Kendi İçlerinden Bir İtiraf: Uluslararası Düzen Büyük Bir Aldatmacadır
Kanada Başbakanı Mark Carney, Amerika tarafından kurulan ve ülkesinin de bundan faydalandığı uluslararası sistemin üzerine bina edildiği yalanları itiraf ederek, orta güçteki devletleri birlik olmaya çağırdı; çünkü artık “bir yalanın içinde yaşamanın” mümkün olmadığını söyledi.
Bu açıklamalar, 21.01.2026 tarihinde İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu kapsamında yaptığı, dikkat çekici görüşler ve sert eleştiriler içeren tarihi bir konuşmada dile getirildi.
Carney’i asıl öfkelendiren, Trump’ın “Kanada Amerika sayesinde yaşıyor” sözü ile Kanada’yı işgal etme ve ABD’ye ilhak etme tehdidi oldu. Yoksa Amerika’nın karanlık tarihi boyunca işlediği suçlar; Afganistan’da “uluslararası sistem” ve “uluslararası hukukun uygulanması” adı altında 20 yıl boyunca milyonlarca insanı öldürmesi, yaralaması, yerinden etmesi ve ülkeyi yerle bir etmesi onu rahatsız etmedi. Oysa Kanada, Haçlı NATO ittifakının bir üyesi olarak bu suçlara Amerika ile birlikte ortak olmuştu. Yine Amerika’nın Irak’ta, Somali’de ve Asya, Afrika ile Latin Amerika’daki birçok ülkede yaptıkları da onu harekete geçirmedi.
Aksine, uluslararası sisteme liderlik eden Amerika’ya ülkesinin nasıl ortak olduğunu itiraf ederek şöyle dedi: “Bu yüzden pencereye tabelayı astık, ritüellere (uluslararası hukuka) katıldık ve söylem ile gerçeklik arasındaki uçurumlara büyük ölçüde işaret etmekten kaçındık; fakat bu anlaşma artık işe yaramıyor.” Çünkü Amerika’nın elindeki bıçak ve onu destekleyen Kanada’nın eli, Trump’ın sözleri ve tehditleriyle kendi boğazlarına dayanmıştı; aksi halde bu “anlaşma” hâlâ geçerli olacaktı.
Carney, ülkesinin Amerika ile birlikte hareket etmesinin sebebinin, Amerikan hegemonyasından fayda sağlaması olduğunu da açıkça kabul ederek şunları söyledi: “Özellikle Amerikan hegemonyası, kamusal faydaların sağlanmasına, açık geçiş yollarına, istikrarlı bir mali sisteme, kolektif güvenliğe ve ihtilafların çözümüne yönelik çerçevelerin desteklenmesine yardımcı oldu.” Bu durum, Amerika ve müttefikleri —Kanada da dâhil— lehine, zayıf ülkeler aleyhine gerçekleşti.
Aynı zamanda, özgürlük, insan hakları ve halklara yardım konusundaki söylemlerinde ikiyüzlülük yaptıklarını, gerçeğin ise onları yalanladığını ve insan onurunu ve haklarını çiğnediklerini, halkların servetlerini çaldıklarını itiraf etti. Zira kendi ülkesi Kanada, dünya meselelerini finansal ve politik açıdan inceleyip kararlarını diğer ülkelere dayatan sömürgeci G7 grubunun bir üyesidir.
Bunlar hırsız kapitalistlerdir; aralarında ihtilaf çıktığında birbirlerini ifşa ederler. Bu, dürüst olduklarından ya da zayıf ülkelerin çıkarlarını önemsediklerinden değildir. Nitekim Carney, ülkesini tehdit eden Amerika’ya karşı kendisine destek olması için orta güçteki devletlere yönelerek onları birleşmeye çağırmış ve şöyle demiştir: “Orta güçteki ülkeler birlikte hareket etmelidir; çünkü masada oturmuyorlarsa, menüde yer alırlar.” Yani Amerika tarafından yutulurlar.
Son olarak, içinde yer aldığı uluslararası sistemin sahte ve yozlaşmış olduğunu itiraf ederken, ülkesinin de halklara zulmetmeye ortak olduğunu şu sözlerle kabul etti: “Kurallara dayalı uluslararası düzen anlatısının kısmen sahte olduğunu, güçlülerin işlerine geldiğinde kendilerini bu kurallardan muaf tuttuklarını ve ticaret kurallarının eşitsiz biçimde uygulandığını biliyorduk. Uluslararası hukukun, sanığın ya da mağdurun kimliğine bağlı olarak farklı derecelerde ve seçici bir şekilde uygulandığının da farkındaydık.”
Sanık zayıf bir ülke ya da İslâmî bir ülke olduğunda,uluslararası hukuk Afganistan, Irak, Somali, Sudan ve benzeri ülkelerde görüldüğü üzere son derece sert biçimde uygulanmaktadır.
Bu uluslararası sistem, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika tarafından kurulmuş; Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi ve çeşitli alanlarda faaliyet gösteren çok sayıda uluslararası örgüt adı altında şekillendirilmiştir. Amaç, dünyaya hâkim olmak, kendi otoritesini dayatmak ve dünya servetlerini yağmalamaktır. Günümüzde ise bu sistemi yeniden dizayn etmek istediği, sistemi tamamen tekeline almayı; diğer devletleri kendisine ve kararlarına tâbi kılmayı, onlardan uygulama ve Amerika’ya hizmet sunmalarını talep etmeyi hedeflediği görülmektedir. Bu nedenle Gazze için bir “Barış Konseyi” kurmuş ve bunu, başkanlığını kendisinin yaptığı, hiçbir ülkeye veto hakkı tanımayan uluslararası bir konsey hâline getirmek üzere çalışmalara başlamıştır. Böylece, beş büyük devletin veto hakkına sahip olduğu ve bu nedenle aleyhlerine hiçbir karar alınamayan; aynı zamanda Amerika’nın da kendi onayı olmadan karar geçiremediği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne alternatif oluşturmayı amaçlamaktadır.
Carney, uluslararası sistemin sahte kurallara dayandığını kabul etmiştir; ancak bu sahtekârlık onun ifade ettiği gibi kısmi değil, bilakis bütünüyle ve temelden böyledir. Zira bu sistem, 1648 yılında Vestfalya Konferansı’nda Hristiyan Avrupa devletleri tarafından, aralarındaki ilişkileri düzenlemek ve İslâm Devleti’ne karşı durmak amacıyla oluşturulmuştur. Bu çerçevede, kendi koydukları uluslararası hukuku uygulamak için bir “uluslararası aile” meydana getirmişlerdir. Ancak bu yapı Birinci Dünya Savaşı ile çökmüş, ardından 1919’da Milletler Cemiyeti kurulmuştur. Bu cemiyet de yaklaşık on yıl sonra, güçlü devletlerin uluslararası hukuku ihlal edip başka ülkeleri işgal etmeleriyle fiilen çökmüş ve nihayet İkinci Dünya Savaşı patlak vermiştir. Savaşın ardından Amerika ve İngiltere, Birleşmiş Milletler’i ve onun bünyesinde Güvenlik Konseyi’ni kurarak, uluslararası hukuku mağlup ve zayıf devletlere uygulamak üzere yeni bir düzen tesis etmiştir.
İslâm beldelerindeki pragmatistler ve Batı’ya hayran olanlar, uzun süre bu düzene aldanmış; “uluslararası sistem”, “uluslararası toplum” ve “uluslararası hukuk” ezberini tekrarlayarak hızla ona başvurmuşlardır. Onun davalarını adaletle çözeceğini, Filistin’den gasp edilmiş bir parça toprağı geri vereceğini ya da en azından adı olan bir Filistin devleti kuracağını ummuşlardır. Oysa Yahudi varlığı, Amerika’nın desteğiyle bütün bunları hiçe saymış; Gazze’de soykırım uygulamış, aç bırakma politikasını hayata geçirmiştir. Kanada ise silah ve para ile ona destek vermiştir.
Bugün bu uluslararası sistem sendelemektedir. Yozlaşmışlığı ve sahteliği açığa çıkmış; birçok devlet, güçlülerin zayıflara tahakküm kurmasına ve onları ezmesine imkân tanıyan zulmünden şikâyet eder hâle gelmiştir. Görünen odur ki, bu sistemi kuranlar onu kendi elleriyle yıkmaya başlamışlardır. Eğer bu yapı çökerse, bu, insanlığın bu büyük yalandan ve onun kötülüklerinden kurtulması adına müjdedir.
Hizb-ut Tahrir’in öngörüsünün ne kadar isabetli ve derin olduğu, “Siyasi Mefhumlar” adlı eserinde açıkça görülmektedir. Zira bu eserde, dünyanın mutsuzluğunun sebeplerinden birinin, var olmaması gereken sözde “uluslararası hukuk” olduğu ortaya konmuştur. Çünkü bu hukuk, bir otorite emridir ve çıkarlarına göre başkalarına uygulayan küresel bir gücün varlığını zorunlu kılar. Aynı şekilde temeli bâtıl, kuralları sahte olan sözde uluslararası aile ve dünya barışı ile diğer devletler için büyük bir tehlike teşkil eden büyük devletler bloklaşması da bu şer sebepler arasında sayılmıştır. Bu sebepler ortadan kaldırılmadıkça, dünya için gerçek mutluluğun mümkün olmayacağı net ve açık bir yol haritasıyla izah edilmiştir. Ayrıca, mevcut hiçbir devletin dünyaya liderlik edip onu bu kötülüklerden kurtarmaya aday olmadığı; zira hepsinin bu düzenin parçası olduğu da ortaya konmuştur.
Dünyayı bu büyük yalandan ve onun doğurduğu felaketlerden kurtarmaya aday tek devlet, Raşidî Hilafet Devleti’dir. Çünkü onun dayandığı esaslar sahih ve doğrudur. Nitekim bu devlet, on üç asır boyunca dünyayı yönettiği dönemde halkları zulüm ve bedbahtlıktan kurtarmış, adaleti tesis etmiş, insan onurunu korumuş, haklarını vermiş ve temel ihtiyaçlarını güvence altına almıştır. Hiçbir ülkeyi sömürgeleştirmemiş, servetlerini yağmalamamış; bilakis onları korumuştur. Bu sebeple, bu dava için çalışanlara destek olmak bir haktır. Zira bu devlet, “ güçlü olan hak sahibidir, zayıf olan ise güçlüye boyun eğmek zorundadır” anlayışıyla hükmeden o şerli güçlerden insanlığı kurtaracaktır. Ne kötü hüküm veriyorlar!
Esad Mansur