– 26 –

Rasulün Ehl-i Kitap’a gönderilişi

Ona iman etmenin gerekliliği

Önceki kitapları neshetmesi

Onlara marufu ve münkeri göstermesi

Helali ve haramı belirlemesi

Ona tabi olmanın farziyeti

Üzerlerindeki ağır mükellefiyetleri kaldırması

Bunların misalleri

Bütün insanlara gönderilişi

İslam’ın evrensel bir risalet olması

Bütün insanlara taşınmasının gerekliliği

اَلَّذِيۡنَ يَتَّبِعُوۡنَ الرَّسُوۡلَ النَّبِىَّ الۡاُمِّىَّ الَّذِىۡ يَجِدُوۡنَهٗ مَكۡتُوۡبًا عِنۡدَهُمۡ فِى التَّوۡرٰٮةِ وَالۡاِنۡجِيۡلِ يَاۡمُرُهُمۡ بِالۡمَعۡرُوۡفِ وَيَنۡهٰٮهُمۡ عَنِ الۡمُنۡكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبٰتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيۡهِمُ الۡخَبٰۤٮِٕثَ وَيَضَعُ عَنۡهُمۡ اِصۡرَهُمۡ وَالۡاَغۡلٰلَ الَّتِىۡ كَانَتۡ عَلَيۡهِمۡ‌ ؕ فَالَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا بِهٖ وَعَزَّرُوۡهُ وَنَصَرُوۡهُ وَ اتَّبَـعُوا النُّوۡرَ الَّذِىۡۤ اُنۡزِلَ مَعَهٗ ۤ‌ ۙ اُولٰۤٮِٕكَ هُمُ الۡمُفۡلِحُوۡنَ‏ ﴿۱۵۷﴾  قُلۡ يٰۤاَيُّهَا النَّاسُ اِنِّىۡ رَسُوۡلُ اللّٰهِ اِلَيۡكُمۡ جَمِيۡعَاْ ۨالَّذِىۡ لَهٗ مُلۡكُ السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضِ‌ۚ لَاۤ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحۡىٖ وَيُمِيۡتُ‌ فَاٰمِنُوۡا بِاللّٰهِ وَرَسُوۡلِهِ النَّبِىِّ الۡاُمِّىِّ الَّذِىۡ يُؤۡمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمٰتِهٖ وَاتَّبِعُوۡهُ لَعَلَّكُمۡ تَهۡتَدُوۡنَ‏ ﴿۱۵۸﴾ 

 “Yanlarında Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları o Rasul’e ve o ümmi Nebi’ye uyanlar var ya; onlara marufu emreder, onları münkerden nehyeder, onlara tayyip olanları helal kılar, habis olanları haram kılar, üzerlerindeki zincirleri ve ağır yükleri kaldırır. İşte ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nura uyanlar var ya; işte onlar felaha erenlerin ta kendileridir.” (157)

“De ki: Ey insanlar! Ben hepiniz için Allah’ın Rasulüyüm. Göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Allah’ındır.  O’ndan başka ilah yoktur. O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve O’nun ümmi Nebi ve Rasulü’ne iman edin. O, Allah’a ve O’nun sözlerine iman eder. Ona tabi olun ki hidayeti bulasınız.” (158)

Daha önceki ayetlerde, Musa Tevrat’ın indirilişini beklerken İsrailoğullarının sapıklıkları, hak üzerinde sebat göstermemeleri, bu nedenle Musa’nın onlardan şikâyet etmesi ve öfkelenmesi, tövbe etmeleri için onlardan yetmiş temsilci seçmesi beyan edilmişti.

Musa’ya tabi olduklarını iddia edenlere bunlar hatırlatılırken, ümmi olan Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in rasulluğuna ve peygamberliğine iman etmeleri ve ona tabi olmaları talep edildi.

Bu ayette bu talep, haber sigası ile gelmiştir. Başka ayetlerde ise doğrudan emir şeklinde gelmiştir. Burada Musa ve kavmiyle ilgili hususlar haber sigasıyla geldiği için, iman etme çağrısının da haber üslubuyla gelmesi en uygun üsluptur.

Ümmi, okuma yazma bilmeyen kimse demektir. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem okuma ve yazma bilmezdi. Allah, ondan bütün şüpheleri kaldırmak için onun okuma ve yazmayı öğrenmesini engellemiştir. Böylece “önceki kitapları okudu, onlardan etkilenerek Kur’an’ı yazdı” şeklindeki iddiaların önü kesilmiştir.

Zira Rasulullah’a şair, sihirbaz, kâhin gibi pek çok iftira atılmıştır.

Musa’ya tabi olduklarını iddia edenlere Ehl-i Kitap denilir. Bu kapsamda Yahudiler ve Hristiyanlar yer alır. Çünkü Hristiyanlar Musa’ya ve Tevrat’a inanırlar. Ancak İsa’ya şirk koşarak inanmışlar, kendisine indirilen İncil’i tahrif etmişler, sahte İnciller ortaya koymuşlardır.

Tevrat ve İncil’de Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gelişi müjdelenmiş; ismi ve sıfatlarıyla Allah’ın bir elçisi ve peygamberi olduğu beyan edilmiş; ona iman etmeleri ve tabi olmaları emredilmiştir. Bu emirler kıssa veya haber üslubuyla aktarılmıştır.

Bu nedenle Allah, Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o ümmi Nebi ve Rasul’e iman edip uyanları haber üslubuyla övmüştür.

Zira onlardan bir kısmı iman etmiş, çoğu ise yalanlamıştır. Oysa kitaplarında bu ümmi Nebi’nin bütün sıfatlarıyla yazılı olduğu bilinmektedir. Bakara 146. ayette geçtiği gibi, onu çocuklarını tanıdıkları kadar tanırlar. Ancak onlardan bir kısmı bile bile bu gerçeği gizlemiştir.

Bakara suresi 109. ayette belirtildiği üzere, hasetlerinden dolayı onu tekzip etmişlerdir. Kendi ırklarından gelmediği için kıskanmış, nebilerin sadece İsrailoğullarından gelmesi gerektiğini iddia etmişlerdir.

Bir misyoner Hristiyan ile tartışırken Kur’an’ın mucizeliğini gösterdim, kitaplarının tahrif edildiğini ispatladım. Savunamaz hâle gelince “nebiler sadece İsrailoğullarından gelmelidir” iddiasına sığındı.

Oysa kitaplarında Muhammed’in Araplardan geleceği yazılıdır. Ayrıca Yakup’tan önce gelen nebiler İsrailoğullarından değildi. Oysa onlar bunların bir kısmına inanırlar. İsrailoğulları Yakup’un neslindendir ve Yakup’un diğer adı İsrail’dir.

Bu ümmi Nebi, “onlara marufu emreder ve onları münkerden nehyeder.”

Maruf, dilde bilinen şey demektir. Şer‘î manada ise şeriatça bilinen, Allah’ın emirleridir. Münker ise inkâr edilen, reddedilen şeydir; şer‘î manada Allah’ın yasaklarıdır.

İşte maruf ve münker, Allah’ın Rasulü’ne vahyettiği emir ve yasaklardır. Ümmi Rasul bunları Ehl-i Kitap’a açıklar.

Aynı şekilde Allah’ın vahyine göre tayyip (temiz) olanları helal, habis (pis) olanları haram kılar. Bunun manası şudur: Rasul, helali ve haramı Allah’ın vahyine göre belirler. Bu da sünnetin Allah’tan gelen vahiy olduğunu vurgular.

Ayette geçen tayyip, temiz, hoş ve güzel; habis ise pis ve çirkin demektir.

İşte Allah ve Rasulü neyi helal kılmışsa o temiz, hoş ve güzeldir; neyi haram kılmışsa o pis ve çirkindir. Bu ölçü asla değişmez.

İşte, temizlik ve pislik konusunda hakem akıl veya zevk değildir. Hakem, şer‘î hükümdür. Bu durum, hâkimiyetin ve egemenliğin insanlara veya halka değil, yalnızca Allah’a ait olduğunu açıkça gösterir ve vurgular.

Zira Ehl-i Kitap, hahamlarını ve rahiplerini egemen kılıp rab edindiler; onlara helali ve haramı belirleme yetkisi verdiler.

Allah, Ehl-i Kitap’a yalnız kendisinin rab olduğunu, helali ve haramı sadece kendisinin kıldığını ve Rasulü’ne Kur’an’ı ve onun beyanı olan sünneti vahyettiğini bildirir. Önceki nebiler döneminde Tevrat ve İncil ile ilgili açıklamalar da vahyediliyordu.

İsa’dan sonra nebiler kesilince, hahamlar ve rahipler Tevrat ve İncil’in bir kısmını gizlemiş, bir kısmının manasını değiştirerek helali ve haramı kendileri belirlemeye başlamışlardır. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem gönderilince, bu gerçeği ortaya koymuş; ona iman etmelerini, kıldığı helal ve harama tabi olmalarını talep etmiştir.

Maide suresi 48. ayette, Kur’an’ın önceki kitapları tasdik etmekle birlikte onlara egemen olduğu ve içlerindeki şer‘î hükümleri neshettiği bildirilmiştir.

Artık Yahudiler ve Hristiyanlar, bu ümmi Nebi ve Rasul’e, getirdiği kitap olan Kur’an’a iman etmeli; aynı zamanda onun kıldığı helal ve haramı kendileri için bağlayıcı şer‘î hükümler olarak kabul etmelidir.

Bu ümmi Nebi, “kendilerine vurulan zincirleri, şeriatlarından kalma üzerlerine yüklenen ağır yükleri ve mükellefiyetleri üzerlerinden kaldırır.”

Buna bazı misaller verebiliriz:

İsrailoğullarından birinin elbisesine necaset bulaştığında, o kısmı yırtması gerekiyordu. Bu, ağır bir mükellefiyetti. İslam bunu kaldırdı. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

 ” كان بنو إسرائيل إذا أصاب ثوب أحدهم البول قرضه بالمقراض”


“İsrailoğullarından birinin elbisesine baul (idrar) bulaştığında, o yeri makasla keserdi.”
(İbn Hanbel, el-Hâkim)

Allah, Rasulü’ne vahyederek bu ağırlığı kaldırmış ve su ile temizlenme hükmünü getirmiştir. İdrar ve diğer necasetlerin; emzirilen erkek çocuğun idrarının, kız çocuğunun idrarının, kadının hayız ve nifas kanının, köpeğin yalamasının, kanın ve içkinin necasetinin su ile temizlenmesine dair Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in açıklamaları vardır.

İsrailoğulları, kadın hayız olduğunda onu kendilerinden uzaklaştırır, yalnız bırakır; onunla birlikte oturmaz ve yemek yemezlerdi. İslam bunu kaldırdı.

Bakara 222. ayette bildirildiği üzere, kadın hayızlı iken sadece onunla cinsel ilişki yasaklanmıştır. Bunun dışında yemek yapar, yaptığı yemek yenir, onunla birlikte oturulur; eşi onunla cinsel ilişki olmaksızın yatabilir, onunla oynar ve öpüşebilir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“اصنعوا كل شيء إلا النكاح”

 “Nikâh (cinsel ilişki) dışında onunla her şeyi yapın.”
(Müslim)

Bakara suresi 54. ayette geçtiği üzere, İsrailoğullarının tövbelerinin kabulü için birbirlerini öldürmeleri gerekmişti.

Maide suresi 45. ayette belirtildiği gibi, onların şeriatlarında öldürmede, uzuvlara zarar vermede ve yaralamalarda kısasa kısas vardı. İslam bunu kaldırmış, diyet hükümlerini getirmiştir. Diyet miktarları hadislerde belirlenmiştir.

Onların şeriatlarında oruç; yememek, içmemek ve konuşmamak şeklindeydi. İslam ise oruçta konuşmayı serbest bırakmıştır.

Onlarda biri günah işlediğinde, evinin kapısına günahını yazardı. İslam bunu kaldırmıştır. Kişi günahını örter, pişmanlık duyar, Allah’tan mağfiret diler ve salih amel işler. İslam devleti (Hilafet) bulunduğunda ise kişi günahı açıktan işlerse cezalandırılır; her suçun cezası şer‘an belirlenmiştir.

Buna benzer birçok ağır mükellefiyet, İsrailoğulları üzerinden kaldırılmış; yerine kolaylık dini olan İslam’ın hükümleri getirilmiştir.

İşte bu ümmi Rasul’e iman edenler; “ona saygı duyanlar”, Nebi’ye salat ve selam getirirler, onunla güzel sözlerle konuşurlar, onu çağırırken “ey Muhammed” demez, “ey Rasulullah” derler; emrine uyar, ona asla isyan etmezler.

“Ona yardım edenler” ise onu koruyup destekleyenlerdir. Onunla birlikte savaşır, aleyhine kurulan entrikaları açığa çıkarır, sinsi planları bozarlar. En yüce değer, Allah’tan sonra bu Rasul’ü sevmek ve her şeye onu tercih etmektir. Bu husus özellikle Âl-i İmran 31, Tevbe 24, Ahzab 6 ve 56, Hucurat 1. ayetlerde vurgulanmıştır.

“Bu ümmi Nebi ile birlikte indirilen nura uyanlar” ise Kur’an’ı uygulayanlardır. Zira Kur’an bir nurdur, bir ışıktır. İnsan ancak onunla gerçekleri görür, doğru yolda yürür ve köklü çözümler bulur.

“İşte onlar felaha erenlerin ta kendileridir.”
Onlar kurtuluşa ulaşır, dünya ve ahiret saadetini kazanırlar. Felah, başarıdır. Bu başarı ise Kur’an’a ve Rasul’e tabi olmakla elde edilir. Böylece insan Allah’ın rızasını kazanır.

Ama Yahudiler ve Hristiyanlar bunun tersini yaptılar. Rasulullah’a ve İslam’a kin besleyip ona karşı amansız bir savaş açtılar; her türlü hile ve desiseye başvurdular. Tarih boyunca bunu yaptılar ve günümüze kadar da sürdürmektedirler. Haçlı savaşları başlattılar, Müslümanların memleketlerini işgal edip sömürdüler. İslam’ı uygulayan ve yayan Hilafet Devleti’ni yıktılar; Müslümanları elliden fazla devlete bölerek kendi küfür anayasalarını ve kanunlarını dayattılar. Laikliği ve demokrasiyi yayarak İslam’ı hayattan, devletten, eğitimden ve siyasetten uzaklaştırdılar. Müslümanların zihinlerini karıştırdılar, ahlaklarını bozdular. İslam’ı tamamen yok etmek ve Müslümanları bütünüyle dinlerinden uzaklaştırmak için her türlü yöntem ve vesileyi kullanmaktadırlar.

Bu ümmi Nebi sadece Araplara veya Ehl-i Kitap’a gönderilmedi; bütün insanlaragönderildi. Allah bunu pekiştirerek Rasulü’nden bunu açıkça bildirmesini talep etti: “Ben hepiniz için Allah’ın Rasulüyüm.” Bu ifade, İslam’ın evrenselliğini vurgular. İslam belli bir kavme değil, bütün insanlara gelmiştir. Çünkü Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem son Nebi ve Rasul’dür. Önceki nebiler sadece kendi kavimlerine gönderiliyordu.

Bu nedenle İslam, insanlar ve kavimler arasında ayrım yapmaz. İslam’a girenler kardeş olur, tek bir ümmet oluşturur; siyasi, fikrî ve duygusal olarak tek bir varlık hâline gelirler. Onların tek bir halifesi ve tek bir devletiolur. İki veya daha fazla devletleri ve halifeleri olamaz.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem herkesi İslam’a çağırdı. İlk kurduğu cemaatte Arapların yanında, Rum asıllı Suheyb ve Habeşli siyahî Bilal gibi kimseler de vardı.

İslam Devleti’ni kurduktan sonra daveti bütün insanlara taşımaya başladı. Arap Yarımadası fethedildikten sonra Şam diyarlarını işgal eden Rumlara ve Bizans’a karşı cihad ilan edildi. Ondan sonra gelen halifeler de bu cihadı sürdürerek İslam’ı yaymaya devam ettiler. Yaklaşık on üç asır boyunca İslam Hilafet Devleti bu şekilde var oldu ve dünyanın en büyük devleti hâline geldi. Bunun semeresi bugün iki milyarı aşan Müslüman nüfustur.

Kâfirler bu devleti yıkmış ve Müslümanları bölmüş olsalar da, bu devleti yeniden kurmak elzemdir. İnsanlık buna muhtaçtır. Zalim ve tağut olan kapitalist, laik, demokratik ve sosyalist rejimlerden kurtulmak istemektedir. Bu ayetler ve diğer şer‘î hükümler, bu devletin kurulmasını zorunlu kılmaktadır.

Zira göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O hâlde mülkünde yalnızca O’nun sözü ve hükmü geçerli olmalıdır. Bu nedenle tağutî sistemlere, bâtıl dinlere ve inançlara karşı mücadele etmek gerekir; ta ki yeryüzünde yalnızca Allah’ın hak dini olan İslam egemen olsun.

Bu sebeple Müslümanlar tarihte bütün dünyaya yönelmişlerdir. Bu mücadele sömürmek için değil, sadece hidayeti yaymak içindi. Çünkü Allah’tan başka ilah yoktur; yalnız O’na ibadet edilir ve kulluk edilir. O’na kulluk etmek, hayatın her alanında O’nun emrine uymayı gerektirir. O’na muhalif olan her şey reddedilir. O’nun şeriatı dışında hiçbir hüküm, kanun ve anayasa kabul edilmez.

Mekke döneminde Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem insanlardan “Lâ ilâhe illallah” demelerini istediğinde, Kureyş liderleri bu sözün manasını çok iyi anladılar. Bunun, iktidarlarını ve saltanatlarını kaybetmeleri anlamına geldiğini fark ettiler. Bu yüzden onunla savaştılar. Onu fikren yenemeyince, rejimlerine entegre etmek istediler; hatta onu kral yapmayı ve Mekke’yi birlikte yönetmeyi teklif ettiler. Rasulullah bunu reddetti.

Diğer kabilelere de bu sözü söylemelerini teklif ettiğinde, bazıları manasını anlayıp reddetti; bazıları ise kendisinden sonra yönetimi istemek şartıyla nusret teklifinde bulundu. Medine’de ise bu sözü söyleyenler, yalnızca cennet karşılığında ona nusret vermeyi ve yönetimi teslim etmeyi kabul ettiler. Böylece sağlam bir İslam Devleti kuruldu.

Bu asırda bu devleti yeniden kurmak isteyen samimi Müslümanlar, Rasul’ün bu yolunu takip etmektedir.

Zira onlar Allah’a tam tevekkül ederler. Çünkü “O diriltir ve öldürür.” Allah her insanı yaratmış, ecelini belirlemiştir. Eceli gelmeden hiçbir güç onu öldüremez. Canı veren O’dur, alan da yalnız O’dur.

Öyleyse kimseden korkmadan Allah’a, bu ümmi Nebi’ye ve Rasul’e iman edip ona tabi olmak gerekir. Ancak bu iman ve Allah’a tam güven sayesinde insan korkusuz ve huzurlu yaşar. Bu hususta eksiklik olursa, insan huzursuzluk ve korku içinde yaşar. Mutsuzluk ve sıkıntının kaynağı da budur.

Nitekim “Bu Rasul Allah’a ve O’nun sözlerine iman eder.” O hevasından konuşmaz; söyledikleri vahiydir ve kendisine vahyedilir. Bu nedenle ona tabi olunmalıdır. Allah, kendi Rasulü’nün güvenilirliğini böylece pekiştirir. O, Allah’a ve kendisine vahyedilen her şeye tam olarak iman eder ve uygular. Kim ona tabi olursa, hidayete erer.

Ayette geçen “umulur ki hidayeti bulasınız” ifadesi, Müslümanların iman ve ihlasının ne kadar önemli olduğunu gösterir. İman ettikleri ve Rasul’e tabi oldukları görünür; ancak gerçekten samimi ve ihlaslı olup olmadıkları, neticeyle ortaya çıkar. Allah sonucu bildirir ve kimin ne kadar hidayet üzere olduğu o zaman anlaşılır.

Bu nedenle tam sadakat ve ihlasla iman etmek ve Rasul’e uymak gerekir. Ancak bu şekilde insanın hidayet üzere olduğu anlaşılır ve doğru yolda yürüdüğü sabit olur.