– 19 –

Firavun’un Sihirbazlarının İstekleri

Gerçeği Görünce İman Etmeleri

 Hemen Edindikleri Akâidî Tutum

 Firavun ve İleri Gelenlerin Tehditleri

 Musa’nın Sihirden Korkması

 Kitap Dışında Allah’ın Ona Vahyi

 Daveti Taşıyanların Akâidî Tutumu

 Temaslarda İkişer Kişi Gitmeleri

 Musa  ve Harun gibi Birbirlerini Desteklemeleri

Önce Karşı Tarafın Fikrini Dinleme

Sonra Onu Çürütüp Doğruyu Gösterme Metodu

 Bu Asrın Yöneticilerinin Sihirbazları

 Liderlerini Rab Edinenler

وَجَآءَ السَّحَرَةُ فِرۡعَوۡنَ قَالُوۡۤا اِنَّ لَـنَا لَاَجۡرًا اِنۡ كُنَّا نَحۡنُ الۡغٰلِبِيۡنَ‏ ﴿۱۱۳﴾  قَالَ نَـعَمۡ وَاِنَّكُمۡ لَمِنَ الۡمُقَرَّبِيۡنَ‏ ﴿۱۱٤﴾  قَالُوۡا يٰمُوۡسٰٓى اِمَّاۤ اَنۡ تُلۡقِىَ وَاِمَّاۤ اَنۡ نَّكُوۡنَ نَحۡنُ الۡمُلۡقِيۡنَ‏ ﴿۱۱۵﴾  قَالَ اَلۡقُوۡا‌ ۚ فَلَمَّاۤ اَلۡقَوۡا سَحَرُوۡۤا اَعۡيُنَ النَّاسِ وَاسۡتَرۡهَبُوۡهُمۡ وَجَآءُوۡ بِسِحۡرٍ عَظِيۡمٍ‏ ﴿۱۱٦﴾  وَاَوۡحَيۡنَاۤ اِلٰى مُوۡسٰٓى اَنۡ اَلۡقِ عَصَاكَ‌ ۚ فَاِذَا هِىَ تَلۡقَفُ مَا يَاۡفِكُوۡنَ ‌ۚ‏ ﴿۱۱۷﴾  فَوَقَعَ الۡحَـقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوۡا يَعۡمَلُوۡنَ‌ۚ‏ ﴿۱۱۸﴾  فَغُلِبُوۡا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوۡا صٰغِرِيۡنَ‌ۚ‏ ﴿۱۱۹﴾  وَ اُلۡقِىَ السَّحَرَةُ سٰجِدِيۡنَ ۙ‏ ﴿۱۲۰﴾  قَالُوۡۤا اٰمَنَّا بِرَبِّ الۡعٰلَمِيۡنَ ۙ‏ ﴿۱۲۱﴾  رَبِّ مُوۡسٰى وَهٰرُوۡنَ‏ ﴿۱۲۲﴾  قَالَ فِرۡعَوۡنُ اٰمَنۡتُمۡ بِهٖ قَبۡلَ اَنۡ اٰذَنَ لَـكُمۡ‌ۚ اِنَّ هٰذَا لَمَكۡرٌ مَّكَرۡتُمُوۡهُ فِى الۡمَدِيۡنَةِ لِتُخۡرِجُوۡا مِنۡهَاۤ اَهۡلَهَا‌ ۚ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُوۡنَ‏ ﴿۱۲۳﴾  لَاُقَطِّعَنَّ اَيۡدِيَكُمۡ وَاَرۡجُلَكُمۡ مِّنۡ خِلَافٍ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمۡ اَجۡمَعِيۡنَ‏ ﴿۱۲٤﴾  قَالُـوۡۤا اِنَّاۤ اِلٰى رَبِّنَا مُنۡقَلِبُوۡنَ‌ۚ‏ ﴿۱۲۵﴾  وَمَا تَـنۡقِمُ مِنَّاۤ اِلَّاۤ اَنۡ اٰمَنَّا بِاٰيٰتِ رَبِّنَا لَمَّا جَآءَتۡنَا‌ ؕ رَبَّنَاۤ اَفۡرِغۡ عَلَيۡنَا صَبۡرًا وَّتَوَفَّنَا مُسۡلِمِيۡنَ‏ ﴿۱۲٦﴾ 

“Nihayet Sihirbazlar Firavun’a geldiler. ‘Eğer galip olan biz olursak bizim için mutlaka bir mükâfat vardır, (değil mi?) dediler.” (113)

“Firavun: ‘Evet, hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız.’ dedi.” (114)

“Sihirbazlar: ‘Ey Musa, ya sen önce atarsın ya da atanlar biz olalım?’ dediler.” (115)

“Musa: ‘Siz atın.’ dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Çünkü büyük bir sihir yaptılar.” (116)

“Biz de Musa’ya: ‘Asanı at.’ diye vahyettik. Hemen o asa uydurdukları şeyleri yutuverdi.” (117)

“Böylece hak gerçekleşti ve onların yaptıkları bâtıl olup gitti.” (118)

“Artık orada mağlup oldular ve zelil kimseler olarak geri döndüler.” (119)

“Sihirbazlar hep birden secdeye kapandılar.” (120)

“Ve dediler ki: ‘Âlemlerin Rabbine iman ettik.’” (121)

“O, Musa ve Harun’un Rabbidir.” (122)

“Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden O’na iman ettiniz ha! Şüphesiz ki yaptığınız şey şehir halkını oradan çıkarmak için kurulmuş bir hiledir. Öyleyse yakında ne yapacağımı bileceksiniz!’” (123)

“Kesinlikle ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.” (124)

“Onlar: ‘Biz zaten kesin olarak Rabbimize döneceğiz.’ dediler.” (125)

“Bize gelen Rabbimizin âyetlerine iman ettiğimizden başka bir sebepten dolayı bizden intikam almıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize sabır ver ve bizi Müslümanlar olarak vefat ettir.” (126)

Daha önceki ayetlerde, ileri gelenlerin isteği üzerine Firavun’un şehirlerin tamamına toplayıcı memurlar göndererek bütün bilgili sihirbazları toplama kararı açıkladığı belirtilmiştir.

Nihayet sihirbazlar Firavun’a geldiler ve “Eğer galip olursak bize mutlaka bir mükâfat verilecektir” dediler. Çünkü işlerine karşılık ücret ve ödül istiyorlardı; sihirbazlık yapmayı boşuna gerçekleştirmezlerdi. Zira sihirbazlar, ücret almak için sihir yapar, bunu bir meslek hâline getirir, insanları kandırır veya bazı insanlara zarar vermeye çalışırlar.

Bakara Sûresi 102. ayetin tefsirinde açıklandığı gibi sihirbazların kâfir oldukları, insanları aldatarak eşleri birbirinden ayırmaya çalıştıkları, ancak Allah’ın iradesi izin verdiği kadar zarar verebildikleri ve ahireti satıp dünyevî karşılık uğruna çalıştıkları beyan edilir. Bunların cezası pek ağırdır.

Firavun döneminde sihir çok yaygındı ve Firavun saltanatını korumak için sihirbazları kullanıyordu. Ama Allah onların işinin boş olduğunu göstermek ve Musa’nın peygamberliğini ispatlamak için, asasını yılana dönüştüren mucizeyi gözleri önünde sergiletti.

Sihirbazlar galip geleceklerinden emin değillerdi; bu nedenle “Eğer galip olursak…” dediler.

Firavun: “Evet, hem de siz yakınlarımdan olacaksınız.” dedi. Firavun Musa’nın getirdiği şeyin bir mucize olduğundan şüpheleniyordu, ona karşı koyamadı. Mağlup olursa tahtını kaybedebilir, insanlar Musa’ya inanabilirdi. Musa’nın yaptığı, Firavun’a büyük bir meydan okumaydı. Bu nedenle sihirbazlar galip gelirse onları halkı aldatmak için sürekli kullanmayı planladı. Böylece onları yakın çevresine katacaktı.

Zalim yöneticiler her asırda aldatıcı kimselere ihtiyaç duyarlar. Bu çağda insanları kandıracak kişileri yaklaştırır, görevlendirirler; bakan, milletvekili, müdür yaparlar. Medya ve basında gazetecileri kullanır; reklam, propaganda ve sahte yorumlarla halkı saptırırlar. Din alanında sahte hocalar tayin eder, kendi lehlerinde fetva çıkartırlar. Ayetleri ve hadisleri doğru anlamından çarpıtır, tevil ederler. İşte bunlar sihirbazların rolünü oynarlar. Küfrü uygulayan zalim yöneticileri ve bâtıl laik-demokratik rejimleri yaşatanlar bunlardır.

“Ey Musa, ya sen önce atarsın ya da atanlar biz olalım?” dediklerinde, Musa çok önemli bir günde ve önemli bir topluluğun içinde bu buluşmayı istemişti.
Tâhâ Sûresi 58–59’da belirtildiği üzere, büyük ziynet bayramı günü, herkesin uyanık olduğu kuşluk vaktinde yapılmasını teklif etti ve Firavun bunu kabul etti. Çünkü Musa, davetini bütün insanlara duyurmak ve en uygun gün ile zamanı seçmek istiyordu.

İşte İslam davetini taşıyanlar daima önemli gün, zaman, yer, münasebet ve siyasi olayları yakalayarak davetlerini duyurmalıdır ki herkes duysun ve bilsin. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahabelerle birlikte Mekke’de daveti taşırken hac zamanını kullanıyordu. Çünkü bütün kabileler hac mevsiminde Mekke’de toplanıyordu. Dışarıdan heyetler geldiğinde hemen koşar, onlarla görüşmeye çalışırdı. Bir savaş, bir sorun, bir zulüm veya siyasi bir olay olduğunda da hemen onunla ilgili fikir ortaya koyardı. Misal olarak, Rumlar ile Persler arasında savaş olunca hemen ilgilenmiş ve bununla ilgili fikrini ortaya koymuştu.

Allah, insanların önce sihirbazların sahte işini görmesini, ondan sonra da gerçeği görmelerini istedi. İnsan önce sahte ve yanlış olanı görmeli, ardından doğrunun gösterilmesi daha uygundur. Kur’an’ın yöntemi de hep böyledir: Önce kâfirlerden delillerini ister veya onların iddialarını gösterir, sonra onları çürütür ve ardından doğruyu ortaya koyar.

İslam davetini taşıyanlar da aynı yolu izlemelidir. Önce karşı tarafın delilini isteyip ortaya çıkarmalı, onu çürütmeli; daha sonra doğru fikri gösterip ispatlamalıdır. Böylece karşı tarafın hiçbir hücceti kalmaz; çünkü fikrini önce sunmuş ve savunmuş, ona fırsat verilmiştir.

Bu nedenle onların önce atmasını isteyerek Musa “Siz atın.” dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar; nitekim büyük bir sihir yaptılar. Tâhâ Suresi 66–69. ayetlerde geçtiği gibi hatta Musa korktu. Çünkü sihirbazların ipleri ve asaları, insanların gözünde yürüyen yılanlar olarak göründü. Öyle büyük bir sihir yaptılar ki gerçek gibi göründü ve insanları korkuttu. Fakat o aslında gerçek değildi; sadece hayaldi. Allah Musa’ya “Korkma, asanı at.” dedi.

“Biz de Musa’ya ‘Asanı at’ diye vahyettik.”
Allah’ın “vahyettik” buyurması, bunun doğrudan Musa’nın kalbine ilham edildiğini gösterir. Çünkü vahiy sadece Tevrat değildir; Allah birçok olayda Musa’ya vahyetti. Tevrat ise bir defada nazil oldu. Ondan sonra Allah ona ilham ve rüya ile vahyetmeye devam etti. Aynı şekilde Muhammed Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e de Kur’an dışında birçok konuda vahyedilmiştir; buna sünnet adı verilir.

Zira nebî, Allah’tan haber verendir. Öyleyse her konuda Allah nebisine bilgi verecektir. Necm Suresi 2–4. ayetlerde belirtildiği gibi, Nebi heva ve hevese göre konuşmaz; ancak vahiy ile konuşur ve vahiy ona öğretir.

Allah’ın vahyine binaen Musa asasını attı. Hemen o asa büyük, gerçek bir yılana dönüşerek uydurdukları şeyleri yuttu. Tâhâ Suresi 66. ayette onların ip ve asaları birer yılan gibi hayal ettirildiği açıklandı.
“Hemen o asa uydurmuş oldukları şeyleri yutuverdi.”
Çünkü o gerçek bir yılan oldu. Gerçek olmasaydı yutamazdı. Sihir sadece hayal, aldatma ve şaşırtmadır: İnsan sanki gerçek görür veya hisseder, fakat hiç de gerçek değildir.

Aynı şekilde sihirbazlar, erkeği karısından veya kadını kocasından ayırmaya çalışırken birbirleri hakkında kötü zannı oluşturur, sanki birbirleri hakkında mefhumları değiştirir, nefret duyguları aşılarlar. Hatta fitneci olanlar, büyü yapmadan da nefret tohumları ekerler; eşler hakkında birbirlerine kötüleyici sözler söyleyip onları ayırırlar.

“Böylece hak tahakkuk etti”; gerçek ortaya çıktı. “Ve onların yaptıkları bâtıl oldu”; yaptıkları iş boş çıktı, gerçeği yoktu.

Artık sihirbazlar, Firavun ve ileri gelenler mağlup oldular ve zelil kimseler olarak geri döndüler. Fakat sihirbazlar, Firavun ve çevresi gibi inatçı olmadılar. Hemen hepsi birden Allah’a secdeye kapandılar: “Âlemlerin Rabbine iman ettik, O Musa ve Harun’un Rabbidir.” dediler. Musa onların önünde davetini açıklarken, âlemlerin Rabbine davet ettiğini duyurmuştu ve sihirbazlar da bunu işiterek iman ettiler.

Harun, Musa’yı desteklemek için onun yanında duruyordu. Musa davetini bildirince, Harun muhtemelen onun detaylarını açıklamıştı. Kasas Suresi 33–35. ayetlerde Musa, Allah’tan kendisiyle birlikte Harun’u da elçi olarak göndermesini istemişti. Çünkü Harun’un kendisinden daha beliğ olduğu, daha güzel açıkladığı ve kendisine destekçi olacağı ifade edilir. Allah da bunu kabul etti.

Bu nedenle İslam davetini taşıyan kimse, güzel ve açık şekilde anlatmalı; temaslarda birbirini destekleyecek iki kişi gitmelidir. Çok kişi bir görüşmeye giderse bile genellikle sadece iki kişi konuşur: Biri açıklar, diğeri destekleyerek tamamlar; diğerleri dinler ve güçlü bir atmosfer oluşturur. Çünkü hepsi aynı fikirde oldukları için beraber gitmişlerdir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem çoğunlukla Ebû Bekir ile beraber giderdi. Özellikle nusret talebinde hemen hemen her defasında bu birlikte görünmüş ve destek sağlanmıştı. Kendini tanıtmak ve güven sağlamak için üçüncü kişi olarak amcası Abbas’ı da yanlarında götürürdü. Medine’de daveti taşıyan Mus’ab bin Umeyr, ensardan İslam’a giren Es’ad bin Zürâre ile birlikte hareket ederdi; hatta onun evinde ikamet ediyordu.

Sihirbazlar gerçeği görünce hemen hepsi birden Allah’a secdeye kapandılar. Musa’nın davet ettiği ve varlığını ispat ettiği Âlemlerin Rabbine iman ettiler. Bir şüphe kalmaması için “O Musa ve Harun’un Rabbidir” dediler. Çünkü Firavun, azgın bir mahluk olarak kendisini halkının rabbi ilan etmişti. Öyleyse biz Firavun’a değil, Musa ve Harun’un çağırdığı Allah’a iman ettik dediler. O, Firavun da dâhil olmak üzere bütün yaratılmışların Rabbidir.

Ğafir/Mümin 29. ayette geçtiği gibi Firavun halkına: “Ben size ancak gördüğüm şeyi gösteriyorum ve sizi doğru yola iletirim.” demiştir.
Zuhruf Suresi 54. ayette ise Firavun kendi kavmini hafife aldığı ve onları küçük gördüğü belirtilir; çünkü onlar her dediğine inanmış, ona uyup itaat etmişlerdi. Böyle olunca lider kibirlenir, âdeta rab ve ilah konumuna yükseltilmiş olur.

Bu asırda da birçok lider, halklarını ve tâbîlerini hafife almaktadır. Ne derse hemen kabul edenler, her görüş ve siyaseti savunanlar vardır. Böylece liderleri büyür ve ilahlaştırılmış gibi olur.

Şer’i hükmü ölçü edinmeyen Müslümanlar veya “Müslümanım” iddiasında bulunan kimseler, liderlerini öyle savunurlar ki; şeriata aykırı davransalar, küfür olan demokrasi, laiklik ve özgürlüğü uygulasalar ve savunsalar; İslam şeriatını ve Hilafeti yıkan Mustafa Kemal’i savunsalar; İslam ve Müslümanların en azgın düşmanı olan Amerika’yı dost edinseler ve onların planlarını uygulasalar bile yine de o liderlerini sever, savunurlar ve onlar için her türlü bahaneleri uydururlar. Ölçüleri o liderdir; ayrıca şer’i hükme göre değil, akıllarına göre maslahat ve çıkar hesabıyla yorum yapar, eğri mantık yürütürler.

Onlar beyinleri zayıf olduğu için liderlerini yüceltirler. Liderleri ise onları küçümser, alay konusu yapar ve sürekli ihanet ederler. Çünkü ne olursa olsun bu insanların kendilerine tâbi olacaklarını ve kendilerini savunacaklarını görürler. Böyle kimseleri ahmak yerine koyarlar.

Hâlbuki İslam’da yöneticiler, birinci Raşid Halife Ebû Bekir’in dediği gibidir:
“Ben sizin işlerinizi yürütmek için halife seçildim, fakat sizden daha hayırlı değilim. Allah’a ve Rasulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin; Allah’a ve Rasulüne isyan ettiğim zaman bana itaat etmeyin.” (İbn Hişâm Siyeri)

İşte İslam’da şahsi liderlik veya kişilere körü körüne itaat yoktur; tapınma yoktur. Fikrî liderlik vardır. Bu nedenle sihirbazlar iman edince, “Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik.” dediler. Onların şahıslarına uymadılar; Allah’tan getirdiklerine uydular.

Müstekbir Firavun buna dayanamadı ve şaşkınlık içinde: “Ben size izin vermeden O’na iman ettiniz ha!” dedi. Yani, onlar iman edeceklerse önce ondan izin alacaklardı; yoksa gerçeği görseler bile iman edemezlerdi! Bazı insanlar da bugün gerçeği gördükleri hâlde liderleri izin vermeden hakka tâbi olmaz, hakkı savunanların safına katılmazlar. Çünkü liderleri onlara izin vermemiş, sakındırmış, korkutmuş veya kandırmıştır.

Firavun ayrıca hemen onları suçladı; Musa ve Harun ile entrika çevirdiklerini iddia etti. Şöyle dedi: “Şüphesiz yaptığınız şey şehre karşı bir hiledir; halkını oradan çıkarmak içindir.” Yani, güya başkente saldırıp yönetimi ele geçirecekler, insanların mal ve mülklerini ellerinden alacaklar, onları şehirlerinden çıkaracaklar veya sürgün edeceklerdi!

Bugün de Hilafeti ve İslam hâkimiyetini kurmaya çalışanlara demokratlar ve laikler aynı şeyi söylüyor:
“Amacınız iktidarı ele geçirmek, devleti yıkmak ve her şeye el koymak!”

Hâlbuki Hilafeti tesis edip İslam hâkimiyetini uygulamakla kimse zulüm görmez; kimsenin malına, ırzına ve canına dokunulmaz. Hilafet devleti adaleti gerçekleştirir. Çünkü Allah’ın hükümleri tek doğru ve en hayırlı hükümlerdir.

Firavun, iman edenleri: “Öyleyse ne yapacağımı göreceksiniz!” diyerek tehdit etti. Şöyle dedi:
“Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da kesinlikle hepinizi çarmıha gerip asacağım!”

İşte her beldede ve her asırda tâğutlar aynı şeyi yaparlar; iman edenleri çeşitli cezalarla tehdit eder, ezer ve cezalandırırlar. Bu nedenle Hilafeti kurmaya çalışanlara çeşitli cezalar verirler: Hapishanelere atarlar, ağır işkenceler çektirirler, idam ederler, görevlerinden atarlar ve her alanda sıkıştırırlar.

Fakat iman edenler Firavun’un tehditlerine hiç aldırış etmediler ve şöyle dediler:
“Biz zaten kesin olarak Rabbimize döneceğiz.”
Yani: “Sen bizi öldürsen de öldürmesen de zaten bir gün öleceğiz ve Rabbimize kavuşacağız.”

İşte iman edenler akidevi bir tutum edinirler; tâğutlardan ve zalim rejimlerden korkmazlar, imanlarını ve fikirlerini açıkça bildirirler. Ölümün mutlaka geleceğini bilirler; zalimler onların ecelini ne kısaltabilir ne uzatabilir. Ecel, Rableri olan Allah tarafından tayin edilmiştir; vakti gelince gerçekleşir.

Sonra şöyle dediler:
“Bize gelen Rabbimizin ayetlerine iman ettiğimizden başka bir sebeple bizden intikam almıyorsun.”
Yani: “Biz hiçbir kötülük yapmadık; sadece iman ettiğimiz için bizden intikam alıyor ve bizi cezalandırıyorsun.”

Hilafet yoluyla İslam’ı devlette, hayatta ve toplumda uygulamaya çağıranlar da hiçbir kötülük yapmazlar. Sırf Allah’ın hâkimiyetini istedikleri için cezalandırılır ve onlardan intikam alınır. Fakat onlar, Musa ve Harun’un Rabbine iman eden ve tâğuta meydan okuyan kimseler gibi:
“Ey Rabbimiz, bize sabır ver ve bizi Müslüman olarak vefat ettir.”
diye dua eder, sabreder ve sebat gösterirler.

Bu sihirbazlar iman ettikleri anda böyle bir akidevi tutum edindiler. Akideyi hemen kavradılar; felsefe ve ilm-i kelam öğrenmediler, fazla okumadılar, bilgi sahibi olmadılar. Fakat iman eder etmez imanın gereğini yaptılar.

Rasulullah ve sahabeler de aynı tutumu edindiler. İman eder etmez kâfirlere, zalimlere ve tâğutlara meydan okudular.

Bu asırda bazıları, “Akideyi ve tevhidi öğrenmek için aylarca veya yıllarca okuyacaksın; hocaların, şeyhlerin, âlimlerin önünde diz çöküp ders alacaksın.” derler. Böyle kimseler bilgi sahibi olur, kelamcı ve mantıkçı olur, metinler ezberler; fakat akide sahibi olamazlar. Zalimlere karşı hak sözü söylemekten çekinirler. Çünkü onlar amel için değil, bilgi sahibi olmak veya diploma edinmek için öğrenirler. Öğretenler de sadece ilim verir, amele davet etmezler.

İşte Allah, Musa ve Harun’un ve onların ardından iman edenlerin en azgın tâğut olan Firavun’a karşı tutumlarını bize anlatırken, bu tutumu edinmemizi ister.