– 18 –

Firavun ve ileri gelenlerin Musa’ya karşı tutumları
Musa’nın onlara karşı tutumu ve mücadelesi
Davetin öncelikle bunlara yönelik olması
Zalimlerin seleflerinden ibret ve ders almamaları
Her asırda onların akıbetinin aynı olması

ثُمَّ بَعَثۡنَا مِنۡۢ بَعۡدِهِمۡ مُّوۡسٰى بِاٰيٰتِنَاۤ اِلٰى فِرۡعَوۡنَ وَمَلَا۟ئِهٖ فَظَلَمُوۡا بِهَا‌ ۚ فَانْظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَاقِبَةُ الۡمُفۡسِدِيۡنَ‏ ﴿۱۰۳﴾  وَقَالَ مُوۡسٰى يٰفِرۡعَوۡنُ اِنِّىۡ رَسُوۡلٌ مِّنۡ رَّبِّ الۡعٰلَمِيۡنَۙ‏ ﴿۱۰٤﴾ حَقِيۡقٌ عَلٰٓى اَنۡ لَّاۤ اَقُوۡلَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الۡحَـقَّ‌ ؕ قَدۡ جِئۡـتُكُمۡ بِبَيِّنَةٍ مِّنۡ رَّبِّكُمۡ فَاَرۡسِلۡ مَعِىَ بَنِىۡۤ اِسۡرَآءِيۡلَ ؕ‏ ﴿۱۰۵﴾  قَالَ اِنۡ كُنۡتَ جِئۡتَ بِاٰيَةٍ فَاۡتِ بِهَاۤ اِنۡ كُنۡتَ مِنَ الصّٰدِقِيۡنَ‏ ﴿۱۰٦﴾ فَاَلۡقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِىَ ثُعۡبَانٌ مُّبِيۡنٌ‌ ‌ ۖ ‌ۚ‏ ﴿۱۰۷﴾  وَّنَزَعَ يَدَهٗ فَاِذَا هِىَ بَيۡضَآءُ لِلنّٰظِرِيۡنَ‏ ﴿۱۰۸﴾  قَالَ الۡمَلَاُ مِنۡ قَوۡمِ فِرۡعَوۡنَ اِنَّ هٰذَا لَسٰحِرٌ عَلِيۡمٌ ۙ‏ ﴿۱۰۹﴾  يُّرِيۡدُ اَنۡ يُّخۡرِجَكُمۡ مِّنۡ اَرۡضِكُمۡ‌ۚ فَمَاذَا تَاۡمُرُوۡنَ‏ ﴿۱۱۰﴾  قَالُوْآ اَرْجِهْ وَاَخَاہُ وَاَرْسِلْ فِی الْمَدَآٮِٕنِ حٰشِرِیْنَ ۙ‏ ﴿۱۱۱﴾  يَاۡتُوۡكَ بِكُلِّ سٰحِرٍ عَلِيۡمٍ‏ ﴿۱۱۲﴾ 

“Sonra, onların ardından Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Ayetlerimize haksızlık yaptılar. Ama fesatçıların akıbeti nasıl oldu, gel gör!” (103)
Musa dedi ki: “Ey Firavun! Ben Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir rasulüm.” (104)
“Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek üzerime bir haktır. Rabbinizden size bir beyyine ile geldim. Benimle beraber İsrailoğullarını serbest bırak!” (105)
Firavun dedi ki: “Eğer doğru söyleyenlerden olup da bir ayetle beraber gelmişsen, onu getir bakalım!” (106)
Bunun üzerine Musa asâsını yere attı; bir de baktılar ki apaçık bir yılan! (107)
Elini de çıkardı; bir de gözleri önünde bembeyaz oluverdi. (108)
Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: “Şüphesiz ki bu kişi gerçekten bilgili bir sihirbazdır.” (109)
“Sizi diyarlarınızdan çıkarmak istiyor!” dediler. (Firavun:) “Peki, ne emredersiniz?” (110)
Dediler ki: “Onu ve kardeşini beklet, şehirlere toplayıcılar gönder.”(111)
“Sana her bilgili sihirbaz getirsinler.” (112)

Ayette geçen “ثُمّ َ” / Sonra”, hemen değil, belli bir zaman geçtikten sonra anlamı verir. “Onların ardından” ifadesi, Nuh, Hud ve Salih gibi, kavimlerine gönderilen nebilerin dönemlerinden sonra, Musa’nın bir nebi olarak Firavun’a gönderildiği anlamına gelir. O zamanlarda dünyada en büyük devlet Mısır’dı ve Firavun onun kralıydı.

Musa, ona ve devlet yönetimi içindeki ileri gelen sorumlulara, etkili kişilere peygamberliğini ispatlayan ayetlerle gönderildi. Bu ayetler mucizelerdir.

Daha önce tefsir ettiğimiz ayetlerde de gördük ki, nebiler daima yöneticilere, güç sahiplerine, toplumda etkili olanlara ve servet sahiplerine hitap ederler; davalarını ilk önce onlara ulaştırırlar. Çünkü onlar iman ederlerse diğer insanlar onları takip ederler. Bu nedenle daveti taşıyanlar önceliklerini bunlara vermelidir.

Musa mucizeleri gösterince Firavun ve ileri gelenleri bu ayetlere haksızlık yaptılar. Çünkü onlar hakkında doğru olmayan şeyler söylediler; “Bu mucizeler sihirdir, büyüdür.” dediler. Böylece zulüm yapıp reddettiler.

Oysa bunlar haktır, sihir değildir. Bir kimse gerçeği inkâr eder veya doğru olmayan bir şey söylerse zulüm, haksızlık yapmış olur. Bu nedenle Bakara suresi 254. ayette:
“Kâfirlerin ta kendileri zalimdir.”
Lokman suresi 13. ayette:
“Şüphesiz ki en büyük zulüm şirktir.”
Maide maide 45. ayette:
“Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” buyurulmuştur.

İşte Allah’ın dinini veya onun bir kısmını inkâr edenler, yahut Allah’a ortak koşanlar, yahut Allah’ın hükümlerini uygulamayanlar zalimdirler.

Zalimler fesatçıdır, bozguncudur, onların akıbeti pek vahimdir. Allah Rasulü’ne hitap ederek:
“Fesatçıların akıbeti nasıl oldu, gel gör!” buyurarak ibret almaya çağırdı. Bu hitap bize de yöneliktir. Eski zalimlere ve çağımızdaki zalimlere baktığımızda sonlarının her zaman kötü olduğunu görürüz.

Fakat zalimler seleflerinden hiç ibret almazlar. Aynı zulme devam ederler. Sanki önceki zalimler bazı hatalar yaptı, ama biz aynı hataları işlemeyeceğiz, bu yüzden aynı akıbet başımıza gelmeyecek, zannına kapılırlar.

Zâriyât suresi 55. ayette geçtiği gibi müminlere hatırlatma fayda verir.
Yusuf suresi 110. ayette geçtiği gibi Kur’an’da geçen kıssalarda akıl sahipleri için ders ve ibret vardır.
Onlar düşünürler ve eski kıssalardan istifade ederler. Zira zulmün akıbeti daima aynıdır; müminler takvalı olup sabrederlerse nihayetinde kazanan olurlar.

Düşünmeyen kimse ise ibret almaz. Sadece önünü görür; geleceği görmez, düşünmez. Kendini güçlü hisseder, sanki ona hiçbir şey olmayacaktır. Allah katında da iyi bir payı olduğunu iddia eder, hem de bunun kesin olduğunu söyler.

Musa, dünyanın lideri olan Firavun’a meydan okuyarak:
“Ben Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir rasulüm.” dedi. Çünkü Firavun kendini ilahlaştırmıştı ve Naziat suresi 24. ayette geçtiği gibi:
“Ben sizin en yüce rabbinizim!” demişti.
Bu nedenle Musa ona: “Senin, kavminin ve tüm âlemlerin Rabbi Allah’tır; ben O’nun elçisiyim.” diyerek onu horladı, küçülttü ve Allah’ın üstünlüğünü gösterdi. “Kimsin sen? Bütün mahlûkatın Rabbi olan Allah’ın elçisiyim ben!”

İşte daveti taşıyanlar bu derecede olmalıdır; zalimlerden ve azgınlardan korkmadan hak sözü söylemelidir. Çünkü dava adamı Allah’ın Rasulüne vahyettiği risaletin taşıyıcısıdır. Onların sahte ilahlarını alçaltacak ve Allah’ın tek ilah ve Rab oluşunu üstün gösterecektir. Kâfirler genellikle liderlerini yüceltir ve ilah derecesine çıkarırlar.

Musa, Allah’a davet edenlerin yolunun mahiyetini pekiştirerek:
“Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek üzerime bir haktır, bir borçtur.” dedi.
Asla hak olmayan bir şey söylemez; yoksa nebi sıfatından çıkar. Nebi niçin gelir? Kendi çıkarını düşünmez, sadece Allah’ın emirlerini uygular ve O’nun rızasını ister.

Bizim Rasulümüz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem Taif’te kafirlerden eziyet görüp taşlandığında Allah’a dua ederek şöyle dedi:

إن لم يكن بك غضب علي فلا أبالي.. لك العتبى حتى ترضى”

“Allah’ım! Bana kızgınlığın yoksa hiç aldırış etmem… Benden razı oluncaya kadar hep çalışacağım.” (İbn Asâkir, 152/49)

İşte nebilerin varisleri olan, daveti taşıyanlar eziyete hiç aldırış etmezler; böyle olacağını bilir ve beklerler. Çünkü topluma tahakküm eden zalim ileri gelenler hak daveti kabul etmezler; çünkü bu, onların çıkarlarına terstir. Onlar çıkarlarını elde etmek ve saltanatlarını korumak için insanlara zulmetmeyi, aldatmayı, yalan söylemeyi ve değişik cezalarla korkutmayı bir yol edinmişlerdir. Onlara göre gaye, vasıtayı meşru kılar.

Musa, azgın Firavun ve ileri gelenlerine: “Rabbinizden size bir beyyine ile geldim.” dedi. Bu beyyineler, kendi peygamberliğine birer ispattır; bunlar birer mucizedir.

Musa’nın bir amacı daha vardır: “Benimle beraber İsrailoğullarını serbest bırak!” Çünkü Firavun, İsrailoğullarına zulmediyor, erkek çocuklarını öldürüyor ve kadınları canlı bırakıp köle gibi çalıştırıyordu.

Ğafir/Mümin 34. ayette Yusuf Aleyhisselam’ın Mısır’da Allah’a daveti taşıdığı, fakat yalanlandığı belirtilmektedir. Babası Yakup diğer adıyla İsrail ve çocukları Mısır’a gelip yerleştiler. Mısır yöneticileri onları ve Mısır halkından olan müminleri ezmeye başladılar. İsrail neslinden olan Musa gelinceye kadar bu zulüm devam etti.

Musa da Mısır yöneticilerine ve halkına davetini taşıdı. Davetinin doğru olduğunu ispatlamak için deliller gösterdi ve mazlumları kurtarmayı hedef edindi.

Zira Allah’ın davetini taşıyanlar, davetlerinin doğruluğunu ispatlamak için deliller gösterirler ve insanları ikna etmeye çalışırlar. Böylece devletlerini tesis edip insanları zulümden kurtarır, doğru olan fikirleriyle yönetmeye başlarlar; adaleti tesis ederler.

Diğerleri ise kendi şahsi çıkarları için çalışıp güçleriyle, paralarıyla veya kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirmeye çalışırlar. Bunu korumak için hak davetini taşıyanları ezerler. Zulmü herkese uygulayıp “adaleti gerçekleştirdik” derler.

Musa beyyinelerini göstermeye başladı: “Asasını yere attı; bir de baktılar ki apaçık bir yılan!”
Firavun, insanları kandırmak için sihirbazları kullanıyordu. Musa bunların sahtekârlığını göstermek ve peygamberliğini ispatlamak için asanın yılana dönüşmesi gerekti.

Ayrıca elinin bembeyaz hâle gelmesi de diğer mucizedir. Çünkü Musa esmer idi. Elini cebinden veya koltuğu altından çıkarıp bembeyaz oluvermesi onları şaşırttı. Bunlar hem mucize hem de açık birer ispat idi.

İşte görenler şaşırdılar ve Musa’ya inanmaya yaklaştılar. Çünkü daha önce Firavun’un aldatıcı araçları olan sihirbazlara inanıyorlardı.

Fakat Firavun ve ileri gelenler inanmak istemediler ve halklarının da inanmasını kabul etmediler. Zira çıkarlarını ve saltanatlarını korumak için bunu engelleyeceklerdi.

Hemen Musa’yı yalanlamak için bir suçlama ortaya attılar. Bu nedenle: “Şüphesiz ki bu kişi gerçekten bilgili bir sihirbazdır!” dediler. İşte onlar sihirle insanları kandırdıkları için böyle söylediler. Aslında farkında olmadan kendi aldatıcı düzenlerini ele vermiş oldular.

Bu asırda da durum aynıdır; demokratlara benzerler. “Fikir hürriyeti vardır.” derler; fakat İslam’dan söz edilince hemen Müslümanları susturmaya çalışır, “terörist, yobaz, radikal, aşırı” gibi ithamlarla suçlayıp hapse atarlar.

Zalim ileri gelenler, Musa ve müminlere büyük bir ithamda bulunarak: “Sizi diyarlarınızdan çıkarmak istiyor!” dediler. Bunun manası: “Ülkenize hükmedecek, yerlerinizi, mallarınızı ve her şeyinizi alacak; siz de onlara mahkûm olacaksınız.”

Firavun, ileri gelenlerine danışarak: “Peki ne emredersiniz? Ne görüş gösterirsiniz? Ne yapayım?” dedi.
Dediler ki: “Onu ve kardeşi Harun’u hemen cezalandırma. Beyyinelerini çürütmek için beklet, mühlet ver ve şehirlere toplayıcı memurlar gönder; her bilgili sihirbazı getirsinler.”

İnsanlar Musa’nın getirdiği mucizelere şaştılar ve inanmak üzere oldular. Eğer Firavun ve ileri gelenler Musa’nın delillerini çürütmeselerdi, devletlerini kaybedeceklerdi ve Musa kazanacaktı.

Onlar bunun sihir olduğundan şüphelendiler; bu nedenle en usta sihirbazları topladılar. Gelecek ayetlerde göreceğimiz gibi kaybettiler ve Musa kazandı. Buna rağmen yine de inanmadılar; Musa ve müminleri öldürmeye teşebbüs ettiler.

Müşrik Araplar da Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in beyyinesi olan Kur’an’ın benzerini getirmeye çalıştılar; ama getiremediler. Allah onlara meydan okuyarak: “Onun gibi bir kitap getirin!” dedi. Acze düşünce meydan okumayı “on sureye” indirdi; yine getiremediler. Sonra: “Bir sure getirin!” dedi. Yine getiremediler.

Kureyş liderleri, Mekke’nin hükmünü kaybedip Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in eline geçeceğinden endişe ettiler. Bu nedenle onu öldürmeye teşebbüs ettiler; onu ve müminleri hapsettiler, birçoğuna işkence yaptılar, bazılarını öldürdüler, çoğunu göçe zorladılar.

Çünkü daima tâğutlar ve zalimler, saltanatlarını ve servetlerini korumak için hakkı söyleyenlere ve Allah’ın hâkimiyetini kurmak isteyenlere aynı şeyi yaparlar.

Bu asırda tâğut olan Kemalistler, laikler, demokratlar ve sosyalistler aynı zalimce icraatları uygularlar.

Fakat Rasulullah ve beraberindeki müminlerin sebat gösterdiği gibi sebat gösterirlerse nihayetinde Allah’ın izniyle kazanırlar ve yeryüzünde yeniden Allah’ın hâkimiyetini ikame edecek Raşidî Hilafet Devletini kurarlar.

Zira hak dava daima kazanır. Fakat sahipleri ölüme kadar sebatgösterecek, hiçbir gevşeklik veya taviz göstermeyecek, zalimlere hiçbir şekilde meyletmeyecek ve onların yönetimlerine asla katılmayacaklardır. Çünkü Allah’ın talebi ve vaadi budur; Rasulullah’ın örneği ve müjdesi de budur.