Haberlere Kısa Bir Bakış
- Erdoğan ve Bin Selman Trump’a Bağlılıklarını Teyit Ediyor
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, 3/2/2026 tarihinde Suudi Arabistan’a resmî bir ziyarette bulunarak başkent Riyad’da Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile bir araya geldi.
İki taraf, Amerika’ya bağlılığı içeren birçok konuyu kapsayan ortak bir bildiri yayımladı. Bu konular arasında Filistin meselesi de yer aldı. Taraflar, “uluslararası toplumun İsrail işgal makamlarına, sivillerin korunmasının sağlanması, hayati altyapının hedef alınmaması ve uluslararası hukuka uyulması için baskı yapmasının gerekliliğini” vurguladı. Ayrıca ateşkesin sağlanması, Gazze işgalinin sona erdirilmesi ve 1967 sınırları üzerinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin, uluslararası hukuk ve 2002 Arap Barış Girişimi çerçevesinde kurulmasının garanti altına alınması gerektiğini ifade ettiler. Taraflar, ayrıca ABD Başkanı Trump’ın öncülük ettiği barış çabalarına destek amacıyla ülkelerinin Barış Konseyi’ne katılımını memnuniyetle karşıladıklarını belirttiler (Anadolu Ajansı).
Bu bildiride, her iki lider de Trump liderliğindeki Amerika’ya bağlılıklarını ve ihanetlerini açıkça ortaya koymaktadır. Trump, Gazze’deki çocukların, kadınların ve erkeklerin öldürülmesi ve bölgenin yıkılması için Yahudi varlığına ölümcül silahlar sağlamakla övünmüştür. Hatta, savaş suçlusu Netanyahu’nun talep ettiği bu silahların ne olduğunu dahi bilmediğini, ancak yine de ona teslim ettiğini kendisi ifade etmiştir. Buna rağmen Yahudi varlığı, Trump’tan aldığı yeşil ışıkla saldırılarını sürdürmekte; çadırlarda yaşayan çocukları ve kadınları katletmeye devam etmektedir.
Taraflar, 1967 işgal sınırları içinde bir Filistin devleti çağrısı yaparak ihanetlerini bir kez daha teyit etmiş; böylece 1948 yılında Yahudi varlığının Filistin’in yaklaşık %80’ini gasp ettiğini fiilen tanımışlardır. Aynı zamanda, “uluslararası hukuk” olarak adlandırılan sömürgeci küfür yasalarına boyun eğdiklerini de açıkça ortaya koymuşlardır.
Nitekim Kanada Başbakanı Mark Carney, 21/1/2026 tarihinde “uluslararası hukukun büyük bir yalan olduğunu ve sanık ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertliklerde uygulandığını” itiraf etmiştir. Bu sözler, uluslararası hukukun İslam beldelerine karşı katı bir şekilde uygulandığını; ancak Yahudi varlığına karşı uygulanmadığını göstermektedir. Aksine Yahudi varlığı, Amerika ve onun başkanı Trump’ın desteğiyle bu hukuku ayaklar altına almakta ve hiçbir şekilde ona uymamaktadır.
- İran ile Amerika Arasında Nükleer Program Üzerine Anlaşma (-5+1) İçin Görüşmelerin Başlaması
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 3/2/2026 tarihinde X platformunda yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Görüşmelerin yapılmasına dair Amerikan Başkanı’nın önerisine yanıt verilmesi yönündeki dost bölge ülkelerinin taleplerini dikkate alarak, dışişleri bakanına; uygun, tehditten uzak bir ortamın sağlanması şartıyla adil ve hakkaniyetli müzakereler için gerekli koşulları hazırlaması talimatını verdim. Ayrıca gayrimeşru ve akıl dışı beklentilerden uzak durulması gerekmektedir.”
Öte yandan Trump, Beyaz Saray’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Amerika şu anda İran ile müzakere ediyor” dedi.
Amerikan Axios sitesi, 2/2/2026 tarihinde Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un, nükleer bir anlaşmaya varma ihtimalini görüşmek üzere İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile cuma günü (5/2/2026) İstanbul’da bir araya geleceğini duyurdu. Ancak site, 4/2/2026 tarihinde Arap bir kaynağa dayandırdığı haberinde, “Amerika’nın, görüşmelerin İstanbul’dan Umman’a taşınması yönündeki İran talebini kabul ettiğini” aktardı.
İran dini liderinin danışmanı Ali Şemhani, 3/2/2026 tarihinde İran televizyonunda yayımlanan açıklamasında, “Zenginleştirilmiş uranyum stokunun miktarı hâlâ bilinmemektedir. Çünkü stok enkaz altında kalmıştır ve bu durum tehlikeli olduğu için şimdiye kadar onu çıkarmaya yönelik herhangi bir girişim bulunmamaktadır” dedi. Bu açıklamalardan, İran’ın uranyum stokundan vazgeçmeye hazır olduğu, ancak bunun enkaz altında bulunduğu ve Amerika’dan bu stokları çıkarmasını talep ettiği anlaşılmaktadır.
Amerika, İran ile yürütülen müzakerelerden, 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmanın tarafı olan Avrupa üçlüsünü (İngiltere, Fransa ve Almanya) dışladığı gibi, diğer iki taraf olan Rusya ve Çin’i de dışlamıştır. Amerika, 2018 yılında bu anlaşmadan çekildiğinde, İran ile yeni bir anlaşmayı tek başına yapabilmek için bu süreci planlamıştı. Anlaşma, imzacı ülke sayısına atfen (5+1) olarak anılırken, bu durum (-5+1) hâline getirilmiştir.
Bu nedenle Amerika, İran ile bir savaş ortamı oluşturmuş ve anlaşma imzalanmadığı takdirde İran’ı vurma tehdidinde bulunmuştur. Böylece bu tür bir anlaşmayı yapma yetkisini yalnızca kendisine ait kılmayı, büyük bir uluslararası tiyatro ile söz konusu beş devleti devre dışı bırakmayı ve onların bu anlaşmadan faydalanmaya devam etmelerini engellemeyi amaçlamıştır. Aynı zamanda bu durum, İran yöneticileri için de Amerika’ya tavizler sunmanın bir gerekçesi hâline getirilmiştir. Oysa İran yönetimi, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan’da kendi çıkarlarının bir kısmını elde edebilmek için Amerika’ya uzun süredir hizmetler sunmuştur.
- “Terörle Mücadele İçin İslami Askerî İttifak”, İslam’a Karşı Savaşını Teyit Ediyor
Suudi Arabistan merkezli Şarku’l Avsat sayfası, “Terörle Mücadele İçin İslami Askerî İttifak”ın, 2/2/2026 tarihinde Pakistan’ın başkenti İslamabad’da “aşırıcı düşünce ve terörist davranışlara sahip kişilerin rehabilitasyonu ve topluma yeniden kazandırılması girişimi (İdmac)” adlı programı başlattığını aktardı. Program, Pakistan Savunma Bakanı Hvaca Muhammed Asıf, ittifakın Genel Sekreteri Pilot Tümgeneral Muhammed el-Mufeydi’nin katılımıyla; çok sayıda askerî, fikrî ve diplomatik yetkilinin iştirakiyle gerçekleştirildi.
İttifakın Genel Sekreteri Muhammed el-Mufeydi, girişimin amacının “terör suçlarına karışmış kişilerin yeniden normal hayata kazandırılması sürecinde kapasiteyi artırmak; onları aşırılık ve terör gruplarının bataklığından ve yanılsamasından fikrî, psikolojik ve sosyal açıdan kurtarmak” olduğunu söyledi. Pakistan Savunma Bakanı Muhammed Asıf ise Pakistan’ın “İdmac” girişimine ev sahipliği yapmasının, fikrî rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon alanlarında uluslararası iş birliğini ve tecrübe paylaşımını güçlendirme konusundaki kararlılığını yansıttığını ifade etti. Asıf, kapsamlı bir yaklaşımın güvenlik, fikrî ve sosyal boyutları bir araya getirdiğini belirterek bu sürecin; “şiddetle bağın koparılması, fikrî kavramların düzeltilmesi ve becerilerin geliştirilmesi” gibi aşamalardan geçtiğini söyledi.
Sözde “Terörle Mücadele İçin İslami Askerî İttifak”ın, 15/12/2015 tarihinde Suudi rejiminin liderliğinde kurulduğu; Mısır, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ın da aralarında bulunduğu İslam beldelerindeki 41 mevcut rejimi kapsadığı bilinmektedir. Bu ittifakın hedefi; Batı’ya bağlı rejimlerin devrilmesini savunan, İslam’ın hâkimiyetini ve hilafetin kurulmasını talep eden, Filistin’in kurtarılması ve Yahudi pisliğinden arındırılması için cihada çağıran İslami düşüncelerle mücadele etmektir.
Bu ittifak, “ılımlılık ve orta yolu benimsediğini, çeşitliliği ve farklılığı memnuniyetle karşıladığını” ilan etmektedir. Bunun anlamı; İslam’ı uygulamayan mevcut rejimlerin kabul edilmesi, bu rejimlere entegre olunması, onların gündemlerinin uygulanması, İslam’ın yeniden yönetime dönmesinin engellenmesi; ayrıca “çeşitlilik ve farklılık” adı altında Yahudi varlığının bölgede kabullenilmesi ve Batılı sömürgeci nüfuzun meşrulaştırılmasıdır.
Esad Mansur