– 22 –
Ezilen müminlerin yeryüzüne varis kılınması
Sabredenlere Allah’ın vaadinin gerçekleşmesi
Kendilerine zulmedenlerin helâk edilmesi
Şirk koşmanın sebepleri
Batıl olanın manası
Alemlere üstün kılınanların kimliği
Belanın vukuunun zorunluluğu
وَاَوۡرَثۡنَا الۡـقَوۡمَ الَّذِيۡنَ كَانُوۡا يُسۡتَضۡعَفُوۡنَ مَشَارِقَ الۡاَرۡضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِىۡ بٰرَكۡنَا فِيۡهَاؕ وَتَمَّتۡ كَلِمَتُ رَبِّكَ الۡحُسۡنٰى عَلٰى بَنِىۡۤ اِسۡرَاۤءِيۡلَۙ بِمَا صَبَرُوۡا ؕ وَدَمَّرۡنَا مَا كَانَ يَصۡنَعُ فِرۡعَوۡنُ وَقَوۡمُهٗ وَمَا كَانُوۡا يَعۡرِشُوۡنَ ﴿۱۳۷﴾ وَجَاوَزۡنَا بِبَنِىۡۤ اِسۡرَاۤءِيۡلَ الۡبَحۡرَ فَاَ تَوۡا عَلٰى قَوۡمٍ يَّعۡكُفُوۡنَ عَلٰٓى اَصۡنَامٍ لَّهُمۡ ۚ قَالُوۡا يٰمُوۡسَى اجۡعَلْ لَّـنَاۤ اِلٰهًا كَمَا لَهُمۡ اٰلِهَةٌ ؕ قَالَ اِنَّكُمۡ قَوۡمٌ تَجۡهَلُوۡنَ ﴿۱۳۸﴾ اِنَّ هٰٓؤُلَۤاءِ مُتَبَّرٌ مَّا هُمۡ فِيۡهِ وَبٰطِلٌ مَّا كَانُوۡا يَعۡمَلُوۡنَ ﴿۱۳۹﴾ قَالَ اَغَيۡرَ اللّٰهِ اَبۡغِيۡكُمۡ اِلٰهًا وَّهُوَ فَضَّلَـكُمۡ عَلَى الۡعٰلَمِيۡنَ ﴿۱٤۰﴾ وَاِذۡ اَنۡجَيۡنٰكُمۡ مِّنۡ اٰلِ فِرۡعَوۡنَ يَسُوۡمُوۡنَـكُمۡ سُوۡٓءَ الۡعَذَابِ ۚ يُقَتِّلُوۡنَ اَبۡنَآءَكُمۡ وَ يَسۡتَحۡيُوۡنَ نِسَآءَكُمۡ ؕ وَفِىۡ ذٰلِكُمۡ بَلَاۤ ءٌ مِّنۡ رَّبِّكُمۡ عَظِيۡمٌ ﴿۱٤۱﴾
“Horlanıp ezilmekte bulunan kavmi, mübarek kıldığımız arzın doğusuna ve batısına varis kıldık. Sabırlarına karşılık İsrailoğullarına Rabbinin güzel sözü tamamen yerine getirildi. Firavun ve kavminin yaptıklarını ve yükselttikleri köşkleri yerle bir ettik.” (137)
“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putlara tapmakta olan bir kavme uğradılar. O anda: ‘Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi bize de bir ilah yap’ dediler. Musa: ‘Şüphesiz siz cahillik içinde bulunan bir kavimsiniz’ dedi.” (138)
“Şüphesiz ki bu kimselerin yaptıkları yok olmaya mahkûmdur ve batıldır.” (139)
“Allah dışında sizin için bir ilah mı arayayım? Oysa O sizi âlemlere üstün kılmıştır.” (140)
“Hatırlayın ki sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı. Onlar size en kötü işkenceyi yapıyor, oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bu ise Rabbinizden sizin için büyük bir imtihandı.” (141)
Firavun ve yönetimi tarafından horlanıp ezilmekte bulunan kavim İsrailoğullarıdır. Ancak Allah Teâlâ, burada önce genel bir ifade kullanmış, onların ismini daha sonra açıklamıştır. Bunun sebebi, bu hükmün yalnızca İsrailoğullarıyla sınırlı kalmaması; onlar gibi horlanıp ezilen bütün kavimleri kapsamasıdır.
Ancak yalnızca horlanmak ve ezilmek yeterli değildir. Bunun imanla birlikte olması ve buna karşı sabredilmesi şarttır.
Hangi kavim iman eder, imanından dolayı horlanıp ezilir ve buna karşı sabrederse, Allah mutlaka bunun karşılığını verir.
“Onları mübarek kıldığımız arzın doğusuna ve batısına varis kıldık” buyruğunda kastedilen arz, Kudüs ve çevresidir. Nitekim İsrâ Suresi 1. ayette Mescid-i Aksâ ve etrafının mübarek kılındığı beyan edilmiştir. Bu bölge Şam diyarını kapsar; Filistin, Suriye, Ürdün ve Lübnan’dır. Peygamber Davud ve Peygamber Süleyman dönemlerinde İsrailoğulları bu diyarlara Allah’ın indirdikleriyle hükmetmişlerdir.
İşte sabırlarına karşılık böyle ödüllendirilmişlerdir. Zira Allah onlara bu vaadi vermişti. Böylece Allah’ın güzel sözü tamamen yerine getirilmiştir. Allah asla sözünü bozmaz.
Miras; gelip geçmiş olanlardan kalanları devralmak veya onların yerine geçmek manasındadır. İsrailoğulları başkalarının yerine geçerek memlekete hâkim oldular. Şam diyarıyla birlikte Mısır’ı da ele geçirmiş olmaları muhtemeldir.
Nitekim Allah, Firavun ve kavminin küfür sistemini, medeniyetini, kültürünü ve her şeyini yıkmıştır. Küfür pisliğinden hiçbir şey kalmaması için.
Bu asırda İslam hâkimiyetini ve bunun sistemi olan Raşidî Hilafeti yeniden kurmaya çalışanlar da horlanıp ezilmektedir. Eğer sabrederlerse Allah mutlaka bunun karşılığını verecektir. Bu, Allah’ın kanunudur. Ancak yardım hemen gelmeyebilir, gecikebilir. Allah müminlerin sabrını ve sebatını görmek ister. Nitekim İsrailoğulları da uzun süre horlanıp ezilmişlerdir.
Nitekim Allah, Nur Suresi’nde şöyle vaatte bulunmuştur:
İman edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife ve otorite sahibi kıldığı gibi onları da kılacaktır. Kendilerine razı olduğu dini hâkim kılacak, korkularını giderip onlara emniyet verecektir. Onlar Allah’a şirk koşmadan, yalnızca O’na kulluk edecekler ve Allah’ın hükümleri dışında bir hüküm uygulamayacaklardır.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de Allah’ın vahyiyle bunu birçok hadis-i şerifte müjdelemiştir.
Hatta şöyle buyurmuştur:
«ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ» أخرجه أحمد، والطيالسي والبزار.
“Sonra, nübüvvet metodu üzere bir hilafet olacaktır.”
(İmam Ahmed, Teyâlisî, Bezzâr)
Allah, İsrailoğullarını denizden geçirdiğini bildirerek nimetini hatırlatır ve şu noktaya dikkat çeker: Onlar bu mucizeyi ve büyük nimeti görmelerine rağmen şirke yönelmişlerdir. Daha yeni kurtulmuşken bunu unutup şirk istemişlerdir. Ne garip bir durumdur! Nasıl iman etmişlerdir?
Zira: “Kendilerine ait putlara tapmakta olan bir kavme uğradılar. O anda: ‘Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi bize de bir ilah yap’ dediler.” Musa, onlara kızarak: “Şüphesiz siz cahillik içinde bulunan bir kavimsiniz” dedi.
Eğer derin ve aydın bir düşünceyle, aklî delillerle iman etmiş olsalardı, bunu söylemezlerdi. Cahillik veya cahiliye; düşünmeden başkalarını, baba ve ataları taklit etmek ya da sırf duygusal olarak bir şeye inanmak demektir.
Allah, insanların çoğunun şirke meyilli olduğunu şu ayette bildirmiştir:
وَمَا يُؤۡمِنُ اَكۡثَرُهُمۡ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمۡ مُّشۡرِكُوۡنَ
“İnsanların çoğu, Allah’a ancak şirk koşarak iman ederler.” (Yusuf 106)
Çünkü Allah’ın varlığını ispat eden delilleri araştırmazlar. Bir önceki ayet de bunu göstermektedir:
وَكَاَيِّنۡ مِّنۡ اٰيَةٍ فِى السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضِ يَمُرُّوۡنَ عَلَيۡهَا وَهُمۡ عَنۡهَا مُعۡرِضُوۡنَ
“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, insanlar yüz çevirerek onların üzerinden geçerler.” (Yusuf 105)
Göklerde ve yerde Allah’ın varlığına delalet eden pek çok delil vardır; fakat insanlar düşünmeden onları görüp geçerler. İnsanların çoğu aklını kullanmak istemez; sorgulamadan bir kimseye ya da bir şeye uymayı tercih eder. Bu nedenle, kendisini Müslüman olarak niteleyen bazı insanlar bilmeden şirke düşerler.
Allah’ın emrine muhalefet eden, küfürle kendilerini yöneten yöneticilere itaat ederler; haramı helal kılan liderlerine boyun eğerler. Bir kısmı da bu yöneticilere uyan veya menfaat adına fetva veren hoca ve şeyhlere, Allah’ın emrine muhalefet ettikleri ve Kur’an ile Sünnet’e aykırı fetvalar verdikleri hâlde tabi olurlar.
Nitekim Tevbe Suresi 31. ayette geçtiği gibi, Yahudiler ve Hristiyanlar hahamlarını ve rahiplerini rab edindiklerinde müşrik olmuşlardır.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun nedenini şöyle açıklamıştır:
“Onlar, kendilerine bir şeyi helâl kıldıklarında onu helâl, haram kıldıklarında da haram kabul ediyorlardı.”
(Tirmizî, 3095)
Nitekim Kehf Suresi 110. ayette, Allah’ın rızasını uman kimsenin Rabbine kulluk ederken salih amel işlemesi ve Allah’a şirk koşmaması gerektiği beyan edilmiştir. Niyetin yalnızca Allah için olması şarttır; aksi hâlde amel kabul edilmez, günah olur ve riyakârlık sayılır.
Liderlere heykel dikmek ve onları yüceltmek de şirktir.
Allah ile kul arasına bir put veya bir kişiyi aracı, vesile kılmak da şirktir. Zira cahiliye dönemindeki müşrikler, Allah’a yaklaşmak için heykeller dikmişlerdi.
İşte şirk çeşitlerinin tamamı cahiliyedir: bilgisizliktir, düşünmemektir; başkalarını veya ataları taklit etmektir; sırf duygusal olarak Allah’a iman etmektir. İnsanlar Allah’a nasıl kulluk edeceklerini bilmeyince, Allah’ın kulluk keyfiyetini unutunca yahut bundan yüz çevirince şirke düşerler.
Zira İslam’dan yaklaşık 150 sene önce Araplar, İbrahim’in dinine mensup olup yalnızca Allah’a tapıyorlardı. Kureyş lideri Amr bin Luhay, Şam’ı ziyaret ettiğinde putlara tapan bir kavme rastladı. Onlara: “Niçin bunlara tapıyorsunuz?” diye sordu. Onlar da: “Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye, vesile olarak kullanıyoruz” dediler. Amr bin Luhay bunu beğendi ve ilk put olan Hubel’i Kâbe’ye dikti. Kureyş halkı bunu sorunca sebebini anlattı; onlar da bunu hoş gördüler. Böylece her Arap kabilesi kendisine bir put dikmeye başladı.
Allah Teâlâ, kendisine yaklaşmak için putları vesile edindiklerini Zümer Suresi 3. ayette açıklamıştır.
Musa, kavmine meseleyi anlatmaya çalıştı: Putlara tapan kimselerin taptıkları şeyler bomboştur; saçma şekiller, anlamsız hareketler ve tılsımlardır.
Ayrıca bunlar yok olmaya mahkûmdur. Fayda ve zarar veremeyen şeylere aşırı saygı göstermek ve onları yüceltmek ibadettir; ancak bu ibadet boştur, huzur ve saadet getirmez, ahirette de kabul edilmez.
Bunlar tamamen batıldır. Bir şey temelden hakka ve gerçeğe aykırıysa, Allah’ın kabul etmediği bir şeyse batıl sayılır. Bu nedenle İslam dışındaki bütün dinler ve ideolojiler batıldır. Çünkü temelleri akla ve fıtrata aykırıdır. Eğer bir inanç, gerçeğe ve dindarlık içgüdüsüne ters düşüyorsa batıldır. Zira fıtrat, yaratılış gereği tek Allah’a inanmak ve ibadette O’na şirk koşmamaktır. Yaratılmış olanı yaratıcı makamına koymak ya da O’nun yanına eklemek, akla ve fıtrata aykırıdır.
Mesela mülk edinme içgüdüsünü tamamen yasaklamak; herkesin çalışıp hiçbir şeye sahip olmaması, sadece tüketmesi gerektiğini savunan komünizm, fıtrata aykırıdır. Bu durumda insanlar ıztırap çeker, üretken olmaz ve zorla çalıştırılırlar.
Öte yandan, mülk edinme hürriyetini tamamen serbest bırakıp herkesin dilediği gibi mülk edinip harcayabileceğini savunan kapitalizm de fıtrata aykırıdır. Bu sistemde de toplum sıkıntı çeker; bir kesim aşırı zengin olurken, bir kesim zor geçinir, bir kesim ise fakir ve mahrum kalır.
Oysa mülk edinme içgüdüsünü ne yasaklayan ne de sınırsız serbest bırakan; onu Allah’ın indirdiği hükümlerle düzenleyen İslam, fıtrata uygundur. Bu durumda toplum huzurlu olur, insanlar memnun kalır; herkes rahatça mülk edinir, geçimini sağlar ve fakirlik ortadan kalkar.
Musa, şirk koşmak isteyen kavmine şaşarak: “Allah dışında sizin için bir ilah mı arayayım?” diye sordu. Yani, “Ben Allah’ın peygamberi olarak size Allah’tan başka bir ilah nasıl seçebilirim?” demek istedi. Bu, peygamberliğin özüne aykırıdır. Peygamberler niçin gönderilir? İnsanlara gerçek ilahı tanıtmak, Allah’ın birliğine iman ettirmek ve yalnızca O’na kulluk ettirmek için.
Bir kavim bir nebîye iman ederse, sadece onun Rabbinden getirdiğine tabi olur. Müslümanlar da Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in peygamberliğine iman ettikleri için yalnızca Rabbinden getirdiğine uyar, yasakladıklarından uzak dururlar. Aksi hâlde imanlarında şüphe vardır; ya fasık ya da zalim olurlar.
Musa, kavmine “Oysa O sizi âlemlere üstün kılmıştır” diyerek bu büyük nimeti hatırlattı. Yani, “İmanı terk edip alçalmayın” demek istedi. İsrailoğulları iman ettikleri için diğer küfür topluluklarına üstün kılınmışlardı. Şirk koşarlarsa, diğerleri gibi alçalırlar ve bu üstünlüğü kaybederler.
Üstünlük ırksal bir mesele değildir. Bütün insanlar, Peygamber Âdem’in neslindendir. Âdem ise topraktandır; yaratılış bakımından insanlar arasında bir fark yoktur. Nitekim birçok ayette, İsrailoğulları Allah’a ve peygamberlere isyan ettiklerinde, kitaplarını tahrif ettiklerinde Allah’ın gazabını ve lanetini hak eden, zillete ve aşağılanmaya uğrayan bir topluluk oldukları beyan edilmiştir.
Birçok ayette açıklandığı ve özellikle Bakara 143 ile Âl-i İmrân 110.ayetlerde bildirildiği üzere, farklı halk ve insanlardan oluşan İslam ümmeti bütün âlemlere üstün kılınmış, en hayırlı insan topluluğu olmuştur. İslam’a giren herkes bu ümmetin bir parçası olur ve bu üstünlüğü kazanır.
Musa, kavmine Allah’ın bir başka büyük nimetini de hatırlattı:
“Sizi Firavun ailesinden nasıl kurtardı! Onlar size en kötü işkenceleri yapıyor, oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı.”
Ayrıca şunu da hatırlattı:
“Bu, Rabbinizden sizin için büyük bir imtihandı.”
Allah onların sabrını görecek, ardından onları ödüllendirecektir.
Her insanın başına çeşitli belalar gelir ve mutlaka imtihan edilir. Ancak iman edip sabırlı olan kimse için büyük bir mükâfat vardır; ya dünyada ve ahirette birlikte ya da yalnızca ahirette.
Dünya ve ahirette birlikte mükâfat kazanırsa ne güzeldir: Hem dünyayı hem ahireti kazanır; dünyada kurtuluş, zafer ve yardıma ulaşır; ahirette cennete girer.
Dünyada maddi olarak istediğini elde edemese bile huzurlu ve mutlu yaşar; ahirette ise cennetlik olur. Önemli olan ahireti kazanmaktır; zira o ebedî hayattır.