– 16 –

Medyen Kavmiyle İlgili Bilgiler

Nebi Şuayb’ın siyasi ve fikrî mücadelesi

Akâidî tutumu

Kavmini iman davetine çağırması

İleri gelenlerle mücadelesi

Onların kötü icraatlarını çürütmesi

Ölçü ve tartıyı eksik yapmaları

Malların değerini düşürmeleri

Bozgunculuk yapmaları

İnsanları Allah’ın yolundan çevirmeleri

İleri gelenlerin tehditleri

Depremle cezalandırılmaları

وَاِلٰى مَدۡيَنَ اَخَاهُمۡ شُعَيۡبًا‌ ؕ قَالَ يٰقَوۡمِ اعۡبُدُوا اللّٰهَ مَا لَـكُمۡ مِّنۡ اِلٰهٍ غَيۡرُهٗ‌ ؕ قَدۡ جَآءَتۡكُمۡ بَيِّنَةٌ مِّنۡ رَّبِّكُمۡ‌ فَاَوۡفُوا الۡكَيۡلَ وَالۡمِيۡزَانَ وَلَا تَبۡخَسُوا النَّاسَ اَشۡيَآءَهُمۡ وَلَا تُفۡسِدُوۡا فِى الۡاَرۡضِ بَعۡدَ اِصۡلَاحِهَا‌ ؕ ذٰلِكُمۡ خَيۡرٌ لَّـكُمۡ اِنۡ كُنۡتُمۡ مُّؤۡمِنِيۡنَ‌ۚ‏ ﴿۸۵﴾ وَلَا تَقۡعُدُوۡا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوۡعِدُوۡنَ وَتَصُدُّوۡنَ عَنۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ مَنۡ اٰمَنَ بِهٖ وَتَبۡغُوۡنَهَا عِوَجًا‌ ۚ وَاذۡكُرُوۡۤا اِذۡ كُنۡتُمۡ قَلِيۡلًا فَكَثَّرَكُمۡ‌ وَانْظُرُوۡا كَيۡفَ كَانَ عَاقِبَةُ الۡمُفۡسِدِيۡنَ‏ ﴿٨٦﴾ وَاِنۡ كَانَ طَآٮِٕفَةٌ مِّنۡكُمۡ اٰمَنُوۡا بِالَّذِىۡۤ اُرۡسِلۡتُ بِهٖ وَطَآٮِٕفَةٌ لَّمۡ يُؤۡمِنُوۡا فَاصۡبِرُوۡا حَتّٰى يَحۡكُمَ اللّٰهُ بَيۡنَنَا‌ ۚ وَهُوَ خَيۡرُ الۡحٰكِمِيۡنَ‏ ﴿۸۷﴾   قَالَ الۡمَلَاُ الَّذِيۡنَ اسۡتَكۡبَرُوۡا مِنۡ قَوۡمِهٖ لَـنُخۡرِجَنَّكَ يٰشُعَيۡبُ وَالَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا مَعَكَ مِنۡ قَرۡيَتِنَاۤ اَوۡ لَـتَعُوۡدُنَّ فِىۡ مِلَّتِنَا‌ ؕ قَالَ اَوَلَوۡ كُنَّا كَارِهِيۡنَ ۚ‏ ﴿۸۸﴾ قَدِ افۡتَرَيۡنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اِنۡ عُدۡنَا فِىۡ مِلَّتِكُمۡ بَعۡدَ اِذۡ نَجّٰٮنَا اللّٰهُ مِنۡهَا‌ ؕ وَمَا يَكُوۡنُ لَـنَاۤ اَنۡ نَّعُوۡدَ فِيۡهَاۤ اِلَّاۤ اَنۡ يَّشَآءَ اللّٰهُ رَبُّنَا‌ ؕ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَىۡءٍ عِلۡمًا‌ؕ عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلۡنَا‌ ؕ رَبَّنَا افۡتَحۡ بَيۡنَنَا وَبَيۡنَ قَوۡمِنَا بِالۡحَـقِّ وَاَنۡتَ خَيۡرُ الۡفٰتِحِيۡنَ‏ ﴿۸۹﴾ وَقَالَ الۡمَلَاُ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا مِنۡ قَوۡمِهٖ لَٮِٕنِ اتَّبَعۡتُمۡ شُعَيۡبًا اِنَّكُمۡ اِذًا لَّخٰسِرُوۡنَ‏ ﴿۹۰﴾ فَاَخَذَتۡهُمُ الرَّجۡفَةُ فَاَصۡبَحُوۡا فِىۡ دَارِهِمۡ جٰثِمِيۡنَ‌ۛ‏ ﴿۹۱﴾ الَّذِيۡنَ كَذَّبُوۡا شُعَيۡبًا كَاَنۡ لَّمۡ يَغۡنَوۡا فِيۡهَا‌‌ اَلَّذِيۡنَ كَذَّبُوۡا شُعَيۡبًا كَانُوۡا هُمُ الۡخٰسِرِيۡنَ‌‌‏ ﴿۹۲﴾ فَتَوَلّٰى عَنۡهُمۡ وَقَالَ يٰقَوۡمِ لَقَدۡ اَبۡلَغۡتُكُمۡ رِسٰلٰتِ رَبِّىۡ وَنَصَحۡتُ لَـكُمۡ‌ۚ فَكَيۡفَ اٰسٰی عَلٰى قَوۡمٍ كٰفِرِيۡنَ‏ ﴿۹۳﴾

Medyen kavmine kardeşleri Şuayb’ı bir peygamber olarak gönderdik. Dedi ki:
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin için başka bir ilah yoktur. Rabbinizden size açık bir delil (beyyine) geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın. İnsanların mallarının değerini düşürmeyin. Yeryüzü ıslah edildikten sonra bozgunculuk yapmayın. Eğer mümin iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (85)

“Eğriliği isteyerek Allah’ın yolundan insanları saptırmak için tehdit ederek her yolda oturmayın. Düşünün ki, siz pek az idiniz; sonra Allah sizi çoğalttı. Öyleyse bozgunculuk yapanların akıbetine bakın.” (86)

“Eğer gönderildiğim şeye sizden bir grup iman etmiş, bir grup da iman etmemişse, aramızda Allah hüküm verinceye kadar sabredin. Hükmedenlerin en hayırlısı O’dur.” (87)

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki:
“Ey Şuayb! Seni ve seninle birlikte iman edenleri muhakkak memleketimizden çıkaracağız yahut kesinlikle milletimize döneceksiniz.”
Şuayb dedi ki: “İstemesek bile (böyle mi yapacaksınız)?” (88)

Kavminden kâfir olan ileri gelenler dediler ki:
“Yemin olsun ki, eğer Şuayb’a tabi olursanız muhakkak hüsrana uğrayan kimseler olacaksınız.” (90)

Bunun üzerine o şiddetli sarsıntı (deprem) onları yakalayıverdi; böylece yurtlarında dizüstü çöküverdiler. (91)

Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç yaşamamış gibiydiler. Şuayb’ı yalanlayanlar, işte onlar hüsrana uğrayanlardır. (92)

Sonra onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi:
“Kesin olarak size Rabbimin risaletlerini tebliğ ettim, size nasihat ettim. Artık kâfir bir kavme nasıl üzülürüm?” (93)

Medyen’in, İbrahim Aleyhisselâm’ın üçüncü hanımından olan bir oğluna nispet edilerek “Medyen kavmi” şeklinde adlandırıldığı; Hicaz’dan Kızıldeniz kıyısındaki Akabe şehrine kadar uzanan topraklarda hâkim oldukları tarihi rivayetlerde bildirilir. Bu doğru olabilir; çünkü Ankebût 27 ve Hadîd 26 ayetlerinde geçtiği üzere, İbrahim’den sonra nübüvvet sadece onun neslinden gelecektir.

Memleketleri “Eleyke” olarak adlandırılır. Hicr 78, Şuara 176, Sad 12 ve Kaf 14 ayetlerinde “Eleyke sahipleri” olarak zikredilmişlerdir.
Araplarla beraber yaşadıkları için Araplaşmış bir kavim olarak sayılırlar. İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu İsmail’in soyundan gelen Kureyş kabilesi gibi onlar da Araplaşmış bir topluluktu.

 “Medyen kavmine kardeşleri Şuayb’ı bir peygamber olarak gönderdik.”
Bunun anlamı, Şuayb’ın kavmi olan Medyen’den biri olduğudur. Zira bir kimse bir kavmin “kardeşi” olarak nitelenirse, o kavimden sayılır. Dolayısıyla onun nebi olduğuna da iman etmek gerekir.

Diğer nebilerin dediği gibi, o da aynı şeyi söyledi; çünkü bütün nebiler aynı akide ile gönderilmiştir:
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’nun dışında sizin için başka bir ilah yoktur.”

Asla yaratıcı olan Allah dışında bir tapınılacak varlık olamaz. Sadece O’na kulluk edilir; aksi hâlde bu büyük bir zulümdür. Çünkü yaratıcı olmayan bir varlığa nasıl tapılır?!
Akıl sahibi bir kimse bunu kabul etmez. Ancak vicdanî duygularına kapılan kimseler Allah dışında bir insana, hayvana veya başka bir şeye tapar; onların emrine uyarak kulluk ederler.

“Rabbinizden size beyyine geldi.”
Yani kulluk etmekle ilgili deliller ve açıklamalar geldi. Bu açıklamalardan biri de:
“Ölçü ve tartıyı tam yapın.”

Medyen halkı ticaretle uğraşıyordu. Bu nedenle alışverişte ölçü ve tartıyı tam yapmazlardı. Aynı emir bize de İsrâ 35 ayetinde verilmiştir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Mekke’de İslam’a çağırırken Kureyşlilerin yaptıkları zulüm ve kötü işlere karşı çıktı.
Mutaffifîn 1–3 ayetlerinde ölçü ve tartıyı eksik yapanları şiddetle kınadı, onları ağır bir azapla tehdit etti ve kıyamet günü bunun hesabını vereceklerini bildirdi. Çünkü onlar satarken veya alırken kendi kefelerini ağır tutarlardı.

Davet sadece akideye yönelik değil; toplumda işlenen kötülüklere ve yöneticilerin zulmüne karşı da yapılır. Çünkü akideden hayat nizamı doğar. Sadece imana çağırmak, daveti eksik bırakmak olur.
Fakat laikler ve demokratlar bunu kabul etmezler. Allah’a iftira atarak dinden çıkan nizamı inkâr ederler ve kendilerini rab ilan ederek kanunlar ve anayasalar koyarlar. Bu yönleriyle Medyen ve Kureyş’in ileri gelenlerine benzerler.

“İnsanların mallarının değerini düşürmeyin.”
Yani bir şeyin gerçek değerine göre fiyat biçin. Bazı tüccarlar, pazarı bilmeyenleri veya para ihtiyacı olanları istismar ederek mallarını düşük fiyata alırlar. Bu haksızlıktır ve zulümdür. Allah bunu yasaklamıştır.
Ancak bir tüccar piyasayı bilmiyorsa veya muhtaç olduğu hâlde fahiş fiyatla satıyorsa, bu da caiz değildir. Buna “ğubn-i fâhiş” yani “büyük aldatma” denir.

Dışarıdan hayvanlarını Medine pazarına satmak için getiren kimselerin mallarını, pazara varmadan tüccarlar düşük fiyata satın alıyordu. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu yasakladı. Halife Ömer de, bu kişilerin pazara tam ulaşmadan önce alışveriş yapmalarını yasakladı.

Her çağda insanlar benzer şeyler yaparlar. İşte nebilerin getirdiği beyyineler, insanların bu yanlışlarını tedavi eder ve doğru çözümler sunar.
İslam ise son risalet olduğu için tam kapsamlıdır; her şeyin hükmünü ve çözümünü gösterir.

“Yeryüzü ıslah edildikten sonra bozgunculuk yapmayın.”
Önceki nebilerin risaletleri insanlar arasında yayılıp uygulandığında yeryüzü ıslah olur. Ancak çıkarlarına ve hevalarına tabi olan zengin ve ileri gelenler, menfaatleri gereği bozgunculuk yapmaya başlarlar. Çıkarlarına göre kanunlar çıkarır, toplumu ifsat ederler.

“Eğer mümin iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”
Yani Allah’a, nebilerine ve risaletlerine iman edenler fesat ve bozgunculuktan uzak dururlar. Mümin olmayanlar ise hevalarına uyar, yalnız çıkarlarını düşünürler.
Bu nedenle insanlara haramlardan kaçınma veya Allah’ın emirlerine uyma çağrısı yapılırken, bu davet imana dayandırılır. Çünkü Allah’ın hükümleri, “Bu Allah’ın emridir; aksi hâlde ahirette hesaba çekileceksiniz.” bilinciyle izah edilir.

“Eğriliği isteyerek Allah’ın yolundan insanları saptırmak için onları tehdit edip her yolda oturmayın.”
Doğru yol Allah’ın yoludur; tersi ise eğri yoldur. Onlar, Allah’ın yolunu reddettikleri gibi, bu yolu izlemek isteyenleri de engeller ve çeşitli cezalarla korkutur. Her yerde ve her alanda insanların iman etmelerini ve Allah’ın yolunu izlemelerini engellemeye çalışırlar; aynı anda onları cezalarla yıldırırlar.

Bu asırda da Allah’ın yolunu reddedenler aynı şeyi yapar. Devlet güçlerini ve imkânlarını kullanarak her alanda Allah’ın hakimiyetiyle savaşırlar; insanları değişik cezalarla korkutur ve bazen gerçekten cezalandırırlar.

Şuayb onlara Allah’ın nimetlerini hatırlatır: “Düşünün ki, pek az idiniz; sonra Allah sizi çoğalttı.”
Sayıları azken zayıf olurlar; diğerleri saldırınca kendilerini koruyamazlar. Ayrıca güçlenmek için çok elemana ihtiyaçları vardır. Bu şekilde Medyen güçlü hâle geldi.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ümmetin çoğalmasını teşvik etmiş; evlenmeye ve çok çocuk sahibi olmaya özendirmiştir. Ayrıca İslam ümmeti, yeni Müslümanlarla çoğalır. Ancak en önemli olan, ümmetin birleşmesi ve kendisini İslam’la yönetebilecek tek bir devlet çatısı altında; tek bir halifenin liderliğinde olmasıdır. Dağınık kalmak zayıflıktır.

Şuayb, kavmini Allah’ın azabından şöyle uyardı: “Sonra da ifsat edenlerin akıbetine bakın.”
Kendilerinden önce Nuh, Âd ve Sâmud kavimlerinin akıbetlerini düşünmelerini istedi. Onlar da çok güçlü ve zengindi; fakat nebilerine inanmadılar, Allah’ın şeriatına uymadılar; haramı serbest bıraktılar; böylece fesat yayıldı. Ardından Allah onları çeşitli azaplarla cezalandırıp yeryüzünden sildi.

Allah’ın yolundan yüz çevirip haramı serbest bırakan demokratik devletlerin ve halklarının akıbeti de kötü olacaktır.

Yine Şuayb kavmini şöyle ikaz etti: “Eğer gönderildiğim şeye sizden bir grup iman etmişse ve bir grup iman etmemişse, aramızda Allah hüküm verinceye kadar sabredin. Hükmedenlerin en hayırlısı O’dur.”
Halkın bir kısmı iman etmişken, yönetime ve söz sahibliğine sahip ileri gelenler, komutanlar ve zenginler iman etmeyi reddettiler. Şuayb, Allah’ın hükmünü beklemelerini istedi; çünkü o apaçık tebliğ etmişti. Artık iman edenlerden başka iman edecek kimse kalmayabilirdi. Toplumda işleri yürüten ileri gelenler inanmayınca, toplumun düzeni küfür esaslı olur; zira düzen ve kanunlar küfür esasına dayanır. Müminler bu durumdan razı olmaz; toplumda egemen olan fikir, duygu ve sistemin değişmesini isterler; aksi hâlde küfür toplumunda eriyip giderler, fıskı ve fuhuşu seyretmekle yetinirler; bu durum kendilerine, ailelerine ve çocuklarına zarar verir.

Onların arasında “Allah fetih buyursun, iman edenleri ve etmeyenleri ayırsın; inanan grubu kurtarsın, inanmayan gruba ceza versin” şeklinde bir beklenti vardır; işte en hayırlı fetih budur.

Müstekbir yöneticiler ve güç sahipleri son kararı verdiler: Şuayb’ı ve beraberindeki iman edenleri, eğer milletlerine dönmezlerse memleketlerinden kovacaklar, sınır dışı edecekler.
Kâfirler fikir mücadelede mağlup olduklarında tehditlere ve güç kullanımına başvururlar.

Millet, din manasındadır. Aynı sistemler, fikirler, hayat tarzları, adet ve geleneklerin toplamı manasına da gelir. Allah’ın dininden döndürmek için müminleri zorla vazgeçirmeye çalıştılar. Bu yüzden Şuayb şöyle dedi: “İstemezsek bile, bize rağmen bizi zorla milletinize döndüreceksiniz!” (anlamca: “Bizi istemediğimiz hâlde siz bizi kendi milletinize döndüreceksiniz.”)

Mekke’nin ileri gelenleri de Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Selleme ve mü’minlere aynı tehditlerde bulundular; daha ziyade ölümle tehdit ettiler, onu ve beraberindeki iman edenleri hapsettiler, aç bıraktılar, göçe zorladılar; bazı müminleri öldürdüler; en nihayetinde Rasulullah’ıöldürmeye teşebbüs ettiler.

Bu asırda da laik, demokratik ve sosyalist rejimler; İslam hakimiyetine ve hilafete çağıranlara çeşitli tehditler savurur ve uygular: ya cezaevine atarlar, ya sürgüne gönderirler, ya memleketlerinden kovarlar, yahut öldürürler.

Bu nedenle müminler sabredecek ve hiçbir taviz vermeyeceklerdir; nihayet Allah’ın zaferi ve rahmeti kendilerine yetişeceğine inanırlar. Bununla ilgili pek çok muhkem ayet geçmiştir.

Müminlerin tehditlere karşı tutumu akîdîdir: Teklifleri derhal reddedip şöyle dediler: “Allah bizi hidayete erdirdikten sonra buna dönersek, Allah’a iftira atmış oluruz.”
Allah onları hidayete erdirdikten sonra dini ve daveti terk ederlerse, Allah’a yalan söylemiş olurlar. Çünkü iman edince Allah’a itaati taahhüt etmişlerdi. İman, Allah’a itaat etmeyi gerektirir; O’nun indirdiği fikir ve sistemi içeren emirlere uymayı ve yasaklarından kaçınmayı zorunlu kılar.

Nisa Suresi 60ta geçtiği gibi, “Ben müminim, Müslümanım” diyen kişi, imanın gereğini yerine getirmez; beşerî bir sisteme, tağuta müracaat etmeyi kabul ederse; sapıklığa ve nifak hâline düşmüş olur.
Sadece “Müslümanım” deyip Allah’ın dinine göre yaşamayı reddeder ve kâfirlerin fikirlerine ve sistemlerine uyarsa, Allah’a iftira atmış olur.

Şuayb ve müminler, akîdî tutumlarını pekiştirerek şöyle söylediler: “Rabbimiz olan Allah istemedikçe buna dönecek halimiz yoktur.”

Çünkü her şey Allah’ın iradesi, mâşiyeti ve isteğiyle olduğundan, Allah istemedikçe buna dönemeyiz dediler. Hidayetimiz Allah’ın iradesi ve otoritesi altında gerçekleşti. Zaten O’na rağmen hiçbir şey gerçekleşmez. Öyleyse eğer biri bu dini terk ederse, bu O’nun otoritesi dâhilinde olur; O’na hiçbir zarar gelmez, ama zarar yine o kişiye döner.

“Rabbimiz her şeyle bilgisiyle kuşatmıştır.” kesin imanlarını böylece ifade ettiler. Hidayetli veya dalâletli olduğumuz zaman, Allah bunu bilir; dilerse bunu engeller. Fakat Allah hidayet ve dalâlet hususunda insan iradesini serbest bırakmıştır. İnsan, iradesiyle iman eder veya sapar. Bu nedenle Şuayb kavminden bir kısmı iradeleriyle iman ederken, diğerleri kendi iradeleriyle dalâlette kaldılar.

Yine de müminler sadık tutumlarını “Allâh’a tevekkül ettik” demekle pekiştirdiler. Allah’ın vaadine ve gücüne tam güvendiler; yalnızca O’na dayandılar. Kendilerine yardımın O’ndan geleceğine inandılar.

Talâk Suresi 3. ayette geçtiği gibi: “Kim Allâh’a tevekkül ederse, Allâh onun için kâfîdir.”
Hakkıyla Allâh’a tevekkül eden kimse er veya geç O’nun yardımını görür.

Allâh’a tevekkül ettikleri için, kavimlerinin inanmış olmayan yöneticilerinden ve güç sahiplerinden korkmadan şöyle dediler: “Rabbimiz! Bizi ile kavmimiz arasında hakkıyla fetih buyur; fetih buyuranların en hayırlısı sensin.”
Güçleri olmadığından her şeyi Allâh’a havale ettiler; artık O ne yapacaksa O’na kaldı. Aramızı açsın, safları birbirinden ayırsın. İman safları ile küfür safları birbirinden ayrılmalıdır. Allâh onların arasında hüküm verir.

Kavminden kâfir olan ileri gelenler yalan ve iftiradan geri kalmazlar; bütün kâfir ve fasık yöneticiler böyle davranır. Yönetimlerini ve saltanatlarını korumak için insanlara her türlü yalanı söylerler. Bunu bir zeka ve dâhilik sayıp halklarını basit ve değersiz görürler; çünkü halkları onlara inanır, ne derlerse kabul eder ve savunurlar; neredeyse onlara taparlar.

Ayrıca ileri gelenler güç ve imkânlarına aldanır; sanki hiç yıkılmayacaklarmış gibi davranır ve azgınlaşırlar.

En büyük yalanlarından biri: “Eğer peygamber Şuayb’a tâbi olursanız muhakkak ve muhakkak hüsrana uğrayacak kimseler olacaksınız” demeleridir. Mekke liderleri de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem için aynı şeyleri söylediler.

Kâfir ileri gelenler daima peygamberlere veya Allâh’ın dinine davet edenlere yalan uydurur ve insanları onlardan uzaklaştırmaya çalışırlar. Oysa gerçek kurtuluş, Allâh’ın yolunu izlemekle mümkündür. İleri gelenler ve kendilerine tâbi olanlar, hem dünyada hem de âhirette hüsrandadırlar.

İşte “şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi; böylece yurtlarında diz üstü çöküverdiler.”
Deprem, sarsıntı, tayfun, şiddetli rüzgâr, kasırga, salgın hastalıklar, kıtlık, afet ve sair büyük felâketler kâfirler için birer kesin azaptır.

Müslümanların başına felâket ve musibetler ya günahlarından dolayı ya da bir imtihan olarak gelir. Sabrederler ve tövbe ederlerse bunlar onların için bir keffâret olur.

İşte “Şuayb’ı tekzîb edenler sanki orada hiç yaşamamış gibiydiler.” Çünkü imkânları ve bütün güçleriyle yok oldular. “Şuayb’ı tekzîb edenler, ta kendileri hüsran olmuştur.” Dünyada azap gördüler ve âhirette ebedî cehennem azabı kendilerine hazırlandı.

Kâfirlerin yegâne hedefi dünyayı kazanmaktır; âhireti hiç düşünmezler. Dünyayı kaybedince büyük bir hüsran içindedirler; oysa bundan daha büyük hüsran, âhireti kaybetmektir.

Şuayb, onlardan yüz çevirdi ve hallerine hiç üzülmedi: kesin olarak onlara Rabb’inin risâletlerini tebliğ etti ve nasihat etti; fakat onlar dinlemedi ve iman etmediler. Oysa Şuayb, peygamber olduğunu ve getirdiği risâletin Allâh’ın buyrukları olduğunu kesin delillerle ispat etmişti.

Kendi halkı olmalarına rağmen kâfir kaldıkları ve inanmadıkları için onlara üzülmedi. Çünkü mevzu iman ve küfürdür; hak ile bâtıl, nûr ile karanlık arasındaki ayrımdır. Milliyetçilik bu işi etkilemez; “Kavmim kafir olsa da, o benim kavmimdir; onlara bir felâket gelirse üzülürüm” demedi.

Eğer iman etmiş olsalardı, onların başına bir musibet geldiğinde üzülürlerdi; fakat kâfir oldukları için üzülmezler, acımazlar. İşte akîdî tutum budur; her nebi aynı tutumu sergilemiştir.

Bu nedenle Bedr ve Uhud savaşlarında, Mekke’den Medine’ye hicret eden mü’minler, Rasûlullah’ın komutanlığı altında, Mekke’den gelen muharip kâfir kardeşleriyle ve akrabalarıyla savaştılar.

Hangi kavimden veya renkten olursa olsun İslam’a giren her insan bizim kardeşimizdir; milletimizden ve ümmetimizden bir parça olur; başına bir şey gelirse üzülürüz, ona yardım ederiz. Fakat kendilerine apaçık tebliğ ve nasihat edildikten sonra iman etmemekte veya İslam’ın hakimiyetini reddetmekte ısrar ederseniz öz kardeşimiz olsalar bile onlara acımaz, onlarla mücadele ederiz.