Recep: Fetihlerin ve Zaferlerin Ayı
Mübarek “Receb-ül Esamm” (sağır recep) ayı geldiğinde, Müslümanlar onun hayır ve bereketiyle müjdelenirler. Gerçekten de o, bereketiyle ve ardından gelecek olan, içinde Kur’an’ın insanlara hidayet rehberi, doğruyu yanlıştan ayıran açık deliller olarak indirildiği Ramazan-ı Şerif’in yaklaştığını müjdeler.
Bu ayda büyük bir olay gerçekleşti. Allah, Resulünü kafirlerin onu ve ashabından bir kısmını şiddetle baskıya maruz bıraktıkları bir dönemin ardından Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gece yürüyüşü ile (İsra) ikram ederek şereflendirdi. Ayrıca eşi, İslam için çalışan, sabırlı, cefakâr kadınların örneği olan Hatice’nin vefatıyla hüzünlenmişti; yine onu destekleyen, himaye eden amcası Ebu Talib’in vefatıyla da üzülmüştü. Amcası, İslam’ın yüce yapısını ve büyük devletini yeniden kurmak için çalışan nice kardeş ve yeğenlerini destekleyen değerli amcalar gibiydi.
İsra hadisesi, Peygamberimize bir ikram ve teselli oldu. Bununla iki kıblenin (iki mescidin) kaderi birbirine bağlandı: Müslümanlar, kafirlerin Mescid-i Haram’ı işgal etmesine nasıl asla göz yummazlarsa, Mescid-i Aksa’nın işgaline de asla göz yummazlar. Böyle bir durumda cihad ve onu kurtarmak için fedakârlık hakkı doğar. İşgale kesinlikle susmak caiz değildir; aksi halde Müslümanlar günaha girer ve onları sadece mescidin sınırlarında kalmayan rezil bir utanç ve zillet takip eder. Nitekim bugün olan da budur: Onu kurtarmayı ihmal edip işgale ve hürmetinin çiğnenmesine sessiz kalınca, Yahudi sürülerinin kurduğu yapı( Yahudi varlığı) Müslümanların her yerine uzanmaya başladı.
İşte bu yüzden Receb ayı, onu kurtarmak için cihadın farziyetini hatırlatır; çünkü Mescid-i Aksa, Batılı Haçlı güçlerinin desteği ve özellikle Ürdün yöneticileri başta olmak üzere İslam beldelerinin yöneticilerinin işbirliğiyle, Yahudilerin işgali altına girmiştir. Onlar, 1967 yılında Aksa’yı, Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı Yahudilere altın tepsi içinde teslim etmişlerdir.
Bu haram ayda, İslam devletinin kuruluşundan iki yıl sonra kafirlerle ilk çatışma gerçekleşti. Abdullah b. Cahş (ra) komutasındaki seriyyede Müslümanlar Kureyş’ten birini öldürdüler, ikisini esir aldılar ve kafileyi ganimet olarak ele geçirdiler. Allah, onların yaptığını doğruladı ve kafirlerin Allah yolundan alıkoymaları, inkâr etmeleri ve insanları dinlerinden döndürmeleri sebebiyle haram ayda savaşmayı caiz kılan bir ayet indirdi. Bu olay, cihadın başlangıç ilanı ve Müslümanların savaşa hazırlanması anlamına geldi. Cihadsız din yücelmez, düşmanlar Müslümanlara ve hürmetlerine saldırmaktan vazgeçmez; insanlar da kulların kulluğundan kurtulup tek ve kahhar olan Allah’a kulluğun nurunu, dünyadaki sıkıntıdan hem dünya hem ahiret saadetine çıkışı ve batıl ilkelerin, bozuk dinlerin zulmünden İslam’ın adaletini görmez.
Bunun ardından Müslümanlar savaşa şevkle yöneldiler. Büyük Bedir savaşı vuku buldu; sonra gelen savaş ve gazveler, Arap yarımadasını şirkten ve küfür hükmünden kurtardı.
Hicretin dokuzuncu yılında Receb ayında, dünyanın bir numaralı devleti olan Roma’ya karşı Tebük Gazvesi meydana geldi. Onların barbarları, Müslümanların önünden ve onlarla birlikte olan Arap Hristiyanlarla beraber kaçtılar. Bu büyük bir zafer ve İslam devletinin büyük bir devlete dönüşmesi yolunda büyük bir adımdı. Zira dünya lideriyle başa baş mücadele eden devlet, büyük devlet olur.
Bu adım, onların Şam diyarından sökülüp atılmasının da önemli bir başlangıcıydı. Nitekim Müslümanlar, ilk halife Ebu Bekir döneminde, hicrî 14 yılının 16 Receb’inde Şam’ı fethettiler. Herakliyus kaçtı ve “Elveda ey Suriye!” dedi; İstanbul’da saklandı ki Müslümanlarla bir sonraki buluşma, oranın fethi olacaktı.
Müslümanlar savaşa devam ettiler; Endülüs’ü fethettiler ve Paris sınırlarına kadar ulaştılar. 12 Receb 479’da, ordular birleşince Zallaka Savaşı’nda kaybettikleri Endülüs hâkimiyetini yeniden tesis ettiler.
Ayrıca Müslümanlar, Selahaddin Eyyubi’nin önderliğinde, 27 Receb 583’te ilk kıbleleri ve üçüncü harem olan Kudüslerini ve Mescitlerini kurtardılar. Bu da onlara, Selahaddin gibi —bugün İslam beldelerinin yöneticileri misali komplo kuran Fatımî yönetimini devirdiği gibi— ordularının komutanları arasından onun yolundan giden bir komutanın çıkması gerektiğini hatırlatır. Böylece Yahudilere ders versin, arkalarındaki yeni Roma barbarlarını —başlarında “Heraklıusleri” Trump olmak üzere— dağıtsın, onlara hizmet eden Arap ve Müslüman yöneticilerin kökünü kessin ve münafıkları sustursun. Yine, Müslümanları aldatmaya çalışan ve bu ayda gerçekleşen büyük zaferlerin ve önemli olayların önemini hafife aldırıp onları bundan uzaklaştırmak isteyenlere rağmen, bu olayların Müslümanlara ilk halini yeniden diriltme azmi için bir teşvik olmasını hatırlatsın.
Yine bu ayda, 28 Receb 1342’de (Miladi 1924) İslam ümmetinin temellerini sarsan büyük ve acı bir musibet yaşandı: Kafirler, ajanları aracılığıyla İstanbul’daki İslam hilafetini yıktılar; yerine, onlara bağlı, haramları helal, İslam’ın hükümlerini haram sayan ve bunları uygulamak için çalışanları düşman ilan eden laik, demokratik bir küfür sistemi kurdular. İslam beldelerini elliden fazla parçaya böldüler; bunlara “vatanlar” ve “devletler” adı verdiler; her birine ayrı sınırlar çizdiler, insanları hakikatten uzaklaştıran aldatıcı bayraklar diktiler ve halklarını birbirine yabancı hale getirdiler.
Receb ayı, Müslümanlara hilafeti yeniden kurma farzını hatırlatır hem de Peygamberlerinin müjdelediği nübüvvet metodu üzere. Allah, onlara yeryüzünde halifelik (iktidar), dinlerinde güç ve güven vaat etmiş; kendisine şirk koşmadan sadece O’na kulluk edecekleri bir emniyet hali vaat etmiştir.
Son olarak ve güzel bir sonla Hicri Receb 1372 (Miladi 1953)’ de gerçekleşen büyük bir olayı hatırlatalım: Hilafetin yıkılışından otuz yıl sonra, onu yeniden kurma projesini üstlenen bir partinin kuruluşu ilan edildi; o da Hizb-ut Tahrir’dir. Hilafetin kurulmasını hayati bir mesele yaptı; anayasasını, nizamlarını özellikle yönetim sistemi ve kurumlarını, ekonomik sistemi ve en iyi siyasetini, dış politikasını ortaya koydu. Böylece onun (hilafetin) fikri, hem onun için çalışanlara hem de ileride yönetecek olanlara dair berraklaştı.
Kafirlerin ve onların yardakçılarının münafıkların ve Batı’ya aldananların bütün düşmanlığına rağmen bu fikri Müslümanlar arasında yaymayı başardı. Kafirler onu hesaba katar hale geldi; karalamalar, yalanlar ve iftiralarla imajını bozmak için çalıştılar; her yerde yasakladılar; kitaplarını ve bildirilerini yasakladılar; faaliyetlerini kararttılar; gençlerini her alanda baskı altına aldılar; bazılarını hapse atıp işkence ettiler, hatta öldürdüler. Ancak Allah’ın yardımıyla bütün bunlara karşı sabretti ve direndi.
Başka hiçbir parti veya cemaatin başaramadığı bir başarı daha elde etti: Irk, kavim, mezhep ve cinsiyet ayırmadan bütün Müslümanlardan gençleri bir araya topladı; kafirlerin İslam beldeleri arasında çizdiği tüm sınırları aştı. Böylece Allah’ın izniyle yakında tek bir devlet altında ümmeti birleştirmenin bir modeli oldu.
Bu nedenle, ümmetine, dinine, Kudüs’üne ve Aksa’sına karşı duyarlı olan herkes, bu hayırlı partiye katılmalı; en azından gücü yettiğince desteklemelidir ki hilafeti kurma farzı üzerinden düşsün, onun kurulmasında payı olsun ve boynunda, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden, onları İslam’ın izzetiyle aziz kılan bir halifeye biat bulunsun böylece cahiliye ölümü ile ölmesin.
Esad Mansur