– 13 –

Nuh kavminden sonra Âd kavminin egemenliği.
Onların peygamberi Hûd’a karşı gelmeleri

Sefihlikle onu itham etmeleri

İleri gelenlere peygamberlik verilmemesi ve sonunda köklerinin kesilmesi…
İnsanların babalarına bağlılıklarının nedeni…

وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمۡ هُوۡدًا‌ ؕ قَالَ يٰقَوۡمِ اعۡبُدُوا اللّٰهَ مَا لَـكُمۡ مِّنۡ اِلٰهٍ غَيۡرُهٗ ؕ اَفَلَا تَتَّقُوۡنَ ‏﴿٦٥﴾ قَالَ الۡمَلَاُ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا مِنۡ قَوۡمِهٖۤ اِنَّا لَــنَرٰٮكَ فِىۡ سَفَاهَةٍ وَّاِنَّا لَــنَظُنُّكَ مِنَ الۡـكٰذِبِيۡنَ‏ ﴿٦٦﴾  قَالَ يٰقَوۡمِ لَـيۡسَ بِىۡ سَفَاهَةٌ وَّلٰـكِنِّىۡ رَسُوۡلٌ مِّنۡ رَّبِّ الۡعٰلَمِيۡنَ‏ ﴿٦٧﴾ اُبَلِّغُكُمۡ رِسٰلٰتِ رَبِّىۡ وَاَنَا لَـكُمۡ نَاصِحٌ اَمِيۡنٌ‏‏ ﴿٦٨﴾  اَوَعَجِبۡتُمۡ اَنۡ جَآءَكُمۡ ذِكۡرٌ مِّنۡ رَّبِّكُمۡ عَلٰى رَجُلٍ مِّنۡكُمۡ لِيُنۡذِرَكُمۡ‌ ؕ وَاذۡكُرُوۡۤا اِذۡ جَعَلَـكُمۡ ۚ خُلَفَآءَ مِنۡۢ بَعۡدِ قَوۡمِ نُوۡحٍ وَّزَادَكُمۡ فِى الۡخَـلۡقِ بَصۜۡطَةً‌‌ فَاذۡكُرُوۡۤا اٰلَۤاءَ اللّٰهِ لَعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُوۡنَ‏‏ ﴿٦٩﴾    قَالُـوۡۤا اَجِئۡتَنَا لِنَعۡبُدَ اللّٰهَ وَحۡدَهٗ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعۡبُدُ اٰبَآؤُنَا‌ ۚ فَاۡتِنَا بِمَا تَعِدُنَاۤ اِنۡ كُنۡتَ مِنَ الصّٰدِقِيۡنَ‏ ﴿۷۰﴾  قَالَ قَدۡ وَقَعَ عَلَيۡكُمۡ مِّنۡ رَّبِّكُمۡ رِجۡسٌ وَّغَضَبٌ‌ؕ اَتُجَادِلُوۡنَنِىۡ فِىۡۤ اَسۡمَآءٍ سَمَّيۡتُمُوۡهَاۤ اَنۡـتُمۡ وَاٰبَآؤُكُمۡ مَّا نَزَّلَ اللّٰهُ بِهَا مِنۡ سُلۡطٰنٍ‌ؕ فَانْتَظِرُوۡۤا اِنِّىۡ مَعَكُمۡ مِّنَ الۡمُنۡتَظِرِيۡنَ‏ ﴿۷۱﴾  فَاَنۡجَيۡنٰهُ وَالَّذِيۡنَ مَعَهٗ بِرَحۡمَةٍ مِّنَّا وَقَطَعۡنَا دَابِرَ الَّذِيۡنَ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِنَا‌ وَمَا كَانُوۡا مُؤۡمِنِيۡنَ ﴿۷۲﴾

 “Âd kavmine kardeşleri Hûd’u bir peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin için başka bir ilah yoktur. Allah’tan sakınmaz mısınız?’” (65)
“Kavminin kâfir olan ileri gelenleri dedi ki: ‘Biz gerçekten senin bir sefihlik içinde olduğunu görüyoruz ve senin yalancılardan olduğuna inanıyoruz.’” (66)
“Hûd dedi ki: ‘Bende hiçbir sefihlik yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir rasûlüm.’” (67)
“Size Rabbimin risaletlerini tebliğ ediyorum. Ben size güvenilir bir nasihatçiyim.” (68)
“Sizi uyarmak için, içinizden bir adama Rabbinizden bir zikir gelmesine mi şaştınız? Sizi Nuh kavminden sonra halife kıldığını ve yaratılışta sizi onlardan daha güçlü yarattığını hatırlayın. İşte Allah’ın nimetlerini anın, umulur ki felaha kavuşursunuz.” (69)
“Dediler ki: ‘Babalarımızın taptıklarını bırakıp yalnız Allah’a kulluk edelim diye mi bize geldin ha? Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize tehdit ettiğin azabı getir de görelim!’” (70)
“Dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve gazabın vukuunu hak etmiş oldunuz. Siz ve babalarınızın adlandırdığı isimler (ilah adlandırdığınız şeyler) hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? Oysa Allah bunlar hakkında hiçbir delil indirmedi. İşte siz (azabı) bekleyin, ben de sizinle bekleyenlerdenim.’” (71)
“Bizden bir rahmetle onu (Hûd’u) ve onunla birlikte olanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanların ise kökünü kestik. Nitekim onlar mümin değillerdi.” (72)

 “Âd kavmine kardeşleri Hûd’u gönderdik” buyruğundaki “kardeşleri” ifadesi, Hûd’un onlardan biri olduğunu, onların soyundan geldiğini, aralarında doğup büyüdüğünü ve çocukluğundan beri tanındığını ifade eder. O tertemiz, dürüst ve asla yalan söylememişti.

Bu, bazı ayetlerde bizim Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakkında da geçtiği gibidir. O da Kureyş kavmindendi. Onlara hitap ederken, “Bu nebi sizdendir, çocukluğundan beri onu tanıyorsunuz, temizliğini ve doğruluğunu biliyorsunuz.” denilmiştir. Kureyşliler o kadar ona güveniyorlardı ki, ona “el-Emin” (güvenilir) lakabını verdiler. Onu tartışmasız bir hakem olarak kabul ederlerdi. Onun bütün sıfatlarını iyi bilirlerdi. Fakat Allah’ın risaletini getirdiğinde, onu yalanladılar ve türlü ithamlarda bulundular. Aynı şekilde Hûd da yalanlandı.

Allah, nebilerini gönderirken kavimleri tarafından güvenilen, temiz kişilerden seçiyordu.
Buna göre daveti taşıyanlar da Müslümanlar nezdinde ve bulundukları çevrede güven kazanmalıdır. Dürüst, müstakim, muamelelerinde düzgün, karakter ve ahlak bakımından örnek olmalıdırlar. Kaba, haşin, aldatıcı veya yalancı olmamalıdırlar. İçleri ve dışları temiz olmalıdır. İşte bu şekilde tesirli olabilir, insanları davalarına kazanabilir ve onlara liderlik edebilirler.

Her peygamber gibi Hûd da tevhid akidesiyle geldi; yalnız Allah’a kulluk etmeyi emretti. Çünkü hiçbir peygamber başka bir amaçla gönderilmez.
Hiçbir peygamber, davet ettiği şeye aykırı davranmazdı. Nebi daima örnekti, zira Allah’ın vahyiyle hareket ederdi. O, insanları Allah’ın azabından sakındırıyordu. Çünkü insanın yaratılışındaki ilahi hikmet ve Allah’ın istediği hedef, yalnızca Kendisine kulluk edilmesidir. Bu hedef, Zâriyât Suresi 56. ayette açıkça bildirilmiştir.

İnsan, Allah’ın kulu ve kölesi olmakla övünmelidir; bu onun için bir şereftir.
Bu nedenle, kendi aklını veya herhangi bir kimsenin aklını Allah’ın üzerine koymak; “Biz daha iyi biliriz, Allah işlerimize karışmaz, yasama hakkını bize vermiştir, biz mecliste kanunlarımızı yaparız.” Demek yaratıcıya karşı büyük bir isyandır.

Nuh ve Hûd kavimleri bunu söylediler; Lût kavmi de aynısını söyledi; Firavun ve Hâmân da aynı şeyi dile getirdi.
Demokrasiyi ve cumhuriyeti çıkaran Yunanlılar ve Romalılar da aynı iddiayı savundu. Bu asırda ise laikler, demokratlar, sosyalistler ve komünistler aynı şeyi söylerler. İnsan kâfir olunca hep aynı sözü tekrarlar.

Nebiler, hiçbir kimseden korkmadan açıkça kavimlerine net bir şekilde fikirlerini söylerlerdi:
“Ey kavmim! Yalnız Allah’a kulluk edin, sadece O’ndan sakının ve korkun.”
Onlar, arzuların ve akılların ilah edinilmesine karşı çıkar, Allah’a şirk koşulmamasını emrederlerdi. Akıl, sadece vahyi anlamak, uygulamak ve onun açısından düşünmek içindir. Arzular da sadece vahye göre yönlendirilmelidir.

Bu çağda İslam davetini taşıyanlar da aynı şekilde söylemelidir. Bunu söylemeyenler daveti taşıyanlardan değil, kendi çıkarlarını düşünen kimselerdendir.

Her nebinin kıssasında görüldüğü gibi, davetlerine karşı çıkanlar genellikle toplumun ileri gelenleri idi: yöneticiler, liderler, güç ve servet sahipleri… Bunlar, koltuklarını, liderliklerini, servetlerini, şöhretlerini, halkın övgülerini ve alkışlarını kaybedeceklerinden korkuyorlardı.

Hak davetini taşıyanlara karşı çıkan bu kâfir veya fasık ileri gelenlerin tutumu her asırda aynıdır.
Ayrıca, hak daveti taşıyanlara çeşitli itham ve iftiralar atarlar. Hûd kavmi de ona şöyle demişti:
“Biz gerçekten senin bir sefihlik içinde olduğunu görüyoruz ve senin yalancılardan olduğuna inanıyoruz.”

Ayette geçen “senin yalancılardan olduğunu zannediyoruz” ifadesi, aslında “inanıyoruz” anlamındadır. Çünkü onlar kesin olarak inanmadılar; yalanladılar. Aynı anda da tereddüt içindeydiler, zira Hûd aralarındaki en güvenilir kişiydi.

“Sefihlik”; beyinsizlik, düşük düşünmek, doğru şekilde davranmayan ve idareyi bilmeyen kişiye denir.

Hûd dedi ki: “Bende hiçbir sefihlik yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir rasûlüm.”

Hûd, onların itham ve iftiralarına karşı sessiz kalmadı. Bunları reddederken kendi peygamberliğini güçlü bir biçimde vurguladı:
“Siz dâhil olmak üzere âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir rasûlüm” dedi.

Bu ifadeyle, Allah’ın azametini ve kudretini ortaya koydu. Yalnız onların Rabbi değil, âlemlerin, yani bütün yaratılmışların Rabbi olduğunu belirtti. Bunun anlamı; Hûd’un, kıyas edilemeyecek derecede büyük ve idraki mümkün olmayan bir güce dayandığını ve O’na güvendiğini bildirmektir.

Buna göre İslam davetini taşıyanlar da güçlü bir tutum sergilemelidir. Davetlerinin hak ve doğru olduğunu açıkça söylemelidirler. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a tam şekilde güvenmeli ve dayanmalıdırlar. Kendi davetlerine, hak olduğuna tam iman etmeli, bu daveti başarıyla taşıyabileceklerine inanmalıdırlar.
İftiraları ve ithamları onlara atanlara geri çevirmeli; onların sefihliklerini ve yalancılıklarını teşhir etmelidirler.

Ancak, ileri gelenler müminvetakvâ sahibiolurlarsa veya Habeşistan kralı Necaşî, Medine liderleriUsayd bin HudayrveSa’d bin Muâz gibi akıllı, insaflı ve hakkaniyetli olurlarsa hakkı görünce hemen daveti kabul eder, yardım ve nusret verirler.

Hûd onlara kuvvetli bir tutumla, “Rabbimin risaletlerini tebliğ ediyorum” dedi. Böyle bir tutum cesaret ister. Çünkü karşıt fikir sahipleri, kendi düşüncelerine ve kanunlarına ters bir söz işittiklerinde bunu kabul etmez, sert bir tavır takınırlar.

Bu asırda da laik ve demokratlara İslam’ın hâkimiyetinden, şeriatından veya hilâfetten söz edildiğinde aynı şekilde sert bir tavır sergilerler. Bu nedenle daveti yapanları bastırmaya, ezmeye çalışırlar.

Nitekim Hûd, Nuh ve diğer nebiler gibi tevhid akidesini, Allah’ın emir ve nehiylerini kapsayan Allah’ın risaletini tebliğ etti.
Aynı anda Hûd kavmine şöyle dedi:
“Ben size güvenilir bir nasihatçiyim.”
Yani “Ben size ihlasla ve sadakatle hakkı söylüyorum; sizin kurtuluşunuzu istiyorum, cehenneme atılmanızı istemiyorum.” demektir.

Nebiler ve daveti taşıyanlar da ümmetlerine karşı böyle olmalıdır. Onlar bu şekilde nasihatçi olurlar.
Her nebi, insanları ikna yoluyla davet ederdi; kimseye zorla bir şeyi kabul ettirmeye çalışmazdı. Güzel sözler söyler, tatlı bir üslup kullanırdı. Asla kaba ve haşin davranmazlardı.

Hûd, onlardan çekinmeden:
“Sizi uyarmak için geldim.” dedi.
Yani onları Allah’ın azabıyla uyardı.

Her nebi aynı şekilde kavmini Allah’ın azabına karşı uyarmıştır.
Davet taşıyanlar da fikirlerini söylerken çekinmeden karşı tarafı Allah’ın azabıyla uyarmalı, onları bundan sakındırmalıdırlar.

Nuh ile kavmi tartışırken, Hûd da şöyle dedi:
“İçinizden bir adama Rabbinizden bir zikir gelmesine mi şaştınız?”

Kavimleri, sıradan bir kişinin davetini kabul etmezler; ancak ileri gelenlerden biri davet ederse kabul ederlerdi. Çünkü hakikati aramıyorlardı; sadece liderlerin veya şöhretli kişilerin peşine düşüyorlardı.

Oysa hiçbir zengin veya ileri gelene peygamberlik verilmemiştir. Çünkü onlar genellikle servetlerini her türlü yolla toplar, insanlara zulmeder, onlara musallat olurlardı. İnsanlar onlara inanırlarsa, gerçekten iman ettikleri için değil; onlardan korktukları, yahut mal veya makamdan pay umdukları için inanırlardı. Böyle bir iman da asla sağlam olmazdı.

Fakir bir nebiye iman eden kimse ise gerçekten iman etmiş olur.
En’âm Suresi 124. ayette belirtildiği gibi: Kibirli ve suç işleyen ileri gelenler, kendilerine risaletin gelmesini istemişlerdi. Allah da onlara, “Allah kime risalet vereceğini en iyi bilendir.” demişti. Çünkü onların geçmişleri kötüydü; risaleti sadece kendi liderliklerini güçlendirmek için istiyorlardı.

Bu çağda da yöneticiler, kendi yönetimlerini desteklemek için dine başvurur, sahte hoca ve âlimleri ararlar.

Hûd onlara şöyle dedi:
“Sizi Nuh kavminden sonra halife kıldı ve yaratılışta sizi onlardan daha güçlü yarattı; bunu hatırlayın.”

Âd kavmi, Nuh kavminden sonra geldi. Yeryüzünde halife kılındılar; egemenlik ve imkân sahibi oldular. Bulundukları bölgelerde söz sahibi ve yöneticiydiler. Güçlü ve zengin devletlere sahiptiler; yaratılış bakımından da daha üstündüler.

Fussilet Suresi 15. ayette belirtildiği üzere, Âd kavmi yeryüzünde haksız yere kibir göstermiş ve:
“Bizden kim daha güçlüdür?” demişlerdi.
Kuvvetleriyle gururlanmış, büyüklük taslamışlardı.

Fecr Suresi 6–8. ayetlerde, Âd kavminin uzun boylu, güçlü bir halk olduğu, onlar gibi hiçbir topluluğun yaratılmadığı açıkça bildirilmiştir.
Bu nedenle Hûd onlara:
“İşte Allah’ın nimetlerini anın.” demiştir.

Yani, devlet, zenginlik, kuvvet, güçlü bir bedene sahip olmak gibi tüm nimetlerin Allah’tan geldiğine inanın; bu nimetlerin hakkını verin. Allah’ın emirlerine göre hareket edin, O’nun yasaklarından uzak durun demektir.

“Umulur ki felaha kavuşasınız” ifadesi, “Allah ahirette sizi başarıya ulaştırır, cennete dahil eder ve sizden razı olur” anlamındadır.
“Umulur ki” denilmesinin nedeni, insanın ümit etmesi, Allah’ın emrine uyarak güzel amel işlediğinde karşılığını Allah’tan beklemesidir. Çünkü insan kendince garanti altında değildir; o, Allah’tan umar.

Peygamber Hûd’a şöyle dediler:
“Babalarımızın taptıklarını bırakıp yalnız Allah’a kulluk edelim diye mi bize geldin ha?”

İnsanlar genellikle babalarına çok bağlı olurlar. Çünkü babaları onları belli bir anlayış içinde yetiştirir, belirli alışkanlıklara alıştırır. Hangi nebi gelirse gelsin, kavimleri hep:
“Babalarımızın taptıklarını bırakıp yalnız Allah’a mı kulluk edeceğiz?” dediler.

Onlar, babalarının kendilerinden daha akıllı ve doğruyu bilen insanlar olduklarına inanırlar. “Eğer yanlış olsaydı, babalarımız böyle bir şeye inanmazdı” derler.
Bakara Suresi 170.veMâide Suresi 104. ayetlerdeAllah Teâlâ, bu anlayışa cevap vererek babalarının hiçbir şey bilmediklerini, doğru yolu bulamadıklarını, onların sanıldığı kadar akıllı olmadıklarını bildirmiştir.

Bu çağda da insanların babalarından aldıkları fikirlere sıkı sıkıya bağlı olduklarını görürüz. Bu fikirleri değiştirmek için çok mücadele etmek gerekir. Ancak onları yöneten, şekillendiren kimseler etkileyebilir; çünkü insanlar genellikle ileri gelenlere uyarlar.

Âd kavminin ileri gelenleri Hûd’u yalanlayınca, halk da onlara tabi oldu ve Hûd’u tekzip etti. Bu durumda iman edenler çok az oldu.
Kureyş liderleri de aynı şekilde, kendi yönetimlerini korumak ve halkın kendilerine bağlı kalmasını sağlamak için atalarının meselelerini gündeme getirdiler. Bu, Âd kavminin ileri gelenlerinin yaptıklarıyla tamamen aynıdır.

Medine’nin ileri gelenleri Müslüman olunca, atalarından aldıkları batıl inançlardan vazgeçtiler.
Bu asırda ise Kemalistler, Mustafa Kemal’i ataları olarak gördükleri için, ondan miras kalan fikir ve sistemleri sorgulamadan savunurlar. Onu aşırı derecede yüceltir, söylediklerinin hepsini doğru kabul ederler.
Oysa bunların hepsi batıldır, bozuktur ve sömürgeci Batı’dan alınmıştır.

Var olan sistem değişip İslam nizamı uygulandığında; İslami fikir ve kültür yayılınca, Mustafa Kemal’in getirdiği zehirli fikir ve kültürden bir eser kalmayacaktır. Çünkü Müslümanlar, Allah’tan gelen vahye Kur’an ve Sünnet’e çabuk bağlanırlar. Bu, babadan gelen bir gelenek değil; itikattan, imandan kaynaklanır.

Kavimleri Hûd’a şöyle demişti:
“Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize tehdit ettiğin azabı getir de görelim!”
Kendilerine o kadar güvendiler ki, peygamberlerine böyle söylediler. Yani Hûd’a hiç inanmadılar ve babalarının dinlerine bağlı kaldılar.

Hûd Suresi 50–59. ayetlerde Peygamber Hûd’un yalnız Allah’a kulluk etmeye davet ettiği, buna karşılık bir ücret istemediği, aksine onlardan Allah’tan mağfiret dilemelerini ve tevbe etmelerini istediği bildirilir.
Onlara, “Rabbinizden mağfiret dileyin, tevbe edin; O, gökten üzerinize bol bol yağmur indirir ve gücünüze güç katar.” demişti.
Fakat onlar Allah’ın ayetlerini inkâr ettiler ve her inatçı, güçlü lidere tabi oldular. Böylece ağır bir cezayı hak ettiler.

Nitekim nebileri Hûd onlara şöyle dedi:
“Artık size Rabbinizden bir azap ve gazabın vukuunu hak etmiş oldunuz.”
Çünkü onlar kâfirliklerinde ısrar ettiler.

Hûd, onlara akli deliller sundu, inançlarının boş olduğunu gösterdi ve şöyle dedi:
“Siz ve babalarınızın adlandırdığı isimler (ilah diye adlandırdığınız şeyler) hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? Oysa Allah bunlar hakkında hiçbir delil (sultan) indirmedi.”

Yani ilah edindikleri şeyleri kendi arzularına göre ilahlaştırmışlardı. Her birine bir isim verdiler ve onlara tapmaya başladılar. Kureyşliler de diktikleri heykellere isimler vererek onları ilahlaştırdılar.
Mustafa Kemal’in heykellerini dikenler de aynı durumdadır.

Onlar, “Bu putlar bizi Allah’a yaklaştırır.” derken, hiçbir kesin delilleri (sultan) yoktu.
Peki o zaman, nasıl olur da böyle şeylere kulluk edilir?

Buna göre akide yalnızca kesin delille alınır.
İslam’da kesin delil Kur’anvemütevâtir hadistir; delaletleri de kesin olmalıdır. İşte Allah’tan gelen sultan, yani sağlam delil budur.

Aklen de, taptıkları şeyler yaratılmış, aciz, eksik ve muhtaç olduklarından dolayı ilah sayılamaz; bu sebeple reddedilirler.

Hûd, onlara hüccetini ortaya koydu, her tür delili sundu ve onlardan kesin bir delil istedi. Ancak onlar bir delil getiremediler. Bu durumda Hûd dedi ki:
“İşte siz (azabı) bekleyin; ben de sizinle bekleyenlerdenim.”

Çünkü o, azabın geleceğine kesin inanıyordu. Allah’tan kendisine vahyedilmişti.
Hûd’a bir kitap indirilmemişti; ona melek, rüya ve ilham yoluyla vahiy geliyordu. Her nebiye bu şekilde vahyedilirdi. Ancak kitabı olan peygamberlere, kitaplarının dışında da vahiy gelirdi.
Örneğin, Musa (Aleyhisselâm)’a Tevrat indirildikten sonra da birçok şey vahyedildi; o da bunları İsrailoğullarına tebliğ etti.

Aynı şekilde, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e de Kur’an dışında birçok şey vahyedildi; bunlara sünnet denilir.

Allah Teâlâ buyurdu ki:
“Bizden bir rahmetle onu (Hûd’u) ve onunla birlikte olanları kurtardık.”

Yani Hûd’a iman eden bir grup vardı; fakat bunlar az ve güçsüzdüler. Âd kavminin liderlerine karşı galip gelemediler. Ancak Allah onları kurtardı bu bir rahmettir, Allah’ın bir lütfudur.

Devamında Allah buyurdu:
“Âyetlerimizi yalanlayanların kökünü kestik. Nitekim onlar mümin değillerdi.”

Zâriyât Suresi 41. ayette:
“Âd kavmine şiddetli bir rüzgâr gönderdik.”

Hâkka Suresi 6. ayette:
“Pek şiddetli bir rüzgârla helak edildiler.”

Kamer Suresi 19–20. ayetlerde:
“Âd kavmi, pek soğuk ve şiddetli bir rüzgârla helak edildi. Köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi temellerinden koparılıp fırlatıldılar.”
buyurulmuştur.

İşte Allah’ın ayetlerini yalanlayanların akıbeti budur. Ne kadar güçlü, üstün veya kibirli olurlarsa olsunlar, bir gün cezalarını görürler.

Bu asırda Amerika ne kadar kibirlenmiş, üstünlüğü ve kuvvetiyle övünmüşse de, bir gün mutlaka düşecektir.
Kur’an ve Sünnet’i teşri (yasama), siyaset ve düşünce kaynağı olarak kabul etmeyen veya uygulamayanların da başlarına büyük musibetler gelecek, devletleri yok olacaktır.

Fakat Kur’an ve Sünnet’i yegâne kaynak olarak benimseyenler ve bu temelde devlet kurmaya çalışanlar, Allah’ın rahmetiyle kurtulacak ve kazanacaklardır.
Onlar, Allah’ın vaad ettiği ve Resûlullah’ın müjdelediği Raşidî Hilâfet’i yeniden kuracaklardır.