– 17 –
Sıkıntıların gelmesinin sebebi
Bereketin manası ve sebebi
Duanın kabul edilmemesinin sebebi
Laikliğin ve demokrasinin tehlikesi
Allah’ın tuzağının manası
Bundan emin olanların akıbeti
Kalplerinin mühürlenmesi
Ahde vefa etmemeleri
وَمَاۤ اَرۡسَلۡنَا فِىۡ قَرۡيَةٍ مِّنۡ نَّبِىٍّ اِلَّاۤ اَخَذۡنَاۤ اَهۡلَهَا بِالۡبَاۡسَآءِ وَالضَّرَّآءِ لَعَلَّهُمۡ يَضَّرَّعُوۡنَ ﴿٩٤﴾ ثُمَّ بَدَّلۡـنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الۡحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَّقَالُوۡا قَدۡ مَسَّ اٰبَآءَنَا الضَّرَّآءُ وَالسَّرَّآءُ فَاَخَذۡنٰهُمۡ بَغۡتَةً وَّهُمۡ لَا يَشۡعُرُوۡنَ ﴿۹۵﴾ وَلَوۡ اَنَّ اَهۡلَ الۡقُرٰٓى اٰمَنُوۡا وَاتَّقَوۡا لَـفَتَحۡنَا عَلَيۡهِمۡ بَرَكٰتٍ مِّنَ السَّمَآءِ وَالۡاَرۡضِ وَلٰـكِنۡ كَذَّبُوۡا فَاَخَذۡنٰهُمۡ بِمَا كَانُوۡا يَكۡسِبُوۡنَ ﴿٩٦﴾ اَفَاَمِنَ اَهۡلُ الۡـقُرٰٓى اَنۡ يَّاۡتِيَهُمۡ بَاۡسُنَا بَيَاتًا وَّهُمۡ نَآٮِٕمُوۡنَؕ ﴿۹۷﴾ اَوَاَمِنَ اَهۡلُ الۡقُرٰٓى اَنۡ يَّاۡتِيَهُمۡ بَاۡسُنَا ضُحًى وَّهُمۡ يَلۡعَبُوۡنَ ﴿۹۸﴾ اَفَاَمِنُوۡا مَكۡرَ اللّٰهِ ۚ فَلَا يَاۡمَنُ مَكۡرَ اللّٰهِ اِلَّا الۡقَوۡمُ الۡخٰسِرُوۡنَ ﴿۹۹﴾ اَوَلَمۡ يَهۡدِ لِلَّذِيۡنَ يَرِثُوۡنَ الۡاَرۡضَ مِنۡۢ بَعۡدِ اَهۡلِهَاۤ اَنۡ لَّوۡ نَشَآءُ اَصَبۡنٰهُمۡ بِذُنُوۡبِهِمۡ ۚ وَنَطۡبَعُ عَلٰى قُلُوۡبِهِمۡ فَهُمۡ لَا يَسۡمَعُوۡنَ ﴿۱۰۰﴾ تِلۡكَ الۡقُرٰى نَقُصُّ عَلَيۡكَ مِنۡ اَنۡۢبَآٮِٕهَا ۚ وَلَقَدۡ جَآءَتۡهُمۡ رُسُلُهُمۡ بِالۡبَيِّنٰتِۚ فَمَا كَانُوۡا لِيُؤۡمِنُوۡا بِمَا كَذَّبُوۡا مِنۡ قَبۡلُ ؕ كَذٰلِكَ يَطۡبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوۡبِ الۡكٰفِرِيۡنَ ﴿۱۰۱﴾ وَمَا وَجَدۡنَا لِاَكۡثَرِهِمۡ مِّنۡ عَهۡدٍۚ وَاِنۡ وَّجَدۡنَاۤ اَكۡثَرَهُمۡ لَفٰسِقِيۡنَ ﴿۱۰۲﴾
“Biz hangi memlekete bir peygamber gönderirsek, halkını darlık ve sıkıntıya uğratmış olmayalım. Umulur ki yalvarıp yakarsınlar” (94)
“Sonra, bu kötülük yerine iyilik getirdik. Ta ki çoğaldılar ve dediler ki, babalarımıza hem zarar hem de iyilik dokundu. Onlar hissetmeden birden onları yakalayıverdik” (95)
“Memleketlerin halkları iman edip takva sahibi olsaydı, gökten ve yerden onlar üzerine bereket yağdırırdık. Fakat yalanladılar; bu nedenle işlediklerinden dolayı yakalayıverdik” (96)
“Peki, o memleketlerin halkları geceleyin, onlar uyurken bizim şiddetli azabımızdan o kadar emin oldular mı?” (97)
“Veya o memleketlerin halkları, onlar kuşluk vaktinde eğlenip oynarken bizim şiddetli azabımızdan o kadar emin oldular mı?” (98)
“Onlar o kadar Allah’ın tuzağından emin oldular mı? Allah’ın tuzağından ancak hüsrana uğrayanlar emin olurlar!” (99)
“Halkı helak olduktan sonra yeryüzüne varis olanlar bu gerçeği idrak edip ibret ve ders almazlar mı? Biz istesek günahlarından dolayı yakalayıverirdik. Fakat kalplarını mühürleriz, böylece hiç işitmez olurlar” (100)
“İşte o memleketlerin kıssalarını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, kendilerine beyyinelerle rasulleri gelmiştir. Daha önce yalanladıklarından dolayı iman edecek halleri yoktur. İşte Allah kafir olan kimselerin kalplerini mühürler” (101)
“Bunların çoğunda ahde vefa bulmadık. Ancak onların çoğunu fasık olarak bulduk” (102)
Zâriyât Suresi 56. ayette geçtiği gibi, Allah’ın insanları yaratma hikmeti yalnızca kendisine kulluk etmeleridir. Bu nedenle nebileri gönderdi. Karanlıktan, sapıklıktan, birbirlerine zulmetmekten ve zorbalık yapmaktan kurtarmak; aydınlığa, doğruluğa, adalete ve huzura, mutluluğa getirmek için de nebileri gönderir.
Çünkü insanlar nebilerin gelmesine muhtaçtırlar. Eğer bir nebi gelmezse sapıp şaşkınlığa ve dalalete düşerler, doğru yolu bulamazlar. Servet ve güç sahipleri, onlara musallat olup çıkarlarına, heva ve heveslerine göre yönetmeye başlarlar. Böylece bu kişiler ileri gelenlerin zümresini teşkil ederler. Çıkar için çok kimse bunlara tabi olur.
Bu nedenle bir nebi gelince hemen bu zümre ve tabileri ona karşı çıkar; diğer insanların nebiye ve risaletine inanmalarını engellemeye çalışırlar.
Allah, risaleti; akaid ve ibadet gibi insanın Rabbi ile ahlak, giyim ve yiyecek gibi insanın kendi varlığıyla, muamelata dâhil olan diğer insanlarla ilişkilerini düzenleyen sistemler ve cezalarını kapsar. Bunun için devlet şarttır. Zaten bunun metodu devlettir.
Bu şekilde Allah’a kulluk etmek, insanın bütün ilişkileriyle ilgilidir. Devlet varsa, bunun muhalifleri ve suç işleyenleri cezalandırılır. Devlet olmayınca Allah onları cezalandırıp darlık ve sıkıntıya uğratır. Bundan maksat, nebinin risaletine inanıp tövbe etsinler. Bu azabı kaldırmak için O’na yalvarıp yakarmalıdırlar. Bu sadece dua etmekle yetmez; Allah’ın dinine dönüp uymakla gerçekleşir.
Müslümanlar bunu düşünüp ibret almalıdır. Kendilerine nebilerin efendisi Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem geldi. Ama bu asırda hayat vakıasında ve devlette onun risaletini uygulamaz ve dünyaya taşımaz hale geldiler. Darlık ve sıkıntılar içinde boğuldular. Ne kadar dua etseler yetmedi. Çünkü Allah’ın dinini uygulayacak ve dünyaya taşıyacak Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kurduğu İslam devletini tekrar kurmaya çalışmazlarsa, bu darlık ve sıkıntılar zail olmaz; tersine devam edecektir.
Nitekim kafirler, H. 1342 – M. 1924’te bu devleti İstanbul’da yıkabildiler ve küfür olan laik demokratik cumhuriyeti kurdular. Küfür kanunlarını uygulamaya başladılar ve her kötülüğü yaydılar. Allah’a ve Rasûl’ü olan Nebimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in risalesine karşı savaş açtılar ve savaşlarını bir asırdır devam ettirmektedirler.
Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
” والذي نفسي بيده، لتأمرنَّ بالمعروفِ ولتنهونَّ عن المنكرِ، أو ليوشكنَّ أن يَبعثَ عليكم عقابا منه، ثم تدعونَهُ فلا يُستجابَ لكم”
“Canımı elinde tutana (Allah’a) yemin olsun; muhakkak marufu emredeceksiniz ve münkerden nehyedeceksiniz, yoksa kendisinden sizin üzerinize öyle bir ceza, azap gönderir ki, O’na dua edersiniz fakat dualarınız kabul edilmez” (Tirmizi 2169, İbn Hanbel 23301, Beyheki 20224)
Bunun manası, Allah’ın emirlerini uygulamaya ve nehiylerinden uzak durmaya yöneticileri başta olmak üzere davet taşınmalıdır. Müslümanlar, yöneticilerini İslam’ı uygulamaya zorlamaz ve bunların yerine Allah’ın indirdikleri ile hükmedecek yöneticileri getirmeye gayret etmezlerse, darlık ve sıkıntılar içinde yaşarlar ve duaları kabul edilmez.
Yine de Allah, insanları denemek üzere belli bir süre için darlık ve sıkıntıları kaldırır, yerine güzellik ve refah getirir; sayılarını ve güçlerini artırır.
Zira “kötülük”, darlık ve sıkıntı manasındadır. İyilik ise güzellik ve refahtır.
Bu hale aldanıp babalarının yolunu izlemeye devam ederler; “Babalarımıza hem zarar hem de iyilik dokundu” deyip geçer, hiç ibret ve ders almazlar. Bunun üzerine Allah, onları hissetmeden birden yaklayıverir, cezalandırır.
Bunu görüyoruz; ara sıra depremler, vebalar ve değişik sıkıntılar meydana gelir, sonra Allah onları kaldırır. Fakat insanlar hiç ibret almaz, Allah’a dönmezler. Bu nedenle darlık ve sıkıntılar devam etmektedir. Gelecek nesil, “Babalarımıza da zarar ve iyilik dokundu, böyle şey normaldir, aynı yolda devam edelim” der. Hiç ibret almaya yanaşmaz ve Allah’ın dinine dönmek istemezler.
Hatta bu deprem, felaket, musibet Allah’ın bir cezasıdır; “Allah’a dönmemiz lazım” diyenleri kafirler kötülerler veya cezalandırırlar.
Bu asırdaki gibi, küfür olan demokratik, laik veya sosyalist rejimlerde ısrar edilir; cumhuriyetlerinin sapık kurucularının yolunu izler, onu putlaştırır ve ona tapmaya başlarlar. Allah onları ve onlara karşı susanları hep cezalandıracaktır; hissetmeden birden başlarına büyük felaket ve musibet getirecektir.
Ama memleketlerin halkları iman edip takva sahibi olurlarsa, Allah gökten ve yerden onlar üzerine bereket yağdırır.
Bereket ise bolluk, rahatlık, yeterlilik ve kanaattir. Bir malda veya bir şeyde bereket varsa, bir şey veya bir insan mübarek olursa, orada bolluk, rahatlık, yeterlilik ve kanaat bulunur. Bereketli mal, eşya, ev ve insan mutluluk sağlar.
Bereket olmayınca sıkıntı, rahatsızlık ve darlık olur. Malda, bir evde, bir arabada, bir kadında, bir erkekte bereket yoksa rahatlık ve huzur hissetmez, sıkıntı çeker. Bol mal gelse, onda bereket yoksa huzur hissetmez; iyi tatmaz veya çabuk elden gider.
İşte gökten yağmur yağınca, yerden bitki, sebze ve meyve yetişir; insanlar huzurla ve rahatça yerler.
Fakat yalanladılar, rasulleri ve getirdikleri risaletleri tekzip edince takvasız oldular; Allah’tan hiç korkmadan her haramı serbest kılar ve işlerler, şımarırlar ve haddi aşarlar; “bu nedenle Allah işlediklerinden dolayı yakalayıverdi”, yani cezalandırdı.
Demokratik laik sistem dini hayattan ayırınca Allah’ın dinini yalanlamış oldular. Allah’tan hiç korkmadan özgürlüğü ilan ettiler. Temel hürriyetler üzerinde sistemi tesis ettiler:
- Din ve inanç hürriyeti verdiler: İnsan istediği dini kabul eder veya terk eder, mürtet olur.
- Fikir hürriyeti verdiler: İnsan istediği fikri söyler, İslam’a aykırı fikirleri savunur ve aklına ne eserse söyler.
- Mülk edinme hürriyeti verdiler: Faiz yer, yedirir; kumar oynar; içki ve haram şey satar; kadın vücudunu satar; herkes mülk edinmede serbesttir.
- Şahsi hürriyet verdiler: İnsan zevkine göre istediği şeyi yapar; zina veya eşcinsellik yapar; kadın istediği şekilde açılır ve süslenir.
Böylece toplumda hiç takva kalmaz, Allah’ın korkusu kalkar. Küfür, fısk, fücur, fesat ve her tür kötülük yayıldı. Bu toplum Allah’ın cezasını hak eder; sıkıntılar ve darlık içinde yaşar, bereket gerçekleşmez.
Ancak bozuk ve fasit toplumda yaşayan takvalı kimseler toplumu değiştirmeye çalışırlar. Bunlar kurtulur, Allah indinde değerlidir, O’nun yardımını elde edeceklerdir; zira onlar nebilerin görevini üstlenir, dünyada ve ahirette kazanacaklardır.
Allah, iman etmeyen ve takva sahibi olmayan memleketlerin halklarını tehdit etmektedir ve onlara “Geceleyin uyurken bizim şiddetli azabımızdan o kadar emin oldular mı?” istinkari sorusunu yöneltir. Onlar o kadar fısk ve fucur içinde boğulurken, kendilerine bir şey olmayacağını düşünürler; kendilerinden çok emindirler. Halbuki O’nun şiddetli azabı geceleyin uyurken başlarına gelip ansızın ve hiç düşünmedikleri halde onları yakalar. Öyleyse bundan sakınsınlar ve Allah’tan korksunlar diye mesaj verir.
Veya o takvasız memleketlerin halkları kuşluk vaktinde eğlenip oynarken Allah’ın şiddetli azabının gelebileceğini düşünmediklerinden dolayı o kadar emin oldular mı? sorusunu sorar. Bu şekilde düşüncelerini ve davranışlarını düzeltmeye çalışır.
Kuşluk vakti, güneşin doğuşundan öğlene kadar sürer. Bu vakitlerde insanlar genellikle iş başında olur, alışveriş yapar, oynar ve eğlenirler. O kadar meşgul olurlar ki, başlarına birden bir felaket geleceğini düşünmezler. Allah’ın azabını hiç hesaba katmazlar; kendi hallerine bakarlar; sağlıklı, güçlü ve zengindirler, her şeyi yapabilirler; sanki kendilerine hiç bir şey olmayacağını sanırlar; kendilerinden o kadar emin olurlar.
“Onlar o kadar Allah’ın tuzağından emin oldular?”
Allah’ın tuzağı ise O’nun azabıdır, cezasıdır. Çünkü Allah hemen ceza vermeyebilir. Günah işleyip hemen azap görmedikleri için veya Allah’ı tamamen unutup günah işlemeye devam ederler; başlarına hiç bir şey gelmeyeceğini sanırlar. Allah onlara tövbe etmek için zaman tanır ve fırsat verir. Bundan aldanırlar. Allah azabını geciktirdiğinde sanki onlara bir pusu veya tuzak kurmuş olur. Oysa tövbe etmeleri ve bundan vazgeçmeleri için zaman tanımış, fırsat vermiştir.
Birçok ayette kafirler hep rasullerine “Nerede vadettiğiniz o azap?! Bakalım gelsin, görelim” diyerek alay ettiler. Mücadele Suresi 8. ayette münafıklar da Rasûl’e isyan ederken “Hani Allah bize azap verecek, nerede o azap?” derler. Oysa dünya azabından daha büyük azap onlara hazırlanmıştır: Cehennem azabıdır; onu tatsınlar, ne kadar kötü azaptır!
İnsan bir kötülük yaparken hemen Allah’tan bir musibet başına gelmezse, sanki kötülük yapmadığını sanır. Müslümanlık iddiasında bulunan bir takım kimseler, günah işlediğinde hemen başına musibet gelmezse, sanki bir ceza görmeyeceklerini sanırlar.
Oysa Nahl 61, Fatır 45 ayetlerinde geçtiği gibi, Allah dünyada insanların her işledikleri günaha ceza verseydi yeryüzünde bir insan kalmazdı. Fakat başka zamana geciktirir. Kehf 58 ayette, her işledikleri günah için ceza vermek isteseydi, hemen azabı verirdi. Fakat onu, kaçamayacakları zamana geciktirir. Birçok günahın cezasını ahirete tehir eder, geciktirir.
İşte “Allah’ın tuzağından ancak hüsrana uğrayanlar emin olurlar?!” Çünkü Allah’ın azabı geç zamanda, düşünmedikleri yerden gelebilir; onları kötü şekilde yakalayabilir. Böylece Allah’ın azabından emin olanlar kaybeder; er geç gelecek veya ahirette görecekler.
Bu nedenle Müslüman sürekli kendini kontrol altında tutmalı, gaflete düşmemeli; Allah’ın azabı hemen gelmediği için aldanmamalıdır. Haşr 19. ayette, Allah müminleri, kendisini, emrini ve nehyini unutanlar, gaflete düşenler gibi olmalarından sakındırmıştır. Bunlar fasıkların ta kendileridir, haram işleyenlerdir.
Allah, insanların kendilerinden gelip geçmiş kişiler ve halkların akıbetini düşünüp sakınmalarını ister. Eskilerin yerlerine varis olanlar “yeryüzüne varis olanlar” olarak nitelendirilir.
İbrahim Suresi 44-46 ayetlerde, Allah kendilerinden önce kendi kendilerine zulmeden kimselerden ders almayan zalimler için şöyle buyurur: Onlara azap verildikten sonra yalvarınca ve “Bizim ölümümüzü ertelet, Rasullere tabi olup senin davetine uyalım” derken onlara gelip geçmiş olup kendi kendilerine zulmedenlerin meskenlerinde oturdular. Kendilerine ne yaptığımızı gösterdik ve çok misal verdik. Onlar tuzak kurdular; sanki bizden kaçacaklar, biz de tuzak kurduk. Oysa onların tuzakları o kadar pis ve sinsidir ki, neredeyse ondan dolayı dağlar yıkılacaktı.
Çünkü haram işlemek ve zulmetmek için şaşırtıcı üslup ve vesile kullanırlar, Allah’ın dinini çevirmeye ve bozmaya çalışırlar; bunun için de sahte alim ve hoca hazırlarlar.
Firavun, Babil, Hititler, Rum ve sair eski kafir kavimlerin medeniyet ve kültürleri arz edilirken onlarla övünülmez; sadece onlardan ibret ve ders alınır.
Zalimlerin saraylarına ve evlerine varis olup oturanlar sakınsın! Eğer yaptıklarına benzer işler yaparlarsa çok tehlikededir; aynı akıbete uğrarlar.
Nitekim Allah er geç zalimleri cezalandırır. İnsanlar bu gerçeği idrak edip günah işlemekten uzak dursun; yoksa Allah “Biz istesek günahlarından dolayı yakalayıverirdik” demesinin gereğince onlarda aynı azabı görür. Bu ayet tehdit ve uyarı içerir. Onlar ibret almayı ret edip günah işlemeye devam ederlerse, “Fakat biz kalplerini mühürleriz, böylece hiç işitmez olurlar?” insan türünden olurlar. Allah’ı unutup gaflete düşer; onlara ne dersen işitmez, akletmezler.
Kalpleri mühürlemek düşünmemektir. Allah onları zorlamaz; fakat düşünmek istemedikleri için Allah onlara gerçeği ve doğru yolu görmeye muvaffak kılmaz, onları halleriyle bırakır. Böylece kalpleri mühürlenir ve kulakları tıkanır; hiç hakkı işitmeye yanaşmazlar.
Bunlar kendi iradeleriyle akıllarını ve kulaklarını kapatırlar; böylece düşünmez olurlar. Ama bunu Allah’a rağmen yapamazlar; Allah onlara bu kabiliyeti verdi. İsterlerse düşünüp hidayetli olabilirler; istemezlerse düşünmekten kaçınıp dalalete düşerler.
Allah “O memleketlerin kıssalarını Kur’an’da Rasulüne anlattı”; bu kitap bütün insanlara hitap eder. Rasûle hitap, ümmetine hitaptır babından bize anlatmış olur. Eski kavimlere rasulleri kendilerine beyyinelerle gelmiştir; deliller ve ispatlarla beraber geldiler. Buna rağmen insanların çoğu hep tekzip ettiler; artık inanacakları beklenmez.
Zira Allah “Daha önce yalanladıklarından dolayı iman edecek halleri yoktur” buyurdu. Çünkü “Allah kafir olan kimselerin kalplerini mühürler”.
İman etmek istemediklerinden dolayı sapkınlığı tercih edip kafir oldular ve bu şekilde kalpleri mühürlendi.
“Bunların çoğunda ahde vefa bulmadık”. Allah onları yaratınca, onlardan ahit aldı: Kendisine şirksiz iman edecekler, rasulleri gelince onlara iman edip tabi olacaklardı. Fakat rasulleri gelince tekzip ettiler; böylece onlarda ahde vefa bulunmadı. “Ancak onların çoğunu fasık olarak bulduk”. İman etmeyip günah işlemeye başladılar.
Allah her kişiyi yaratmadan önce ne olacağını bilir. Fakat İsra Suresi 15. ayette geçtiği gibi, onlara rasul göndermeden önce onları sorgulamaz ve cezalandırmaz. O’nun ilmi rasulleri gönderdikten sonra tecelli eder ve tekzip edince azabı hak ederler.