– 14 –

  • Semûd Kavmine Deve Mucizesi
  • İleri gelenlerinin yalanlamaları
  • Güç ve zenginlikleriyle aldanmaları
  • Müminlerle alay etmeleri
  • Peygamberin uyarılarını dikkate almamaları
  • Başlarına azabın gelmesi
  • Semûd yerine gidilmemesi
  • Sularının içilmemesi

وَاِلٰى ثَمُوۡدَ اَخَاهُمۡ صٰلِحًا‌ ۘ قَالَ يٰقَوۡمِ اعۡبُدُوۡا اللّٰهَ مَا لَـكُمۡ مِّنۡ اِلٰهٍ غَيۡرُهٗ‌ ؕ قَدۡ جَآءَتۡكُمۡ بَيِّنَةٌ مِّنۡ رَّبِّكُمۡ‌ ؕ هٰذِهٖ نَاقَةُ اللّٰهِ لَـكُمۡ اٰيَةً‌ فَذَرُوۡهَا تَاۡكُلۡ فِىۡۤ اَرۡضِ اللّٰهِ‌ وَلَا تَمَسُّوۡهَا بِسُوۡٓءٍ فَيَاۡخُذَكُمۡ عَذَابٌ اَلِيۡمٌ‏ ﴿۷۳﴾  وَاذۡكُرُوۡۤا اِذۡ جَعَلَـكُمۡ خُلَفَآءَ مِنۡۢ بَعۡدِ عَادٍ وَّبَوَّاَكُمۡ فِى الۡاَرۡضِ تَـتَّخِذُوۡنَ مِنۡ سُهُوۡلِهَا قُصُوۡرًا وَّتَـنۡحِتُوۡنَ الۡجِبَالَ بُيُوۡتًا‌ ۚ فَاذۡكُرُوۡۤا اٰلَۤاءَ اللّٰهِ وَلَا تَعۡثَوۡا فِى الۡاَرۡضِ مُفۡسِدِيۡنَ‏ ﴿۷۴﴾  قَالَ الۡمَلَاُ الَّذِيۡنَ اسۡتَكۡبَرُوۡا مِنۡ قَوۡمِهٖ لِلَّذِيۡنَ اسۡتُضۡعِفُوۡا لِمَنۡ اٰمَنَ مِنۡهُمۡ اَتَعۡلَمُوۡنَ اَنَّ صٰلِحًا مُّرۡسَلٌ مِّنۡ رَّبِّهٖ‌ؕ قَالُـوۡۤا اِنَّا بِمَاۤ اُرۡسِلَ بِهٖ مُؤۡمِنُوۡنَ‏ ﴿۷۵﴾  قَالَ الَّذِيۡنَ اسۡتَكۡبَرُوۡۤا اِنَّا بِالَّذِىۡۤ اٰمَنۡتُمۡ بِهٖ كٰفِرُوۡنَ‏ ﴿۷۶﴾  فَعَقَرُوا النَّاقَةَ وَعَتَوۡا عَنۡ اَمۡرِ رَبِّهِمۡ وَقَالُوۡا يٰصٰلِحُ ائۡتِنَا بِمَا تَعِدُنَاۤ اِنۡ كُنۡتَ مِنَ الۡمُرۡسَلِيۡنَ‏ ﴿۷۷﴾  فَاَخَذَتۡهُمُ الرَّجۡفَةُ فَاَصۡبَحُوۡا فِىۡ دَارِهِمۡ جٰثِمِيۡنَ‏ ﴿۷۸﴾  فَتَوَلّٰى عَنۡهُمۡ وَقَالَ يٰقَوۡمِ لَقَدۡ اَبۡلَغۡتُكُمۡ رِسَالَةَ رَبِّىۡ وَنَصَحۡتُ لَـكُمۡ وَلٰـكِنۡ لَّا تُحِبُّوۡنَ النّٰصِحِيۡنَ‏ ﴿۷۹﴾ 

“Semûd kavmine kardeşleri Sâlih’i bir peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin için başka ilah yoktur. Rabbinizden size beyyine geldi. İşte Allah’tan size bir ayet olarak bu dişi devedir. Allah’ın arzında yesin ve bir kötülükle ona dokunmayın, yoksa sizi elemli bir azap yakalar.’” (73)

“Bir de düşünün ki, Âd kavminden sonra sizi yeryüzünde halifeler kıldı ve size geniş imkânlar verdi. Yerin ovalarında köşkler inşa ediyor, dağları oyarak evler yapıyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini anın ve yeryüzünde fesat, bozgunculuk yapmayın.” (74)

“Kavminin ileri gelen müstekbirleri (büyüklük taslayanları), kendi kavimlerinden iman eden mustaz’aflara (zayıf bırakılmış kimselere): ‘Sâlih’in Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?’ dediler. Onlar da, ‘Biz şüphesiz onunla gönderilene inanıyoruz.’ dediler.” (75)

“Müstekbirler ise: ‘Şüphesiz ki sizin iman ettiğiniz şeyi inkâr eden kâfirleriz.’ dediler.” (76)

“Bunun üzerine o dişi deveyi kesip öldürdüler, Rablerinin emrine karşı gelerek isyan ettiler ve dediler ki: ‘Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten gönderilenlerdensen bizi tehdit ettiğin azabı getir!’” (77)

“Bunun akabinde o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi, böylece yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.” (78)

“Sâlih onlardan yüz çevirip dedi ki: ‘Ey kavmim! Andolsun ki size Rabbimin risaletlerini tebliğ ettim ve size nasihat ettim, fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.’” (79)

Semûd kavmine, içlerinden Sâlih adında biri peygamber olarak gönderildi. Çünkü ayette onun “kardeşleri Sâlih” olarak zikredilmesi, onlardan biri olduğunu gösterir.

O da Nûh ve Hûd gibi aynı akideyi içeren risaleti taşıyarak onlara tebliğ etmeye başladı. Aynı hitapla seslendi:
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin için başka ilah yoktur.”

Daha önce de vurguladığımız gibi, bütün nebiler aynı akideyle geldiler; bu, tevhid akidesidir.

Hepsi açık bir şekilde bunu tebliğ ediyor ve kavimlerine meydan okuyorlardı. Çünkü fikir açık ve meydan okuyucu olmazsa mücadele yapılamaz; karşı tarafı sarsmaz ve yıkmaz. Bu nedenle nebiler fedakârlığa hazır oldular, eziyet görmeyi göze aldılar. Çünkü batıl sahipleri, daveti taşıyanları davetlerinden vazgeçirmek için baskı yapar ve eziyet ederler.

Dolayısıyla İslâm davetini taşıyacak kimseler de fedakârlığa hazır olmalı ve eziyeti normal görmelidir. Çünkü batıl ehli asla hakkı istemez; egemenliklerini ve saltanatlarını bırakmak istemezler.

Eğer davetçiler gizlenir, fikirlerini açıkça söylemezlerse, asla davalarını kazanamaz, çağırdıkları fikri topluma hâkim kılamaz ve devletlerini kuramazlar.

Bu sebeple demokratik yolu deneyenler hüsrandadır; çünkü o yol küfrü yerleştiren bir yoldur.

Sâlih kavmine şöyle dedi:
“Rabbinizden size beyyine geldi.”
Beyyine, ispat ve açık delil demektir. Çünkü onlar peygamberliğine bir delil ve ispat istemişlerdi.

İşte o delil şuydu:
“Allah’tan size bir ayet olarak bu dişi deve geldi.”
Allah, her kavme anlayacakları türden bir mucize gönderir.

Firavun kavmi sihirbazlığa inanıyordu; bu sebeple onların batıl inançlarını çürütecek şekilde Allah, Musa’nın asasını yılana çevirdi ve bu asa onların bütün iplerini yuttu. Böylece sihirbazlar gerçeği gördüler ve iman ettiler. Fakat Firavun ve ileri gelenleri iman etmediler; aksine Musa’yı ve müminleri öldürmeye kalkıştılar.

Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kavmine gelen mucize ise Kur’an’dı. Çünkü onlar için en büyük meziyet, dil ve belağat idi. Kur’an ise en üstün üslûba, en derin fikrî içeriğe ve eşsiz belağata sahipti. Bu da peygamberliğinin açık ve kesin delilidir.

Peygamber Sâlih’in mucizesi, dişi devedir. Dişi olduğu için doğum yapmış, sütü içiliyor ve kaplarını dolduruyorlardı. Bu nedenle Sâlih onlara şöyle dedi:
“Allah’ın arzında yesin, fakat bir kötülükle ona dokunmayın.”
Yani Allah’ın emrine riayet edin. Aksi hâlde “Yoksa sizi elemli bir azap yakalar.” diye onları uyardı.

Sâlih’e kitap indirilmemişti. Ancak Allah ona ya rüya ile, ya ilhamla ya da bir melek aracılığıyla vahyediyordu.

Kur’an dışında vahyi inkâr eden sapıklara dikkat çekmek gerekir. Kur’an’a inandıklarını iddia ettikleri hâlde, onun dışında vahyi inkâr ediyorlar. Böylece oryantalistlerin kin dolu iftiralarını papağan gibi tekrar ederek “Kur’an dışında vahiy yoktur” diyerek sünneti inkâr ediyorlar.

Şuarâ 155. ve Kamer 28. ayetlerinde geçtiği üzere, onların bir su kaynağı vardı. Dişi deve bir gün ondan içer, ertesi gün onlar içerlerdi. Deve, dilediği gibi otlar; o gün deve su içtiğinde insanlar o kaynaktan su alamazlardı. Bu, onlar için bir imtihandı. Buna rağmen sütünden istedikleri kadar faydalanabiliyorlardı.

Peygamber Sâlih, kavmini imana çağırırken onların sahip oldukları imkânlara dikkat çekiyordu:
“Bir de düşünün ki, Âd kavminden sonra sizi yeryüzünde halifeler kıldı ve size geniş imkânlar verdi. Yerin ovalarında köşkler inşa ediyor, dağları oyarak evler yapıyorsunuz.”

A’d kavminden sonra Semûd kavmi yeryüzünde siyasi, askeri ve iktisadi olarak oldukça güçlü oldular. Halife olması, yöneticilik anlamına gelir. Bu kavim, bölgelerinde egemen ve her alanda güçlüydü. Ekonomik olarak o kadar kuvvetliydiler ki hem ovalarında köşkler inşa edebiliyor hem de dağları oyup evler yapabiliyorlardı.

Sâlih, onlara bu güç ve imkânların Allah’tan geldiğini hatırlatıyordu:
“Öyleyse Allah’ın nimetlerini anın.”
Yani, “Biz gücümüzle ve zekâmızla başardık demeyin.” Çünkü insan imkân sahibi ve güçlü olunca, “Ben zekiyim, dahiyim” diyerek mağrur olabilir.

Buna örnek olarak Kasas 77. ayette Kârûn, Zuhruf 51. ayette Firavun ve diğerleri aynı şeyi söylediler.

Günümüzde de benzer bir tutum söz konusudur. Allah’ın hükmüne uymayıp şükretmezler. Bazıları, “Allah bizi yarattıysa işlerimize karışmaz, bizi bu dünyada serbest bıraktı” der ve böylece yeryüzünde fesat yaparlar. Bu yüzden Sâlih, kavmini uyararak şöyle dedi:
“Yeryüzünde fesat, bozgunculuk yapmayın.”

Çünkü Allah’ın hükümlerine uymayanlar arzu ve çıkarlarına göre hareket etmeye başlar. Güçlü olanlar kendi çıkarlarına göre kanun çıkarır; uymayanları cezalandırmak için ceza kanunları yaparlar. İşte fesat ve bozgunculuk bu şekilde yayılır.

Fesat, İslâm hükümlerine aykırı her şeydir: faiz, zina, eşcinsellik, kadının açılması, içki, kumar, loto, dolandırıcılık, medeni nikâh, anonim şirketler, kâfirleri dost edinmek ve NATO gibi paktlara katılmaktır. En büyük fesat, dini devletten ayırma fikri olan laiklik; halkın hâkimiyeti fikri olan demokrasi; ırkın üstünlüğü ve kavim için taassup olan milliyetçilik ve vatancılıktır.

Sistem, halkın hâkimiyetine dayalı olunca güçlü olanlar egemen olur ve büyüklük taslarlar. Ayette bu durum şöyle ifade edilmiştir:
“Kavminin müstekbirleri, büyüklük taslayan ileri gelenler.”

Bunlar, alay ederek sordular:
“Kendi kavimlerinden iman edip mustaz’aflara (zaafa uğratılan kimselere) Sâlih’in Rabbi tarafından bir peygamber olarak gönderildiğine inanıyor musunuz?”
Oysa onlar gerçeği öğrenmek için sormuyorlardı.

İman edenlerin cevabı bu anlamı pekiştirir:
“Biz şüphesiz onunla gönderilene inanıyoruz.”

Ayetteki “biliyor musunuz?” ifadesinin manası, “inanıyor musunuz?” demektir. Bazı yerlerde bilmek ve ilmî bilgi, iman manasında geçer. Kur’an’da birkaç yerde ilmî zanın tersine, kesin delil manasında kullanılır.

İman edenler, zaafa uğratılmış olmalarına rağmen korkmadılar. Sâlih’in peygamberliğine ve getirdiğine inandıklarını, müstekbirlerin eziyetlerinden korkmadan duyurdular.

Allah, bunların tutumunu bize gösterirken bir mesaj veriyor: İşte müminlerin duruşu böyle olmalıdır; zalimlerden korkmadan hakkı söylerler. Daha doğrusu bir talepte bulunuyor. Çünkü haber talebi ifade eder, bu talepte bir emir vardır: “Ey iman edenler! Hiç zalim yöneticilerden korkmadan imanınızı bildirin, bunun gereğini söyleyin ve amel edin.”

İman edenler, imanlarını yaşamak, yaşatmak ve hâkim kılmaya çalışmak için vardır; bunun için hayatta ve gerektiğinde ölmeye hazırdır.

İleri gelenler büyüklük taslayıp iman etmediler; çünkü sıradan olan Sâlih’e uymak istemediler. Menfaatlerini ve saltanatlarını korumak, şehvetlerini tatmin etmek ve dünya lezzetlerini yaşamak istiyorlardı. Bu nedenle Allah’ın hükümlerine uymak istemediler. Bu hükümler onları fesattan alıkoyuyordu.

Müstekbirler inadına ve inkârcılıklarını vurgulayarak şöyle dediler:
“Şüphesiz ki sizin inandığınız şeyi inkâr eden kâfirleriz.”

Topluma hükmeden ve devleti yönetenler inanmazlarsa, toplum ve devlet değişmez. Peygamber Sâlih onları iman etmeye çağırdı, fakat inanmak istemediler ve inat ettiler.

Bunun sonucunda:
“O dişi deveyi kesip öldürdüler.”
Böylece:
“Rablerinin emrinden çıkıp isyan ettiler.”
Hem de inad ve kibirle:
“Ey Sâlih! Eğer sen gönderilenlerdensen bizi tehdit ettiğin azabı getir!” dediler.

Dişi deveyle ilgili mucizeyi görmelerine rağmen peygamberliği inkâr ettiler ve meydan okudular.

Oysa mucizeyi görüp inat etmeyen ve müstekbir olmayanlar iman ettiler. Fakat onlar güçlü ve imkân sahibi değillerdi; müstekbirlerden yönetimi alamadılar.

Buna rağmen ileri gelenler, liderler ve zengin müstekbirler bu duruma dayanamadılar; çıkarlarına ve saltanatlarına ters geldiği için Kamer 29. ayette başkanlarına:
“Bu dişi deveyi öldürün.” dediler ve hemen öldürdüler.

İşte dini çıkar ve menfaate göre açıklayan sahte hoca, âlim, diğer düşünür ve siyasetçilere bir hatırlatmadır. Semûd kavmi zengindi, güçlü ve her imkâna sahipti. Fakat Allah’a isyan ettiler, emirlerine uymadılar ve nehiylerinden vazgeçmediler.

Öyleyse mesele, memleketi zengin ve güçlü yapmak ve insanların refahını sağlamak değil; toplumu ve devleti imana dayandırmak ve bu imanın gereğine göre yaşamaktır.

Toplumun ve devletin temeli İslâm akidesi olmalı, anayasası ve kanunları bu akideden fışkırmalıdır. İnsanlar zengin olunca buna göre yaşayacak, fesat ve bozgunculuk ortadan kalkacaktır.

Müstekbirler ve onlara uyan mustaz’aflar hak ettikleri cezayı aldılar:
“Kuvvetli sarsıntı onları tutuverdi, böylece yurtlarında diz üstü çöktüler.”

Semûd kavmiyle ilgili birçok ayet geçmiştir; onlar oldukça güçlü ve zengindi, fakat zenginlikleri ve kuvvetleri kendilerini Allah’ın azabından kurtaramadı.

Allah bunu gösterirken insanlar onlardan ibret ve ders almalı, O’na isyan etmemeli, daha doğrusu O’nun dinini yaşatmalı ve uygulamalıdırlar. Yoksa onlara bir çeşit azap gelir; kısmi veya külli olarak güç ve zenginlikleri yok edilir. Ahirette azap ise çok çetin ve ağırdır.

Peygamber Sâlih, kavmi dinlemeyince onlardan yüz çevirdi. Çünkü onlar deveyi öldürdü; tebliğ işi sona erdi ve bunun akabinde azap gelecekti. Bu nedenle:
“Onlardan yüz çevirdi.”
Artık bir daha bir şey anlatmayacaktır. Onlara son bildirisi şuydu:
“Andolsun ki size Rabbimin risalelerini tebliğ ettim.”
Böylece görevini tamamlamış oldu. Çünkü nebilerin asıl işi, Allah’ın risalesini apaçık şekilde tebliğ etmektir; akide ve ondan fışkıran emir ve nehiylerdir.

Bizim Rasûlümüz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in onlardan temel farkı, akide üzerine dayalı olup Allah’ın emir ve nehiylerini uygulayan bir devlet kurmasıdır. Ayrıca bu devlet, onun yerine Allah’ın risalesini dünyaya taşıyacaktır. Zira o, bütün insanlara gönderilmiş son nebi ve rasuldür.

Bu nedenle Hilâfet şeklinde bir İslâm devleti kurmak baş farzdır; bütün Müslümanlar bunu kurmaya gayret etmelidir. Çalışamayanlar en azından çalışanlara destek vermelidir.

Peygamber Sâlih, kavmine bütün ihlâsıyla hakkı ve hakikati söyledi. Böylece onlara:
“Nasihat ettim.” dedi.
Onlar dinlemedikleri için:
“Nasihat edenleri sevmiyorsunuz.” dedi.

İnanmak istemeyen ve arzularına göre hareket edenler, kendilerini kandıranları sever; kendilerine dünyayı sevdiren, şehvetlerini tatmin etmeye davet eden, mal, mülk ve şöhret sahibi olmaya teşvik edenleri severler. Onlar şeytan ve dostlarına uyarlar.

Medine kuzeyinde, Semûd diyarlarının eserleri vardır. Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemordusuyla oradan geçerken, o kavme ait bir kuyu vardı. Müslümanlar ekmek yapmak için oradan su aldılar; Rasûlullah şöyle dedi:
“Bunları yemeyin, develere yem olarak verin. Çünkü bu su, kendi kendilerine zulmedip azap gören halka aittir. Onların meskenlerine girmeyin, oradan ağlayarak geçin ki, onlara dokunan dokunmasın.” (Buhârî 3379, 3381)

Son senelerde, zalim Suudi yönetim bu yeri büyük bir eğlence alanı hâline getirdi. Böylece günahkârların günahları artacaktır.