– 23 –

Allah’ın Musa’ya kırk gün vadetmesi
Harun’un Musa’ya halef olması
Buna göre Ali’nin Rasulullah’a halef olması
Musa’nın Allah’ı görme talebine karşılık dağın parçalanması
Kitabı kuvvetlice alması ve şükredenlerden olması
Tevrat’ın gökten bir kitap olarak indirilmesi
İçinde her konunun hükmünün açıklanması ve neshedilmesi
Fâsık, yalancı ve kibirlenenlerin cezası

وَوٰعَدۡنَا مُوۡسٰى ثَلٰثِيۡنَ لَيۡلَةً وَّاَتۡمَمۡنٰهَا بِعَشۡرٍ فَتَمَّ مِيۡقَاتُ رَبِّهٖۤ اَرۡبَعِيۡنَ لَيۡلَةً ‌ ۚ وَقَالَ مُوۡسٰى لِاَخِيۡهِ هٰرُوۡنَ اخۡلُفۡنِىۡ فِىۡ قَوۡمِىۡ وَاَصۡلِحۡ وَلَا تَتَّبِعۡ سَبِيۡلَ الۡمُفۡسِدِيۡنَ‏ ﴿۱٤۲﴾  وَلَمَّا جَآءَ مُوۡسٰى لِمِيۡقَاتِنَا وَكَلَّمَهٗ رَبُّهٗ ۙ قَالَ رَبِّ اَرِنِىۡۤ اَنۡظُرۡ اِلَيۡكَ‌ ؕ قَالَ لَنۡ تَرٰٮنِىۡ وَلٰـكِنِ انْظُرۡ اِلَى الۡجَـبَلِ فَاِنِ اسۡتَقَرَّ مَكَانَهٗ فَسَوۡفَ تَرٰٮنِىۡ‌ ۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهٗ لِلۡجَبَلِ جَعَلَهٗ دَكًّا وَّخَرَّ مُوۡسٰى صَعِقًا‌ ۚ فَلَمَّاۤ اَفَاقَ قَالَ سُبۡحٰنَكَ تُبۡتُ اِلَيۡكَ وَاَنَا اَوَّلُ الۡمُؤۡمِنِيۡنَ‏ ﴿۱٤۳﴾  قَالَ يٰمُوۡسٰٓى اِنِّى اصۡطَفَيۡتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسٰلٰتِىۡ وَ بِكَلَامِىۡ ‌ۖ  فَخُذۡ مَاۤ اٰتَيۡتُكَ وَكُنۡ مِّنَ الشّٰكِرِيۡنَ‏ ﴿۱٤٤﴾  وَكَتَبۡنَا لَهٗ فِى الۡاَلۡوَاحِ مِنۡ كُلِّ شَىۡءٍ مَّوۡعِظَةً وَّتَفۡصِيۡلًا لِّـكُلِّ شَىۡءٍ‌ ۚ فَخُذۡهَا بِقُوَّةٍ وَّاۡمُرۡ قَوۡمَكَ يَاۡخُذُوۡا بِاَحۡسَنِهَا‌ ؕ سَاُورِيۡكُمۡ دَارَ الۡفٰسِقِيۡنَ‏ ﴿۱٤۵﴾  سَاَصۡرِفُ عَنۡ اٰيٰتِىَ الَّذِيۡنَ يَتَكَبَّرُوۡنَ فِى الۡاَرۡضِ بِغَيۡرِ الۡحَـقِّ ؕ وَاِنۡ يَّرَوۡا كُلَّ اٰيَةٍ لَّا يُؤۡمِنُوۡا بِهَا‌ ۚ وَاِنۡ يَّرَوۡا سَبِيۡلَ الرُّشۡدِ لَا يَتَّخِذُوۡهُ سَبِيۡلًا‌ ۚ وَّاِنۡ يَّرَوۡا سَبِيۡلَ الۡغَىِّ يَتَّخِذُوۡهُ سَبِيۡلًا‌ ؕ ذٰ لِكَ بِاَنَّهُمۡ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِنَا وَكَانُوۡا عَنۡهَا غٰفِلِيۡنَ‏ ﴿۱٤٦﴾  وَالَّذِيۡنَ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِنَا وَلِقَآءِ الۡاٰخِرَةِ حَبِطَتۡ اَعۡمَالُهُمۡ‌ؕ هَلۡ يُجۡزَوۡنَ اِلَّا مَا كَانُوۡا يَعۡمَلُوۡنَ‏ ﴿۱٤۷﴾ 

 “Musa’ya otuz gece vadettik, sonra onu on gece ile tamamladık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceye tamamlanmış oldu. Musa, kardeşi Harun’a: ‘Kavmim üzerinde benim halefim ol, ıslah et ve bozguncuların yoluna uymayın’ dedi.” (142)

“Musa, tayin ettiğimiz vakitte buluşma yerine gelince ve Rabbi onunla konuşunca, ‘Rabbim! Kendini bana göster ki sana bakayım’ dedi. Allah ona: ‘Sen beni asla göremezsin; fakat dağa bak. Eğer yerinde durabilirse beni göreceksin’ dedi. Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti. Musa da yıldırım çarpmış gibi bayılıp yere düştü. Ayılınca, ‘Seni tenzih ederim Rabbim! Sana tövbe ederim ve ben ilk Müslümanım’ dedi.” (143)

“Allah dedi ki: ‘Ey Musa! Risalelerim ve kelamımla insanlar arasından seni seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.’” (144)

“Levhalarda ona her şey hakkında bir öğüt ve her şey için bir açıklama yazdık. Bunu kuvvetlice al ve kavmine de en güzeline uymalarını emret. Fâsıkların yurdunu size göstereceğim.” (145)

“Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri ayetlerimden mahrum edeceğim. Onlar, her ne ayet görseler iman etmezler; doğru yolu görseler onu yol edinmezler; eğrilik ve sapıklık yolunu görseler onu yol edinirler. Çünkü ayetlerimizi yalanladılar ve onlardan gaflet ettiler.” (146)

“Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar, yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardır?” (147)

Allah, Musa ve kavmini Firavun’dan kurtardıktan sonra onları mübarek toprak olan Filistin’e götürecekti. Fakat oraya girmeden önce bir süre Sina çölünde birlikte kaldılar.

Dini vecibelerini yerine getirmek, işlerini yürütmek ve sorunlarını çözmek için bir takım hükümlere muhtaç olacaklardı. Ya akıllarına ve heva-heveslerine göre hükümler çıkaracaklar ya da Allah’tan hüküm bekleyeceklerdi.

Musa, nebi olduğu için asla aklına ve hevasına göre hüküm çıkarmaz. Muhakkak ki Rabbinden hükmü bekleyecektir. Zira gerçek anlamda iman edenler, yalnız Allah’tan hüküm ve çözümleri beklerler.

Heva ve heveslerine tabi olanlar ise bunu reddeder, kibirlenir; kendilerini çok akıllı görüp menfaatlerine göre kanun ve hükümler çıkarmaya başlarlar. Eskiden İsrailoğulları, Roma ve Yunan; bu asırda ise onların benzerleri olan laikler, sosyalistler ve demokratlar bu konuda sapık birer misaldir.

Allah, Musa’ya hükümlerini indireceğini bildirdi. Fakat bu olay pek büyük ve muhteşemdir; bunun için hazırlanmak gerekir.

“Musa’ya otuz gece vadettik, sonra on gece ile tamamladık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceye tamamlanmış oldu.”

Kırk gün sonra Tevrat indirilecekti. Bunlar bir ay ve on gündür. Bakara 51. ayette bu detaylara girilmeden doğrudan kırk günden söz edilmiştir.

Bazı rivayetlere göre Musa, Zilkade ayı ile Zilhicce’nin ilk on gününde oruç tuttu. Buna dikkat çekmek için “bir ay ve on gün” denilmiş olabilir.

İman edenler, Allah’tan bir şey istediklerinde veya beklediklerinde oruç, namaz, dua, sadaka ve başka salih amellerle Allah’a yönelirler.

Musa, Allah ile buluşmak üzere kırk gün ibadet ederek kavminden ayrıldı. Kavmini zapt etmek, kargaşayı ve fesadı engellemek için kendi yerine kardeşi Harun’u halef bıraktı.

“Musa, kardeşi Harun’a: ‘Kavmim üzerinde benim halefim ol, ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma’ dedi.”

Bunun anlamı: “Aralarını düzelt, sulh yap; aralarında bulunan bozgunculara uymaktan sakın.”

O dönemde henüz devlet değillerdi; hükümleri ve kanunları yoktu. Sadece kabile veya aşiret düzeni vardı. Kabile reisi, mensuplarını zapt eder, aralarında ihtilaf çıkarsa sulh yoluyla çözmeye çalışırdı. Bu nedenle Musa ve Harun devlet yöneticisi değillerdi.

Nitekim ileride görüleceği gibi fesat çıktı; Samiri adlı bozguncu, altından bir buzağı yaparak “Sizin ilahınız budur” dedi ve İsrailoğullarını saptırdı. Harun onu engelleyemedi. Yönetici olsaydı cezalandırırdı; fakat vaaz ile yetindi. Samiri ve İsrailoğulları onu dinlemediler.

Bazı Müslümanlar bu ayeti yanlış anlayarak Musa ve Harun’u yönetici saydılar. Bunun bir benzeri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Tebuk savaşına giderken yaşandı. Rasulullah, ailesine bakması ve ihtiyaçlarını temin etmesi için Ali’yi Medine’de bıraktı. Münafıklar, “Muhammed ondan kurtulmak istedi, bu yüzden onu geride bıraktı” dediler. Ali hemen silahını alıp Rasulullah’a yetişti. Rasulullah ona niçin geldiğini sorunca, Ali durumu aktardı. Bunun üzerine Rasulullah şöyle buyurdu:

” كذبوا، ولكنني لما تركت ورائي فارجع، فاخلفني في أهلي وأهلك، أفلا ترضى يا علي أن تكون مني بمنزلة هارون من موسى، إلاأنه لا نبي بعدي” (البخاري)

“Onlar yalan söylediler. Benim arkamda bıraktığım (ailem) için seni orada bıraktım. Dön; benim ve senin ailende halefim ol. Ey Ali! Musa’ya göre Harun’un makamında olmayı istemez misin? Ancak benden sonra peygamber yoktur.” (Buhârî)

Buna benzer başka rivayetler de vardır. Rasulullah’tan sonra Ali ve neslinin halife olacağını söyleyenler, bunu delil olarak göstermeye çalışmışlardır.

Oysa Mâide Suresi 21–24. ayetlerde, Musa ve Harun’un hiç yönetici olmadıkları; İsrailoğullarının onlara isyan ettikleri, savaşa gitmeyi reddettikleri ve bu nedenle Allah tarafından Sina çölünde kırk sene şaşkın şaşkın yaşamakla cezalandırıldıkları anlatılır.

Bakara Suresi 246–251. ayetlerde ise Musa’dan sonraki bir zamanda İsrailoğullarına, nebiler vasıtasıyla yöneticiler tayin edilmeye başlandığı gösterilir.

Ayrıca Ali’nin sadece ailelerin işlerine bakmak üzere halef edildiğine dair hadiste geçen söz açıktır. Medine’nin işlerini yürütmek üzere yönetici olarak Muhammed bin Mesleme tayin edilmiştir.

Bu nedenle Ebubekir ve ondan sonra sırayla seçilen Raşidî Halifelerin hilafetleri haktır. Bu hadiste ve diğer hadislerde halifenin mutlaka Ehl-i Beyt’ten olması şart koşulmamıştır. Halife şartlarına sahip olan herhangi bir Müslüman olabilir.

Müslümanlar hilafet devletini kurduklarında, kendilerinden razı olacakları; erkek, akıllı, bâliğ, hür, âdil ve kudret sahibi bir Müslümanı seçer ve Allah’ın Kitabı ile Sünnetini uygulamak üzere ona biat ederler. Hak olan budur; güçlü deliller bunu gösterir.

“Musa, tayin ettiğimiz vakitte buluşma yerine gelince ve Rabbi onunla konuşunca ‘Rabbim! Kendini bana göster ki sana bakayım’ dedi.”

Musa’nın talebi tabiidir. Allah bu talep nedeniyle onu azarlamadı ve kınamadı. Çünkü Allah onunla konuşmuştu; Musa daha fazlasını istedi ve: “Öyleyse seni göreyim ey Rabbim” dedi.

Allah, kendisini göstermeyi dilemeyerek ona: “Sen beni asla göremezsin” buyurdu. Bunu ispatlamak ve azametini göstermek için Musa’ya: “Fakat dağa bak; eğer yerinde kalırsa beni göreceksin” dedi. Allah dağa tecelli edince, bir şekilde kendini gösterip dağı paramparça hale getirdi. Bu, eğer Musa’ya tecelli etseydi onun da paramparça olacağı anlamına gelir: “Kork ey Musa, böyle bir istekte bulunma!”

Musa, dağın bu hale geldiğini görünce “yıldırım çarpmış gibi bayılıp yere düştü.” Çünkü bu manzara çok korkunç ve dehşet vericiydi; insan buna dayanamaz, sarsılır ve yere düşer.

Musa kendine gelip ayılınca hemen Allah’ı tesbih etti: “Sübhâneke, Rabbim!” dedi. “Her türlü eksiklikten seni tenzih ederim; sen yücesin, üstünsün.” Sonra, haddini aştığını düşünerek: “Sana tövbe ederim” dedi. Yani: “Eğer yanlış söyledi isem, sana sığınırım; beni affet.”

“Ben ilk Müslümanım”  yani sana ilk teslim olan benim, dedi. Müslüman olmanın anlamı Allah’a teslim olmaktır; O’nun kulu olduğunu ikrar ederek bununla övünür, her emrine uyar, her yasağından uzak durur.

Allah Musa’ya olan nimetini hatırlatarak şöyle buyurdu: “Risalelerimle ve kelamımla insanlar arasından seni (bir peygamber ve resul olarak) seçtim.”

Onu peygamber ve resul olarak seçmek büyük bir şeref ve ödüldür. Aynı zamanda ona risaleleri içeren bir kitap indirdi; buna Tevrat denildi. Mâide 44. ayette: “Allah Tevrat’ı hidayet ve nur olarak indirdi; nebiler onunla hükmederdi” buyuruldu.

Tevrat’ın anlamı talimat, irşad veya yönlendirmedir. Allah’ın İsrailoğullarına indirdiği akide, emir ve nehiyleri içeren kitaptır.

Şer’î anlamda Musa hem nebi hem rasul idi; kardeşi Harun ise sadece nebiydi. Kendisine risalet verilmedi; Musa’nın risaletini tebliğ etti. Ondan sonraki nebiler de bunu İsrailoğullarına tekrar hatırlattılar ve aralarında çıkan meselelerde onun hükümleriyle hükmettiler.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra Allah’ın indirdiği ve vahyettiği Kur’an ve Sünneti tebliğ eden, hükmünü gösteren ve uygulayan her Müslüman ve İslam devletidir. Bunu birçok ayet ve hadis beyan eder. Bu nedenle İslam ümmeti en hayırlı ümmet kılınmıştır.

Biz Müslümanlar olarak Allah’ın Musa’ya indirdiği Tevrat’a inanırız. Ancak bazı ayetlerde Allah, bu kitabın Müslümanlıktan sapan Yahudiler tarafından tahrif edildiğini bildirmiştir. Bu nedenle bugün dinlerini tahrif eden Yahudilerin ellerindeki Tevrat’a iman edemeyiz; onunla hüküm de veremeyiz. Çünkü Mâide 48. ayette, Allah’ın Rasulüne indirdiği Kur’an’ın önceki kitapları nesh ettiği açıklanmıştır.

Kur’an’da Tevrat’ın içerdiği bazı hükümler gösterilmiştir; fakat bunlar bizi bağlamaz. Sadece ibret için zikredilmiş, İsrailoğullarının bunları uygulamadıkları bildirilmiştir ki biz aynı hatalara düşmeyelim; yoksa onların uğradığı akıbete uğrarız.

Allah Musa’ya başka büyük bir nimet daha verdi: onunla doğrudan konuşması. Bu olay, Musa’ya büyük bir şeref ve üstünlük kazandırdı.

Bakara 136 ve 253. ayetlerde beyan edildiği gibi, bütün nebiler arasında ayrım yapmadan inanırız; ancak bazı peygamberlerin diğerlerinden üstünlükleri olduğunu da kabul ederiz.

Allah Musa’ya: “Sana verdiğimi al” buyurunca, “İndirdiğim risaleleri İsrailoğullarına tebliğ et ve onları bu hükümlere uydurmaya çalış” demiş oldu.

Musa devlet başkanı ve yönetici olmadığı için isyanlarına karşı bir ceza uygulamadı. Çünkü kutsal toprağa girmek için savaşmayı reddettiler. O da Allah’a sığınıp, Rabbinden onlar hakkında ne hüküm vereceğini bekledi.

Mâide 25–26. ayetlerde, Musa: “Rabbim! Ben ancak kendim ve kardeşim Harun üzerine söz sahibiyim. Bizimle, fasık olan kavmimin arasını ayır” deyince; Allah, İsrailoğullarını mübarek toprağa girmekten kırk yıl mahrum bıraktı ve onların Sina çölünde kırk yıl şaşkın ve perişan yaşayacaklarını bildirdi. “Öyleyse bu fasık kavim için üzülme; cezalarını çeksinler.”

Milliyetçilik yoktur: ya iman ve takva vardır ya da küfür ve fasıklık. Mümin bir kavim, küfür veya fasıklığa düşüp tövbe etmezse, Allah’ın cezası gelince onlar için üzülünmez.

Allah Musa’ya, nimetlerine karşılık “şükredenlerden ol” emrini verdi. Bu kadar nimete sahip olup da şükretmemek düşünülebilir mi? Fakat Allah bunu Musa’ya hatırlatarak diğer müminler için de bir ders kıldı.

Müslümanlar da Allah’ın hidayeti olan İslam nimetine ve diğer nimetlerine karşı Allah’a çokça şükretmelidir. Sadece “şükür” sözünü tekrarlamak değil; Allah’ın istediğini O’na hakkıyla vermektir: O’nun uğrunda canımızı, malımızı ve sevdiklerimizi feda etmek; O’nu her şeye tercih etmek; emirlerinden çıkmamak ve yasaklarını çiğnememektir. İşte o zaman şükredenlerden oluruz.

Allah Tevrat’ı gökten yazılı olarak indirdi. Çünkü: “Levhalarda ona her şey hakkında bir öğüt ve her şey için bir açıklama yazdık” buyurdu.

İsrailoğullarını ilgilendiren her konu hakkında bir emir yazdığı gibi, her mesele hakkında da bir fikir gösterdi. Böylece Tevrat onlara hidayeti, doğru yolu gösterdi ve her konuyu aydınlattı.

Ondan sonra gelen nebiler bunu anlatıyor ve hükümlerini açıklıyorlardı. Allah, onlara ayrıca kitap indirmeden; yeni olaylar hakkında Tevrat’ta geçen ana hükümlerin açıklamasını vahyediyordu.

Allah Kur’an’ı Tevrat gibi levhalar halinde bir kitap olarak indirmedi. Olaylara göre ayet ayet indirdi ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunları tebliğ ediyordu. İslam devletini kurunca bunları uygulamaya başladı. Ayrıca Kur’an dışında Allah’ın vahyi ile detaylarını açıklıyordu: genel hükmü tahsis ediyor, mutlak hükmü kayıtlıyor, mücmel hükmü beyan ediyor; asıl hükme fer’î ve yeni hükümler gösteriyordu.

Zira Allah kitaplarını kimi zaman genel, kimi zaman mutlak, kimi zaman da mücmel olarak indirdi. İsrailoğullarının nebileri, Allah’ın vahyiyle Tevrat’ın genel, mutlak ve mücmel hükümlerine tahsis, kayıt, beyan; fer’î ve yeni hükümler getiriyorlardı. Davud ve oğlu Süleyman yönetici olunca bunu açıkça görürüz: Tevrat’a dayalı yönetimi kurunca, yeni sorunlar hakkında Allah onlara kitap indirmeden vahyediyordu.

Allah’ın “Kuvvetlice Tevratı al” emrinin anlamı şudur: Musa, kimseden korkmadan, taviz vermeden, gevşeklik göstermeden, hiçbir hükmü gizlemeden kitabın tamamını tebliğ edecek, daveti taşıyacak; kavmi olan İsrailoğullarına da onun en güzel hükümlerini almalarını emredecekti. Zira bütün hükümleri güzeldir; çünkü hidayet ve nurdur. Böylece Tevrat’ın her hükmü en güzel hüküm sayılır.

Aynen Mâide 50. ayette, Allah’ın Kur’an’da indirdiği hükümlerin en güzel hükümler olduğu bildirildiği gibidir. Ancak yakinen ve kesin bir tasdikle iman eden kimseler buna inanır ve uyar. İmanı sahte veya yüzeysel olanlar ise buna aldırış etmez; demokrasiyi savunur, millet meclisinin çıkardığı beşerî kanunlara razı olurlar. Bunlar birer fasıktır.

“Fasıklara ait yurdu size göstereceğim.” Allah’ın hükümlerine uymayanlar veya karşı gelenlere fasık denilir. Allah, Musa’ya dünyada ve ahirette bunların yurdunu gösterdi. Dünyada kırk sene Sina çölünde şaşkın ve perişan bir hayat onların yurdu oldu. Sonra nebilerine isyan ettikçe cezalandırıldılar. En sonunda iki bin sene zelil ve alçaltılmış olarak yaşadılar. Allah’ın ipi onlardan kesildi artık onlara yardım etmeyeceğine dair söz verdi. Ancak onlara yardım edecek insanların ipi kesilmedi.

Britanya, Amerika ve diğer Batı ülkeleri ile İslam dünyasında bunların ajanlarının yardımıyla Filistin’e getirildiler; onlara devlet kurduruldu, her türlü yardım verildi ve bölgede bu hale getirildiler. Bu yardımlar sayesinde en azgın ve en vahşi devletlerden biri oldular. En son örnek, Gazze’de yaptıkları katliamdır. Fakat Allah’ın tehdit ettiği gibi bu fasıkların akıbeti çok kötü olacaktır.

Ahirette onlara cehennem hazırlanmıştır; ebediyen içinde kalacak ve cayır cayır yanacaklardır. Batıda, doğuda ve İslam beldelerinde onlara yardımı kesmeyen, ilişkileri sürdürenler de fasıktır ve onlarla birlikte yanacaklardır.

“Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri ayetlerimden mahrum edeceğim.” Bu kibirli kimseler kendilerini çok büyük ve zeki görür; kendi zatlarıyla böbürlenirler. Şeytanın vesvese ettiği fikirleri ve çıkardıkları kanunları üstün sayıp Allah’ın ayetleriyle alay ederler.

Fakat farkında olmadan Allah’ın ayetlerinin nimetlerinden mahrum bırakıldılar. İçleri huzursuz ve sıkıntılıdır; maddiyatla, şehvetlerle, oyun ve eğlenceyle kendilerini avutmaya ve tatmin etmeye çalışırlar.

Zaten: “Onlar ne ayet, mucize görseler iman etmezler.” Şeytan onlara musallat olmuş; vesveselerine uyup uydurdukları fikirleri ve bozuk tevilleri hoş görerek Allah’ın ayetlerinden uzak durmuşlardır.

Bu halde kaldıkça asla hidayet bulmazlar: “Doğru yolu görseler onu izlemezler.” Artık şartlanmışlardır; Allah’ın dininden nefret ederler. Ancak o din dışında “eğrilik ve sapıklık yolunu görürlerse onu izlerler.”

Bunun nedeni: “Allah’ın ayetlerini yalanlamaları ve onlardan gafil olmalarıdır.”

Allah’ın ayetlerini tekzip eden asla onlara uymaz. Allah’ın ayetlerine bile bile uymayanların kalplerine iman girmemiştir. Bunlar gaflet içindedir. Başlarına ağır bir musibet gelince belki uyanırlar; fakat çoğu, ne musibet gelirse gelsin eğri ve sapık yollarından ayrılmaz ve tutumlarında ısrar ederler.

Çünkü insaflı ve hakkaniyetli değillerdir; hakkı aramazlar. Hakkı görseler bile inanmak istemezler; şartlanmışlardır. Zevklerine düşkün olup ona göre hareket etmek isterler; sadece çıkarlarını ve saltanatlarını düşünürler. Firavun, Ebu Cehil, Ebu Leheb ve bu asırdaki onların benzeri olan yöneticiler ve ileri gelenler böyledir. Onlara tabi olanlara yazıklar olsun  hiçbir şey kazanmadan onları ayakta tutuyorlar.

İsrailoğullarından olsun, sonraki asırlarda olsun, bu asırda da olsun:
“Allah’ın ayetlerini ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklar?” Onlar dünyada da, ahirette de cezalarını göreceklerdir.

Bazı insanlar ahirete inandıklarını söyler; fakat Allah’ın ayetlerine uymadıkları gibi bile bile sırt çevirirler. Bunlar kendilerini kandırırlar; sanki dünya ve ahiret azabından kurtulacaklarını zannederler. Hâlbuki iman amel gerektirir. Gerçek manada Allah’ın ayetlerine ve ahirete inanan kimse buna göre amel eder; Allah’tan korkar, azabından sakınır; O’nun ayetlerini uygular, dışındakini reddeder.