– 21 –
Firavun sisteminde yöneticilerin zengin, halkın ise fakir olması
Sıkıntılar ve ekonomik darbeler geldiğinde Firavun’un Musa’ya yalvarması
İslam sisteminde yöneticilerin fakir, milletin ise zengin olması
Malın ve ürünlerin azalması veya çoğalmasının bir ibret olması
Kâfirlerin âdetinden olan sözü bozmak ve aldatmak
Sözü tutmanın önemi; söz bozmanın alçaklığı ve cezası
وَلَقَدۡ اَخَذۡنَاۤ اٰلَ فِرۡعَوۡنَ بِالسِّنِيۡنَ وَنَقۡصٍ مِّنَ الثَّمَرٰتِ لَعَلَّهُمۡ يَذَّكَّرُوۡنَ ﴿۱۳۰﴾ فَاِذَا جَآءَتۡهُمُ الۡحَسَنَةُ قَالُوۡا لَـنَا هٰذِهٖ ۚ وَاِنۡ تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةٌ يَّطَّيَّرُوۡا بِمُوۡسٰى وَمَنۡ مَّعَهٗؕ اَلَاۤ اِنَّمَا طٰٓٮِٕرُهُمۡ عِنۡدَ اللّٰهِ وَلٰـكِنَّ اَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُوۡنَ ﴿۱۳۱﴾ وَقَالُوۡا مَهۡمَا تَاۡتِنَا بِهٖ مِنۡ اٰيَةٍ لِّـتَسۡحَرَنَا بِهَا ۙ فَمَا نَحۡنُ لَكَ بِمُؤۡمِنِيۡنَ ﴿۱۳۲﴾ فَاَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمُ الطُّوۡفَانَ وَالۡجَـرَادَ وَالۡقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيٰتٍ مُّفَصَّلٰتٍ فَاسۡتَكۡبَرُوۡا وَكَانُوۡا قَوۡمًا مُّجۡرِمِيۡنَ ﴿۱۳۳﴾ وَلَـمَّا وَقَعَ عَلَيۡهِمُ الرِّجۡزُ قَالُوۡا يٰمُوۡسَى ادۡعُ لَـنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنۡدَكَۚ لَٮِٕنۡ كَشَفۡتَ عَنَّا الرِّجۡزَ لَـنُؤۡمِنَنَّ لَكَ وَلَـنُرۡسِلَنَّ مَعَكَ بَنِىۡۤ اِسۡرَآءِيۡلَۚ ﴿۱۳٤﴾ فَلَمَّا كَشَفۡنَا عَنۡهُمُ الرِّجۡزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمۡ بٰلِغُوۡهُ اِذَا هُمۡ يَنۡكُثُوۡنَ ﴿۱۳۵﴾ فَانْتَقَمۡنَا مِنۡهُمۡ فَاَغۡرَقۡنٰهُمۡ فِى الۡيَمِّ بِاَنَّهُمۡ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِنَا وَكَانُوۡا عَنۡهَا غٰفِلِيۡنَ ﴿۱۳٦﴾
“Gerçekten biz, Firavun ailesini kıtlıkla, ürün ve meyvelerin eksikliğiyle cezalandırdık. Umulur ki düşünüp ibret alırlar.” (130)
“Onlara bir iyilik dokunduğunda ‘Bu bizim hakkımızdır’ derler. Kendilerine bir kötülük dokunduğunda ise Musa ve onunla beraber olanların uğursuzluğundan olduğunu söylerler. Bilin ki onların uğursuzluğu, Allah’ın cezasıdır; fakat çoğu bunu bilmez.” (131)
“Bizi büyülemek için bize hangi ayeti, hangi mucizeyi getirirsen getir, sana asla inanmayacağız” dediler. (132)
“Bu nedenle biz, onlar üzerine tufan, çekirgeler, bitler, kurbağalar ve kan gönderdik. Bunların hepsi apaçık mucizelerdi. Fakat yine de büyüklendiler; gerçekten onlar mücrim bir kavimdi.” (133)
“Azap başlarına gelince: ‘Ey Musa! Rabbine, sana verdiği söz hürmetine bizim için dua et. Eğer üzerimizden bu azabı kaldırırsa mutlaka sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle beraber göndereceğiz’ dediler.” (134)
“Biz, ulaşacakları bir süreye kadar onların üzerinden azabı kaldırınca hemen sözlerinden döndüler.” (135)
“Bu sebeple biz de onlardan intikam aldık; ayetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gafil kaldıkları için onları denizde boğduk.” (136)
Firavun yönetici olduğu için ailesinin mensuplarını yönetimin çeşitli kademelerine yerleştirmişti. Bu nedenle ayette “Firavun sülalesi” ifadesi geçmektedir. Firavun, ailesinin mensupları ve ileri gelenler memleketin imkânlarına sahip oldu ve ekonomiyi ele geçirdiler. O dönemde ekonominin en önemli kaynağı tarımdı. Bunun anlamı şudur: Toprakları kendileri işletiyor, halkın diğer kesimleri ise onların tarlalarında ve işyerlerinde birer işçi olarak çalışıyordu.
Bu nedenle ayette “Biz Firavun sülalesini kıtlık, ürün ve meyvelerin eksikliğiyle cezalandırdık” buyruldu. Kuraklık ve ürünlerin eksilmesi onlara doğrudan zarar veriyordu.
Bu durum, asrımızdaki demokratik–kapitalist sistemlerde olduğu gibidir. Yöneticiler, aile mensupları, etraflarındaki kimseler ve ileri gelenler memleketin bütün imkânlarını ve ekonomisini kontrol ederler. Servetlerin büyük kısmını ellerinde tutarlar. İnsanların çoğu, onlar için çalışan birer işçidir.
Milli geliri hesaplarlar; fakat her ferdin elinde ne var, nasıl geçinir, bunu düşünmezler. Hesapta herkesin payına bir miktar düşse de pratikte bir kesim büyük servete sahip, halkın yarısı fakir, diğer yarısı ise geçinmekte zorlanır.
Oysa İslam Hilafet Devleti’nde şer’î hükümler böyle bir durumun oluşmasını engeller. İslam devletinin ilk yöneticisi olan Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sade bir hayat yaşıyordu; evinde bir kuruş bile saklamaz, günlük yaşardı. Raşid halifeler de bu yolu takip etti. Yöneticiler ve aileleri fakirdi; millet zengindi. Zekât toplandığında dağıtacak fakir bulunamaz hâle gelmişti. Böyle olunca adalet gerçekleşmiş olur.
Firavun ve etrafındakiler ekonomik darbeye uğrayınca Musa’ya koşup yalvarmaya başladılar. İman edeceklerine ve İsrailoğullarını serbest bırakacaklarına dair söz veriyorlardı. Fakat oyalıyor, her azap geldiğinde Musa’dan dua istiyor, azap kalkınca sözlerinden dönüyorlardı. Bu nedenle Allah onları kıtlık ve ürün eksikliğiyle cezalandırdı. Amaç, düşünüp ibret almaları ve sözlerini yerine getirmeleriydi.
Buna rağmen nankörlükleri, sözlerinde durmamaları, inatları ve kibirleri devam etti.
Zira sözü bozan kişi düşük ve alçaktır. Kendini zeki zanneder; çünkü sözüne sadık olanı aldatarak istediğini elde ettiğini sanır!
Maide Suresi 1. ayet, İsra suresi 34. ayet ve birçok ayet ile hadislerde İslam sözü tutmaya büyük önem vermiş, bozmayı ise şiddetle yasaklamıştır. Düşmanla yapılan anlaşmalarda bile Müslümanlar sözlerine sadık kalırlar. Ancak Enfal suresi 58. ayette belirtildiği gibi, düşmanın anlaşmayı bozacağını hissettiklerinde onlar da bozabilir.
Allah ara sıra onlara iyilik dokundurur ki belki düşünürler. Fakat alçaklık sıfatları sebebiyle ibret almaz, hainlik, kibir ve mağrurluklarından vazgeçmezler. Kendilerini o kadar büyük görürler ki, “Bu iyilik bizden ötürü, bizim başarımızdır” derler. Başlarına bir fenalık gelince ise Musa ve beraberindekileri uğursuzlukla itham ederler. Müminleri uğursuz sayarlar.
Kâfirler ve münafıklar aynı şekilde Rasulullah’ı da uğursuzlukla suçlamışlardı. Nisa suresi 78. ayette geçtiği gibi, kendilerine bir fenalık dokunduğunda “Bu senin yüzündendir ey Muhammed” derlerdi.
Oysa uğursuzluk dedikleri şey, kendi nankörlükleri ve zulümleri sebebiyle Allah’tan gelen bir cezadır. Kâfirler, firavun, ileri gelenler ve yandaşlarının çoğu bunu bilmez, anlamak istemez veya düşünmez. Bazı ayetlerde “bilmek”, inanmak ve düşünmek anlamında kullanılır.
Bu ayetten anlaşılan bir husus şudur: İnsanların bir kısmı düşünüp bu gerçeği bilir ve bunun Allah’ın cezası olduğuna inanır. Fakat çoğunluk liderlerine tabi olur, gerçeği söylemeye cesaret edemez. Azınlık ise çoğunluğa uyar ve korkudan hakikati dile getiremez.
Bu asırda da durum aynıdır. Memlekette demokratik–laik rejim ve yöneticilerine çoğunluk uymaktadır. Oysa onlar Allah’ın dinini hayattan, devletten, ekonomiden ve siyasetten uzaklaştırdı. Herkese sınırsız özgürlük verince fesat, fuhuş ve her türlü kötülük yayıldı. Allah bir musibet indirince bunun Allah’ın cezası olduğunu söylemeyi yasaklarlar. Gerçeği bilenleri susturur, hatta cezalandırırlar.
Allah onlara bir iyilik dokundurursa “Bu bizim zekâmız, bizim becerimiz; sistemimiz ve siyasetimiz doğrudur” derler. Oysa onlar ve sistemleri fasit ve batıldır; kötülüklerin kaynağıdır.
Bu nedenle gerçeği bilenler, düşünenler ve iman edenler daima azınlık olduklarını idrak etmelidir. Fakat bu durum onları küçültmemeli, ümitsizliğe sevk etmemelidir. İnsanların çoğunluğunu kazanmak için çalışmalı, hak olan İslam nizamını hâkim kılmak için gayret etmelidirler. Böylece toplumun çoğunu doğru yola iletebilirler.
Firavun, yönetiminde bulunan ailesi ve ileri gelenler aşırı inat ve kibir göstererek Musa’ya: “Bizi büyülemek için hangi ayeti, hangi mucizeyi getirirsen getir; sana asla inanmayacağız” dediler.
İnatçı ve kibirli olanların sıfatı budur: Hakkı aramazlar. Hakkı hak olarak görseler bile iman etmek istemezler. Bu tip insanların tek çözümü, yönetimden düşürülüp cezalandırılmalarıdır.
İşte bu nedenle iman edenler, Allah’ın zaferi kendilerine gelinceye kadar sabretmeli ve sebat göstermelidir. Çünkü nihayetinde Allah zalimleri cezalandırır; ihlaslı ve sabırlı müminleri ödüllendirir ve onların yerine geçirir.
Firavun ve iktidar çevresi, ne mucize görseler artık inanmayacaklarını söyleyip, mucizeleri sihirbazlık olarak nitelendirince; üstelik bu hâl üzere ısrar edince Allah onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler, kurbağalar ve kan gönderdi. Bunların hepsi apaçık mucizelerdi.
Bu mucizeler, sonraki ayetlerden anlaşıldığı üzere aynı zamanda birer azaptı.
Allah’ın, “Biz… gönderdik” buyurması O’nun azametini ifade eder. Yani O, makam-ı âlâsından bir emir verir; göklerin ve yerin askerleri hemen harekete geçer ve kâfirlere yönelirler. Nitekim Fetih Suresi 4–7. ayetlerde, göklerin ve yerin ordularının Allah’a ait olduğu; dilediğinde onları düşmanlarına musallat kılıp müminleri galip kıldığı bildirilmiştir.
Tufanı göndererek evlerini su bastırdı, tarlalarını su altında bıraktı, meyvelerini ve ürünlerini helak etti.
Çekirgeleri gönderdi; ağaç yapraklarını, meyveleri ve ürünleri yiyip bitirdiler.
Bitleri gönderdi; insanların saçlarına ve vücutlarına yayılıp kanlarını emdiler.
Kurbağaları gönderdi; her yere giriyor, evlerini basıyor, sesleriyle rahatsız ediyor, tencerelerine ve kaplarına atlayıp zıplıyor, her şeyi karıştırıp bozuyorlardı.
Kanı gönderdi; bütün sulara kan karıştı ve içilemez hâle geldi.
İşte bundan daha açık mucizeler olabilir mi?! Hem de bunların her biri birer azaptır.
“Buna rağmen kibirlendiler.” Buradan anlaşılan şudur: Musa, Allah’ın vahyiyle onları bu azaplarla tehdit etti; ama onlar bunu hafife alıp yalanladılar. Böylece kibirlendiler. Çünkü azaplar daha sonra geldi.
Onlar gerçekten mücrim bir kavimdi. “Mücrim” sıfatı, büyük suç işleyenlere verilir; katil, cani, vahşi ve büyük kötülük sahiplerine denir. Küçük günah işleyenlere bu sıfat verilmez.
Musa’nın azap tehditleri başlarına gelince ona yalvarmaya başladılar:
“Rabbine, sana verdiği söz hürmetine bizim için dua et” dediler.
Bunun anlamı şudur: Musa’nın söylediklerinin doğru olduğunu içten içe biliyorlar; fakat kibirleri sebebiyle yalanlıyorlardı.
Musa peygamberdir; gösterdiği ayetler mucizedir; Allah katında değeri vardır ve duası kabul edilir. Azap başlarına gelince Musa’nın tehdidinin ciddiyetini anladılar ve boyun eğdiler. Şöyle dediler:
“Eğer Rabbin bizim üzerimizden bu azabı kaldırırsa mutlaka sana iman edeceğiz ve seninle beraber İsrailoğullarını göndereceğiz.”
Eğer gerçekten iman etmek isteselerdi, azap gelmeden veya en azından azabı görür görmez iman ederlerdi. Daha doğrusu, yılan mucizesini görünce iman etmeleri gerekirdi. Fakat meseleyi ciddiye almadılar, böyle bir azabın geleceğine inanmadılar.
Bu, ahiret azabına inanmayanların hâline benzer. Oysa azap başlarına geldiğinde artık kurtulamayacak ve kendilerine bir müddet verilmeyecektir.
Bu asırda da birçok insan, başlarına gelen felaketlerin azap olduğuna inanmaz. Tufan, deprem, veba, kıtlık, fakirlik… Allah bunları kaldırınca eski hâllerine dönerler; ecelleri gelinceye kadar aynı tutumlarını sürdürürler. Ahirette üzerlerinden hiç kaldırılmayacak azaba ise pek aldırış etmezler veya inanmazlar. Mümin Suresi 49. ayette mücrimlerin cehennem bekçilerine yalvaracağı bildirilir; A’râf 50. ayette cehennemliklerin cennetliklerden su veya rızık istemeleri anlatılır.
Allah: “Onlar ulaşacakları bir süreye kadar azabı kaldırınca hemen sözlerinden döndüler” buyurmuştur.
Bunun anlamı şudur: Allah azabı geçici olarak kaldırdı, çünkü “ulaşacakları bir müddet” buyurdu. O müddet dolunca başka bir azap gelecektir. Ama sözden dönmeleri, hainliklerinin ortaya çıkması içindir. Zira ceza ancak işlenen suçtan sonra verilir. Musa’ya iman edeceklerine ve İsrailoğullarını serbest bırakacaklarına dair verdikleri sözü bozdular. Allah bunu ezelden bilse de, onlar fiilen yapınca cezalandırdı.
Söz verip cayınca kendilerini zeki sanırlar. Güya Musa’yı kandırmış, Allah’ın kendilerine tekrar azap vermeyeceğini zannetmişlerdir. Kibirleri ve alçaklıkları sebebiyle müminleri ciddiye almazlar.
Kâfirlerin tabiatı böyledir: Güçlü olduklarını hissedince müminlere verdikleri sözleri bozarlar. Filistin’i gasp eden Yahudi varlığı bunun canlı bir örneğidir; Müslümanlara ne söz vermişse, hangi anlaşmayı yapmışsa bozmuştur.
Yine bazı kimseler, “Müslümanız” iddiasında bulunup samimi olmayanlar, “Bizi seçerseniz İslam’ı uygulayacağız” diye söz verir; iktidara gelince sözlerinden cayar, bin türlü bahane uydururlar.
Firavun ve çevresi sözlerini bozunca Allah onlardan intikam aldı. Allah’ın ayet ve mucizelerini yalanladılar; bunlara hiç önem vermediler, görmezden gelip gafil davrandılar. Bunun üzerine Allah onları denizde boğdu.
İşte Allah’ın şiddetli intikamı budur. Dünyadaki nihai azap, kişinin canının alınarak helak edilmesidir. Daha önce farklı azaplar verir; sonra kaldırır; zalimlere mühlet tanır. Umulur ki zulmü bırakır, Allah’a, kitabına ve Rasulü’ne iman eder, adaleti uygular. Olmayınca dünyada nihai azapla yakalanır ve helak edilir. Ahirette ise daha ağır bir azap hazırlanmıştır; orada cayır cayır yanacaklardır.