife gibi âlimler ise bu ayetteki “dokunmak” fiilini cima (cinsel ilişki) anlamında yorumlamışlardır.
Dolayısıyla bu ayete inanmak akideye dâhildir; ancak onunla ilgili amel bir tercihtir. Müslüman, bu konuda bir mezhebi tercih edip o şekilde amel eder.
Özetle:
Amel, imandan bir parça değildir. İman, salih amele davet eder ve ameli gerektirir.
Bir kimse iman eder de salih amel işlemezse, kâfir olmaz; günahkâr olur.
Esad Mansur