– 24 –
İsrailoğullarının buzağıyı ilâh edinmeleri
Hârun’u zayıf görmeleri
Mûsâ’nın onu hesaba çekmesi
Sorumlunun güçlü olması
İnsanlar önünde muhasebe edilmesi
Allah ve dini için öfkeli olması
Zalim ve hainlere karşı çıkılması
İnsanların şahısları ve hayvanları ilah edinmesi
وَاتَّخَذَ قَوۡمُ مُوۡسٰى مِنۡۢ بَعۡدِهٖ مِنۡ حُلِيِّهِمۡ عِجۡلًا جَسَدًا لَّهٗ خُوَارٌ ؕ اَلَمۡ يَرَوۡا اَنَّهٗ لَا يُكَلِّمُهُمۡ وَلَا يَهۡدِيۡهِمۡ سَبِيۡلًا ۘ اِتَّخَذُوۡهُ وَكَانُوۡا ظٰلِمِيۡنَ ﴿۱٤۸﴾ وَلَـمَّا سُقِطَ فِىۡۤ اَيۡدِيۡهِمۡ وَرَاَوۡا اَنَّهُمۡ قَدۡ ضَلُّوۡا ۙ قَالُوۡا لَٮِٕنۡ لَّمۡ يَرۡحَمۡنَا رَبُّنَا وَيَغۡفِرۡ لَـنَا لَنَكُوۡنَنَّ مِنَ الۡخٰسِرِيۡنَ ﴿۱٤۹﴾ وَلَمَّا رَجَعَ مُوۡسٰٓى اِلٰى قَوۡمِهٖ غَضۡبَانَ اَسِفًا ۙ قَالَ بِئۡسَمَا خَلَفۡتُمُوۡنِىۡ مِنۡۢ بَعۡدِىۡ ۚ اَعَجِلۡتُمۡ اَمۡرَ رَبِّكُمۡ ۚ وَاَلۡقَى الۡاَلۡوَاحَ وَاَخَذَ بِرَاۡسِ اَخِيۡهِ يَجُرُّهٗۤ اِلَيۡهِؕ قَالَ ابۡنَ اُمَّ اِنَّ الۡـقَوۡمَ اسۡتَضۡعَفُوۡنِىۡ وَكَادُوۡا يَقۡتُلُوۡنَنِىۡ ۖ فَلَا تُشۡمِتۡ بِىَ الۡاَعۡدَآءَ وَ لَا تَجۡعَلۡنِىۡ مَعَ الۡقَوۡمِ الظّٰلِمِيۡنَ ﴿۱۵۰﴾ قَالَ رَبِّ اغۡفِرۡ لِىۡ وَلِاَخِىۡ وَ اَدۡخِلۡنَا فِىۡ رَحۡمَتِكَ ۖ وَاَنۡتَ اَرۡحَمُ الرّٰحِمِيۡنَ ﴿۱۵۱﴾
Mûsâ (Rabbinin vaad ettiği yere) gittikten sonra, kavmi ziynet eşyalarından böğürebilen bir buzağı heykeli yapıp onu ilah edindiler. Bu buzağının onlarla konuşmadığını ve kendilerine bir yol göstermediğini görmüyorlar mı? Onu ilah edindikleri zaman zalim oldular. (148)
Bunun sahtekârlığını görüp doğru yoldan saptıklarını anlayınca pişmanlık duydular ve şöyle dediler: “Eğer Rabbimiz bize rahmet ve mağfiret vermezse kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (149)
Mûsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine dönünce şöyle dedi: “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaparak halef oldunuz! Rabbinizin emrini acele mi ettiniz?” Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin başını tutup çekmeye başladı. Kardeşi Hârun şöyle dedi: “Ey annemin oğlu! Bu kavim beni zayıf gördüler; hatta neredeyse beni öldüreceklerdi. Bu hâl varken, sen de düşmanları bana güldürerek sevindirme ve beni zalim kavimle bir tutma.” (150)
Mûsâ kendine gelip şöyle dedi: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla; bizi rahmetinin içine dahil et. Şüphesiz Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (151)
Mûsâ, Rabbiyle buluşmak ve Tevrat’ı almak için kırk gün kavminden ayrıldı. Fakat o gidince kavmi hemen saptı. Samirî adlı kişi onlara altından bir buzağı yaptı ve “İlahınız budur” dedi. Daha önce 138–140. ayetlerde geçtiği gibi; Firavun’un zulmünden kurtulup denizi geçtikten sonra, Allah’ın büyük mucizelerini gördükleri hâlde putlara tapan bir kavmin yanından geçince, “Bize de bunlar gibi bir put dik ki ona tapalım” demişlerdi. Mûsâ ise onları şiddetle kınamış ve azarlamıştı.
Buradan anlaşılıyor ki, bunlar derin ve aydın bir düşünceyle değil; sadece gördükleri mucizelerin etkisiyle duygusal bir inanca sahiptiler. Bu nedenle, güçlü şahsiyete sahip Mûsâ yanlarından ayrılınca, Samirî gibi sapık ve etkileyici birinin peşine kolayca takıldılar. Şirk koştukları için zalim oldular. Allah hakkında büyük bir haksızlık yaptılar. Nasıl olur da bir hayvanı ilah edinirler?! Hem de altından, ruhsuz, konuşmayan, aklı olmayan bir heykeli yüceltirler?!
İnsanlar akıllarını kullanıp derin ve aydın düşünmedikçe, duygusallığa kapıldıkça; şahıslara ve hayvanlara heykeller dikip onları yüceltmeye başlarlar. Çünkü dindarlık fıtridir: Allah’ı yüceltip ilah edinmezlerse başka bir şeyi ilah edinirler. Türkiye’de Kemalistler, Hindistan’da yüzlerce hayvan ve şahıs ilah edinilmesi, komünistlerin Marks ve Lenin heykellerine tapınmaları buna örnektir.
Sırf duygusal veya taklit yoluyla bazı Müslümanların da kolayca saptırıldığı görülür. İslâm’a aykırı akâitler bile zihinlerine sokulabilir ve belli kişilere farkında olmadan bağlanıp şirk koşabilirler.
Bu nedenle derin ve aydın bir düşünceyle Allah’a iman etmek ve insanları da bu şekilde inandırmak gerekir. Allah, yüzlerce ayette düşünmenin önemini vurgulamış ve bunu farz kılmıştır. İmanın, düşünmek ve vakıaya uygun delil ile olması istenmiştir.
Mûsâ’nın kardeşi peygamber Hârun, onları sürekli sakındırıyor, uyarıyor, bunun sahtekârlık olduğunu söylüyor; Allah’ı ve O’nun nimetlerini hatırlatıyordu. Ancak dinlemediler. Fakat daha sonra Hârun’un hatırlatmaları ve mücadelesi onları etkiledi. Akıllarına dönüp bu heykelin boş ve sahte olduğunu anladılar; yaptıklarının tamamen akılsızlık olduğunu idrak ettiler. Doğru yoldan saptıklarını anlayınca pişmanlık duydular, Allah’ın rahmet ve mağfiretini talep ettiler. Eğer Allah onları affetmezse hüsrana uğrayacaklarını kabul ettiler.
Daha önce duygusal olarak iman etmiş olsalar da mümin idiler; gerçeği görünce pişman olup dinlerine döndüler ve tevhid akidesine sarıldılar. Nitekim bugün de, sapan veya saptırılan Müslümanlar gerçeği görünce yahut kendilerine gösterilince dinlerine dönüp sarılırlar.
Buna göre İslâm davetini taşıyanlar sabırlı olacak; ümmetin akidesini ve fikirlerini hikmetle, akıllıca düzeltecek; İslâm’ın kendilerinden ne istediğini izah edecek; İslâm’ın hâkimiyet ve devletinin önemini vurgulayacaklardır. Onlar gerçeği görünce, İslâm dışındaki fikir ve sistemlerin sahtekârlığını idrak edince, daveti taşıyanlara katılacak veya destek vereceklerdir.
Tâhâ suresi 85. ayette Allah, Mûsâ’ya Tevrat levhaları indirilirken kavminin Samirî tarafından saptırıldığını ve buzağıyı ilah edindiklerini haber verdi. Bunun üzerine Mûsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine döndü. Onlara:
“Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaparak halef oldunuz?” dedi. Yani: “Siz benim gerçek halefim değilsiniz.”
“Allah’ın emrini mi acele ettiniz?” diyerek onları Allah’ın azabıyla uyardı. Burada “Allah’ın emri” ile azap kastedilmiştir. Nitekim bazı ayetlerde de bu anlamda geçmektedir:
“Bekleyin! Allah’ın emri geldi; onun gelmesini acele etmeyin.” (Nahl, 1)
“Nihayet Allah’ın emri geldi ve sular coşup yükseldi.” (Hûd, 4)
Mûsâ, kavminin şirkine dayanamayarak çok öfkelendi; hatta Tevrat levhalarını yere attı.
Mümin, Allah ve dini için kızgın ve öfkeli olur; olmalıdır. Dinine dokunulunca kızar ve buna karşı Allah’ın emrettiği şekilde hareket eder.
Aişe (radıyallahu anha) şöyle dedi: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şahsına yapılan bir haksızlık için intikam almaya çalışmazdı. Ancak Allah’ın haramlarından biri çiğnendiğinde harekete geçerdi. Allah’ın haramlarından biri işlenince en şiddetli kızanlardan olurdu.” (Buhârî, 6853)
En değerli mesele Allah ve O’nun dinidir. Müminler bu uğurda mallarını ve canlarını feda ederler.
Bugün yönetimin en tepesinden en altına kadar Allah’ın haramları işlenmekte ve hiçe sayılmaktadır. Daha doğrusu Allah’a şirk koşulmaktadır. Hâkimiyet Allah’tan alınıp millet meclisine verilmiş; halkın temsilcileri kanun koyucu tayin edilerek rab edinilmiştir. Buna rağmen bazı Müslümanlar çıkıp bu günahkâr, zalim yöneticileri ve küfür sistemlerini savunmakta veya desteklemektedir!
Mûsâ, kavmini gözetip kollamakla görevlendirdiği kardeşi Hârun’a başlangıçta kızdı. Çünkü bir toplumu bir fikir üzerinde tutan, kargaşayı önleyen liderler ve sorumlulardır. Bir kusur olursa başta sorumlular sorgulanır.
Mûsâ, kızgınlığının etkisiyle sorumlu olarak tayin ettiği kardeşinin başını tutup kendine çekmeye başladı. Tâhâ 94. ayette Hârun şöyle dedi:
“Ey annemin oğlu! Sakalımı ve başımı tutup çekme.”
Bunun anlamı; hem saçından hem sakalından tutarak çekmiş olmasıdır. Ondan hesap sordu: Niçin kavmine karşı sert davranmadı, sapıklıklarını engellemedi?
“Onlar sapınca niçin sapıklıklarını engellemedin? Bana tabi olmadın mı? Benim emrime isyan mı ettin?” (Tâhâ 92–93)
Zira Allah’a muhalefet ortaya çıkınca, sorumlu kişi güçlü olmalı; gevşeklik göstermemeli; Allah’ın dinine muhalefet edenleri affetmemeli ve gerektiğinde sert şekilde cezalandırmalıdır. Fakat Hârun yönetici, devlet başkanı değildi; askeri ve polisi yoktu, tek başına kalmıştı.
Hârun: “Ey annemin oğlu!” dedi. Bu ifade, ya aynı anneden olmaları ihtimaline işaret eder ya da merhamet ve şefkat talebi içindir. Çünkü anneler daha şefkatlidir; “Bana annenin şefkatiyle davran” demiş oldu.
“Bu kavim beni zayıf gördü; hatta neredeyse beni öldüreceklerdi.”
Buradan, Hârun’un Mûsâ kadar güçlü bir şahsiyete sahip olmadığı anlaşılır. Kavmi onu değil, Samirî’yi dinledi. Mûsâ ise İsrailoğullarına birçok mucize göstermiş; Firavun gibi büyük bir hükümdar onun eliyle helak edilmişti. Bu sebeple güçlü bir liderlik otoritesine sahipti.
Bu nedenle lider, güçlü şahsiyetli olmalı; aynı anda cemaat ve halkı için büyük işler yapmaya çalışmalı; insanların kendisini dinlemesini sağlamalıdır.
Ebû Zer (radıyallahu anh) büyük bir sahabe olmasına rağmen, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu zayıf gördüğü için ona idari sorumluluk vermedi.
فعن أبي ذر رضي الله عنه قال: قُلتُ: يا رَسولَ اللهِ، أَلَا تَسْتَعْمِلُنِي؟ قالَ: فَضَرَبَ بيَدِهِ علَى مَنْكِبِي، ثُمَّ قالَ: «يا أَبَا ذَرٍّ، إنَّكَ ضَعِيفٌ، وإنَّهَا أَمَانَةُ، وإنَّهَا يَومَ القِيَامَةِ خِزْيٌ وَنَدَامَةٌ، إلَّا مَن أَخَذَهَا بحَقِّهَا، وَأَدَّى الذي عليه فِيهَا» رواه مسلم،
Ebû Zer (radıyallahu anh) şöyle dedi:
“Ey Allah’ın Rasûlü! Beni bir göreve getirmez misin?” dediğimde elini omzuma koydu ve şöyle buyurdu: ‘Ey Ebû Zer! Şüphesiz sen zayıfsın. Bu (yönetim) bir emanettir. Kıyamet günü rezillik ve pişmanlıktır; ancak onu hakkıyla alıp, gereklerini yerine getiren kimse hariç.’” (Müslim)
Hârun, kardeşi Mûsâ’ya şöyle dedi:
“Bu hâl varken, sen de düşmanları bana güldürerek sevindirme.”
İnsanların önünde sertçe azarlanması, saçından sakalından çekilmesi onun değerini düşürecek; kıskananlar sevinecek; halk onu hafife alıp dinlemeyecekti.
“Beni zalim kavimle aynı kefeye koyma.”
Çünkü Hârun onlara karşı susmadı; uyardı; neredeyse öldürülecek duruma geldi. Gücü yetmedi ama sessiz de kalmadı. Bu nedenle zalimler gibi hesaba çekilmezdi.
Buradan anlaşılan şudur: Allah’a ve dinine muhalefet eden hainler ve zalimler, insanların önünde azarlanır ve muhasebe edilir; ölümle tehdit etseler bile hak söylenir.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
«سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَالَ إِلَى إِمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ فَقَتَلَهُ» رواه الحاكم في المستدرك وإسناده صحيح.
“Şehitlerin efendisi, Hamza bin Abdülmuttalib ve zalim bir yöneticiye gidip ona iyiliği emredip kötülükten sakındıran, bunun üzerine öldürülen kimsedir.” (Hâkim, el-Müstedrek — senedi sahihtir)
Mûsâ, kendine gelip sakinleşince ve kardeşinin haklı mazeretini dinleyince şöyle dua etti:
“Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla; bizi rahmetinin içine dahil et. Şüphesiz Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
Sapan kavmi için Allah’ın mağfiret ve merhametini dilemeyi erteledi; onlar hakkında Allah’ın hükmünü bekledi: Azap da edebilir, merhamet de edebilirdi.
Mümin, tevbe eden kardeşleri için mağfiret diler; fakat günah üzerinde ısrar edenlerle mücadele eder. Çünkü mesele milliyetçilik değil; iman veya küfür, takva veya fısktır. Mümin, insanları imana ve takvaya çağırır; küfür ve fısktan sakındırır.