– 29 –

Cumartesi gününün manası ve hürmeti
İsrailoğulları tarafından bozulması
Menfaat ve çıkarla imtihan edilmesi
Atalarının yaptıklarını onlara hatırlatmak
Münkeri nehyedenlerin kurtuluşu
Münkerden vazgeçmeyenlerin sonucu

وَسۡـــَٔلۡهُمۡ عَنِ الۡـقَرۡيَةِ الَّتِىۡ كَانَتۡ حَاضِرَةَ الۡبَحۡرِ‌ۘ اِذۡ يَعۡدُوۡنَ فِى السَّبۡتِ اِذۡ تَاۡتِيۡهِمۡ حِيۡتَانُهُمۡ يَوۡمَ سَبۡتِهِمۡ شُرَّعًا وَّيَوۡمَ لَا يَسۡبِتُوۡنَ‌ ۙ لَا تَاۡتِيۡهِمۡ‌‌ۚ كَذٰلِكَ ‌ۚ نَبۡلُوۡهُمۡ بِمَا كَانُوۡا يَفۡسُقُوۡنَ‏ ﴿۱٦۳﴾  وَاِذۡ قَالَتۡ اُمَّةٌ مِّنۡهُمۡ لِمَ تَعِظُوۡنَ قَوۡمَاْ ‌ۙ اۨللّٰهُ مُهۡلِكُهُمۡ اَوۡ مُعَذِّبُهُمۡ عَذَابًا شَدِيۡدًا‌ ؕ قَالُوۡا مَعۡذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمۡ وَلَعَلَّهُمۡ يَتَّقُوۡنَ‏ ﴿۱٦٤﴾  فَلَمَّا نَسُوۡا مَا ذُكِّرُوۡا بِهٖۤ اَنۡجَيۡنَا الَّذِيۡنَ يَنۡهَوۡنَ عَنِ السُّوۡۤءِ وَاَخَذۡنَا الَّذِيۡنَ ظَلَمُوۡا بِعَذَابٍۭ بَــِٕيۡسٍۭ بِمَا كَانُوۡا يَفۡسُقُوۡنَ‏ ﴿۱٦۵﴾  فَلَمَّا عَتَوۡا عَنۡ مَّا نُهُوۡا عَنۡهُ قُلۡنَا لَهُمۡ كُوۡنُوۡا قِرَدَةً خٰسِـٮِٕیْنَ‏ ﴿۱٦٦﴾ 

 “Onlara (İsrailoğullarına), deniz kıyısında bulunan köy (ahalisi) hakkında sor. Onlar Cumartesi gününde haddi aşıyorlardı. Cumartesilerinde balıklar zıplayarak ortaya çıkıyordu. Cumartesi dışında ise balıklar hiç çıkmıyordu. Böylece fasıklık yaptıklarıyla onları imtihan ettik.” (163)

“İçlerinden bir ümmet (topluluk) ‘Allah’ın helak edeceği veya şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme niye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. Onlar (münkeri nehyeden grup) ‘Rabbimize bir mazeret olsun ve umulur ki Allah’tan korkarlar’ dediler.” (164)

“Onlar kendilerine hatırlatılanları unutunca, kötülükten nehyedenleri kurtardık. Zalimlere gelince, yaptıkları fasıklıktan dolayı onları şiddetli bir azaba uğrattık.” (165)

“Nehyedildikleri şeye karşı kibirlenip azgınlaşınca kendilerine: ‘Aşağılık birer maymun olun’ dedik.” (166)

Rasûlullah ﷺ Medine’de bulunan Yahudilere daveti taşırken, onlar kendisiyle çok cedelleştiler. Çünkü onun davetinin hak olduğunu bildikleri hâlde, hasetlerinden dolayı hep inat ve kibir göstererek inanmak istemediler. Bu durumda Allah, Muhammed’in ﷺ peygamberliğini vurgulamak üzere onların ecdatlarının yaptıklarını kendilerine hatırlatmasını istedi. Zira kendi tarihlerini, kitaplarını ve ecdatlarının yaptıklarını çok iyi biliyorlardı. Böylece Muhammed’in ﷺ peygamberliği hakkında bir şek ve şüphe kalmasın diye. Çünkü bu bilgi kendilerinden başka kimse tarafından bilinmiyordu. Aynı zamanda bu, onların tarih boyunca Allah’a isyan ettiklerini ve nebileri yalanladıklarını teşhir ediyordu.

“Onlara deniz kıyısında bulunan köy (ahalisi) hakkında sor.” Ey Rasûlüm! Bunlar hile yaparak Allah’a isyan ettiler. Diğerleri ise buzağıyı ilah edinerek açık şekilde Allah’a isyan ettiler.

Yahudiler böyledir: Bir kısmı açık şekilde Allah’a isyan ederken, bir kısmı hile yaparak isyan eder. Çünkü Allah’tan fazla korkmazlar; “Allah bizi affeder, bağışlar” diyerek kendi kendilerini avuturlar.

“Köy hakkında sor” denilince binalar kastedilmez; bu mecazî bir manadır, ahalisi kastedilir. Burada belagat üslubu tecelli eder.

O köy ahalisi hakkında: “Onlar Cumartesi gününde haddi aşıyorlardı.” Oysa kendi isteklerine binaen Allah, Cumartesi gününü kendileri için sırf ibadete tahsis edilmiş, hürmetli bir gün kılmıştı. Bu günde ibadet dışında başka bir iş yapmayacak, bir yerde çalışmayacaklardı; sadece oturup ibadet edeceklerdi. Ancak bu günün hürmetini bozup hile ile iş yaptılar, balık avladılar. Zira deniz kıyısında yaşadıkları için balık avlamakla meşguldüler ve bununla imtihan edildiler.

Onların şeriatı bizi bağlamaz. İşte burada “Eski şeriatlar bizim için bir şeriat değildir” şer‘î kaidesi vurgulanır.

Ayette Cumartesi günü Arapçadaالسَّبۡتِ ” “ (es-sebt) diye telaffuz edilir. Manası: rahatlık, sükûnettir. Bir şeyi kesmek veya bir şeyden kesilmektir.

Arapçada “s” harfi, Yahudi dillerinden İbranice’de “ş” ile telaffuz edilir. Bu yüzden Cumartesi gününü “Şebat” diye telaffuz ederler; mana aynıdır.

Cumartesi, Cuma akşamından az bir vakit önce başlar; Cumartesi gecesinde üç yıldızın çıkmasıyla sona erer.

“Onların Cumartesilerinde balıklar zıplayarak ortaya çıkıyordu; Cumartesi dışında ise hiç çıkmıyordu.” Bunu bozup fasıklık ve günah işlediler. Bu günde avlayıp avlamayacaklarıyla imtihan edildiler. Oysa bu günde çalışmak haramdı. Normalde balık avlamanın zararı yoktur, faydası vardır. Ancak mesele imtihandır: Allah’ın emrine uymak veya uymamak.

Allah böylece onları imtihan etti ve onlar bu imtihanı kaybettiler. Bunun manası şudur: Medine’de ve çevresinde yaşayan Yahudiler, bunu kitaplarından ve âlimlerinden öğrenip biliyorlardı. Böylece Allah onları teşhir etti ve onlara: “Siz isyanı adet edinmiş insanlarsınız; sadece siz değil, baba ve ecdatlarınız da böyleydi” dedi.

Bir insan atalarının yolunda ısrarla devam ederse, onların yaptıkları kendisine hatırlatılır ve “Siz de aynı yolda devam ediyorsunuz” denilir. Yahudilere; sömürgeci Amerikalıların, İngilizlerin, Fransızların, Rusların ve İslam memleketlerinde tâbi olan Kemalistlerin, laiklerin ve demokratların İslam’a ve Müslümanlara karşı atalarının yaptığı vahşi ve sinsi ameller hatırlatılır.

İki yüz seneden fazla Suud ailesinin, yüz seneden fazla Şerif Hüseyin ailesinin ve Beşşar Esed’in ailesinin; dedesinin ve babasının hainlikleri ifşa edilir.

İşte bir takım insanlar hakkı reddedip hep inat ederlerse, takip ettikleri kimselerin yaptıkları kendi yüzlerine vurulur. Çünkü onlar bunu atalarından öğrenir ve aynı şekilde devam ettirirler.

Eğer ecdatları iyi şeyler yaptıysa, bu da kendilerine hatırlatılır. Bu nedenle Müslümanlara; sahabeler, Raşidî Halifeler, Halid bin Velid, Ebu Ubeyde, onlardan sonra Tabiîn, Ömer bin Abdülaziz, Harun Reşid, Mu‘tasım, Selahaddin Eyyubi, Fatih Mehmet ve nice binlerce fatih ve kahramanlar; on üç asırdır devam eden Hilafetin azameti ve fetihleri hatırlatılır. İşte bu şekilde soylu ve şanlı tarihlerini canlandırmaya çağrılırlar.

O Yahudiler deniz kıyısında bulunan bir köy veya şehirde yaşıyorlardı.

Ayette (قَرۡيَة)  “karye” olarak geçmiştir. Arapçada köy; nüfusuna bakılmaksızın, binaları birbirine yakın ve daima ikamet edilen yerdir. “Karye” ve “karargâh” aynı kökten türemiştir. Şehir manasında da kullanılabilir. Bedevîlerin yerlerinin tersidir; çünkü bedevîler çadırlarda yaşar ve göç ederler.

Bu nedenle Kur’an’da birkaç ayette “karye” lafzı geçmiştir ve aynı zamanda şehir manasında da kullanılmıştır. Kehf Suresi 77. ayette Hızır ve Musa bir köye geldiler diye geçerken, ilgili kıssa Kehf Suresi 82. ayette devam ederken “medine” (şehir) lafzı kullanılmıştır. Yasin Suresi 13. ayette “karye” lafzı geçerken, o yerle ilgili olarak 20. ayette “medine” (şehir) lafzı geçmiştir.

Böylece “karye” ve “medine” aynı manadadır. Nüfus sayısına bakılmaksızın, binaları birbirine yakın olan ve ahalisi sürekli ikamet eden yerlerdir; pek göç edilmez. Bu nedenle Rasûlullah ﷺ Yesrib adlı yeri el-Medînetü’l-Münevvere (aydınlatılmış şehir) olarak adlandırdı. Yani İslam’la nurlanmış, aydınlatılmış şehir. Kur’an’da Mekke ise Ümmü’l-Kurâ olarak geçer; köylerin anası, ana köydür.

Bu asırda Arap memleketlerinde nüfusu belli bir sayıya kadar, yüz kişiden on bine kadar olan yerlere “karye” (köy) denirken; nüfusu kalabalık olana “medine” (şehir) denir. Daha ziyade idarî taksimata tâbi tutulur.

Bu karye deniz kıyısındaydı. Bunun mevkii hakkında ihtilaf edilmiştir. Kızıldeniz kıyısında bulunan Ayla olduğu söylenmiştir; bugün Akabe olarak adlandırılır. Yahudiler ona İylat derler. Bazıları Taberiye olduğunu, bazıları ise Medyen ile Aynun olduğunu söylemiştir. Yer önemli değildir; önemli olan orada olup bitenlerdir.

İşte Cumartesi gününde çok balık geliyordu, diğer günlerde gelmiyordu. Onlar Cuma günü şebekelerini kuruyor, Pazar günü bunları çekerek bol miktarda balık topluyorlardı. Böylece çıkar uğruna hile yaparak Allah’a isyan ettiler.

Burada şu önemli husus tecelli eder: Allah’ın emirleri çıkara göre değerlendirilemez. Asıl olan Allah’ın emrine uymaktır. Çıkar ve menfaate göre değerlendirme yaparak hükümleri mübah kılmak veya hile yapmak çok büyük bir günahtır. Yahudiler, kendilerine faiz haram kılınınca “Yahudi olmayanlarla faiz işlemleri yapabiliriz” diyerek hile yaptılar. Bundan dolayı lanetlendiler. Sonra kendi aralarında da faizi mübah kıldılar. Böylece Allah’ın lanetine ve gazabına uğradılar.

Bu asırda “Müslümanım” iddiasında bulunan bazı kimseler, batıl fetvalarla gayrimüslimlerle faizin caiz olduğunu söylediler; ardından Müslümanlar arasında da caiz olduğunu iddia ettiler. Çıkar, maslahat ve zaruret bahanelerini ileri sürdüler. Böylece İslam memleketlerinde faizi yemek ve yedirmek, banka açmak ve benzeri işler serbest hâle geldi. Bu memleketlerin zalim yöneticileri ve sahte hocaları en büyük haramı mübah kıldılar. Muhkem ayetlere muhalefet ederek Allah’a isyan ettiler.

Batıl fetvalarla küfür sistemlerine katılanlara dünyevî fayda sağlanır; makam ve büyük servet sahibi olurlar. Fakat bunlar ya kâfir, ya fasık, ya zalim olabilirler yahut bu vasıfların hepsini birden taşıyabilirler.

Başka bir husus daha vardır: İslam hükümleri menfaat, çıkar ve zaruret üzerinden değerlendirilirse, her haram mübah kılınır ve dinden sadece ismi kalır; içi bomboş hâle gelir.

Bir şey menfaatli, faydalı ve kârlı olabilir; fakat yasaklanmış olabilir. Birçok madde ve birçok şey faydalı veya ticari olarak kârlıdır; fakat haram kılındığı için asla ona yaklaşılmaz. Zira Enbiya Suresi 35. ayette geçtiği gibi Allah, insanları hem iyi hem kötü şeylerle imtihan eder.

Nitekim “Şeriatın güzel gösterdiği şey güzeldir, çirkin gösterdiği şey çirkindir” bir şer‘î kaidedir.

İşte Allah’ın emirlerini olduğu gibi uygulamamak fasıklık sayılır. Lügatte fasıklığın manası, bir şeyden veya bir yerden ayrılmaktır; dinden çıkmaktır. Bu, ya tamamen dinden çıkmak olur ki bu küfürdür ve kâfirlere de fasık denilir; ya da günah işleyerek fasıklık olur. Bu kişinin imanı varsa Müslüman sayılır; ancak fasıklığı sebebiyle cezaya müstahak olur.

İçlerinden, İsrailoğullarından bir ümmet (topluluk) şöyle dedi: “Allah’ın helak edeceği veya şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme niye öğüt veriyorsunuz?” Yani: “Bırakın hallerine; zaten Allah onları öldürecektir. Çünkü herkes ölecektir. Bunun yanında Allah onlara şiddetli azap da verecektir. O hâlde öğüt vermeye gerek yoktur” dediler.

Fakat münkeri nehyeden ve marufu emreden kimseler şöyle dediler: “Rabbimize bir mazeret olsun ve umulur ki Allah’tan korkarlar.” Yani: “Allah katında suçsuz oluruz; çünkü nehyettik. Ama münkeri işleyenler vazgeçmediler. Sana mazeret sunuyoruz ey Rabbimiz.”

Aynı zamanda, münkerden vazgeçmeleri yahut en azından içlerinden bazılarının vazgeçmesi umularak davet edilmelidir. Böylece Allah’tan korkmuş olurlar.

Münkeri nehyeden grup, geçen A‘râf 159. ayette ifade edildiği üzere, Musa’nın kavminden hakkı gösteren ve adaletle hükmeden kimselerdir.

İşte münkeri nehyetmek, marufu emretmek ve öğüt vermek herhangi bir nedenle terk edilmez. Bu farzı yerine getiren kimse Allah karşısında mesuliyetten beri olur, günahtan kurtulur ve sevabını alır. Aynı zamanda günah işleyenlerin —ya da en azından bir kısmının— vazgeçmesi ümidiyle hareket eder. Zira kimin doğru yola geleceğini bilemeyiz; gaybı bilmeyiz. Bizim görevimiz sadece üzerimize düşeni yapmaktır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de marufu emretmek ve münkeri nehyetmekle ilgili birçok muhkem ayet vardır ve bu pek büyük bir farzdır.

Bir kimse “Bana ne, insanlar ne yaparsa yapsınlar, karışmak istemiyorum” derse mesuliyetten kaçmış olur ve bu sebeple günah işlemiş olur. Münkeri işleyenlerle birlikte Allah’ın azabı onlara da dokunur. Ayrıca münkeri işleyenler topluma egemen olur, toplumu ezer, ailelere ve çocuklara zarar verirler. Gerçekte de böyle olmuştur: Müminler münkeri işleyenlere karşı sustuğunda, bu pislikler toplumda egemen olmuş ve kirleri her mümine bulaşmıştır.

Nehyedilen kimse “Sana ne?” diyemez. Çünkü biz ona şöyle deriz: Sen toplumun gemisinde bir delik açıyorsun; seninle birlikte hepimizi batıracaksın. Ayrıca bu memleket, İslam hâkimiyetinin tesis edilmesi ve kötülüklerden temizlenmesi için fethedildi. Fatih ecdadımız bunu bize miras bıraktı. Zira Enbiyâ Suresi 105. ayette:
“Yeryüzüne ancak salih kullarım varis olur” buyrulmuştur.

Burada haber sigasıyla gelen bir talep vardır ve bu talep kesin bir emirdir. Yani yalnızca salih kimseler otorite sahibi olmalıdır. Müslümanlar; kâfirlere, fasıklara veya münafıklara yer vermezler. Onların söz sahibi olmasına izin vermezler. Arzın sahibi olan Allah’ın hükmünü uygulamak için son derece gayret gösterirler. Zira Nisâ Suresi 141. ayette müminler üzerinde kâfirlerin bir otoritesinin bulunmasını Allah’ın asla kabul etmeyeceği bildirilmiştir. Hem yöneticiler Müslüman olacak hem de yönetim İslamî olacaktır.

Günah işleyenler; Lût ve Nûh kavminin, Firavun’un, Âd ve Semûd kavimlerinin akıbetine uğrasınlar diye değil; daha doğrusu Kureyş’in akıbetine uğrasınlar diye çalışılır. Yani İslam devletinin hükmü altına girsinler ki artık günah işleyen veya İslam’a düşmanlık yapan kimse kalmasın.

Münkeri işleyenler, kendilerine hatırlatılan öğütleri ve Allah’ın emirlerini unutup dinlemediklerinde, onlardan yüz çevirdiklerinde; Allah kötülükten nehyedenleri kurtardı. Münkeri işleyenler ise zalim kimseler oldukları için, yaptıkları fasıklıktan dolayı şiddetli bir azaba uğratıldılar.

“Unutmak” kelimesi yalnızca hatırlamamak manasında değil; yüz çevirmek, boş vermek ve sözü dinlememek manasında da kullanılır.

Mâide Suresi 13 ve 14. ayetlerde, Yahudiler ve Hristiyanlar için:
“Kendilerine hatırlatılan hükümlerin bir kısmını unuttular” buyrulmuştur. Bu sebeple hem dünyada hem ahirette azap göreceklerdir. Dinin bazı hükümlerini terk etmenin cezası çok ağırdır. “İbadet ve ahlak kısmını alırız; fakat herhangi bir bahaneyle devlet, siyaset, cihat, ekonomi, eğitim, yargı ve ceza kanunlarıyla ilgili Allah’ın hükümlerini uygulamayız veya uygulayamayız” diyenlerin cezası da pek ağırdır.

Haşr Suresi 19. ayette, Allah’ı unutanlar gibi olmaktan müminler nehyedilmiştir. Onlar fasık kimselerdir.

Mücâdele Suresi 19. ayette, şeytanın hizbi; Allah’ı anmayı unutturduğu kimseler olarak tanımlanmıştır. Artık Allah’ın emirlerini hatırlamaz hâle gelmişlerdir. Küfür kanunlarına uya uya Allah’ın emirlerini unutmuşlardır.

Allah’ın emirlerini uygulamayanlar fasık ve zalim kimselerdir; onlar için acıklı bir azap hazırlanmıştır. Allah’ın emirlerini gösteren ve uygulayanlar ise dünya ve ahiret saadetine nail olur, huzurlu ve mutmain yaşarlar. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.

İsrailoğullarından, nehyedildikleri hâlde kibirlenip azgınlaşanlara:
“Aşağılık birer maymun olun” denilmiştir.

Bakara Suresi 65. ayette Yahudilere hitaben:
“Cumartesi gününün hürmetini bozanları elbette bilmişsinizdir. Biz onlara: ‘Aşağılanmış maymunlar olun’ dedik” diye buyrulmuştur.

Yukarıda ifade edildiği gibi, Yahudiler atalarının tarihini bildiklerini kabul etmişlerdir. Bu ayet de bunu ifşa etmektedir. Çünkü onlar kitap ehli oldukları için Araplara karşı övünüyorlardı; fakat ecdatlarının kötü geçmişinden utanarak bunu Araplara anlatmıyorlardı.

Nehyedildikleri hâlde münkerden vazgeçmeyenler; kibirlenen ve azgınlaşan kimselerdir ve ağır bir cezaya çarptırılacaklardır.

Mâide Suresi 60. ayette, Allah’ın emirlerine muhalefet edenlerin bir kısmının maymuna, bir kısmının domuza çevrildiği; bir kısmının da tağuta tapanlar hâline geldiği bildirilmiştir. Onlar Allah’ın lanetine ve gazabına uğramış kimselerdir.

Eğer İsrailoğullarından Allah’ın emirlerine muhalefet edenlerin akıbeti buysa, Müslüman olduğunu iddia edip muhalefet edenlerin akıbeti ne olacaktır?! Elbette çok daha farklı ve şiddetli cezalarla karşılaşacaklardır. Çünkü Allah, İsrailoğullarının ve Yahudilerin kıssalarını ve akıbetlerini Kur’an’da boşuna anlatmamıştır; bilakis Müslümanları, Allah’ın emirlerine muhalefet etmekten sakındırmak için anlatmıştır.