– 30 –
- Yahudilerin kıyamete kadar azap çekmeleri
- Yeryüzünde parçalanıp dağılmaları
- Dünya pahasına Kitabı satmaları
- Kitabı sadece okuyup öğrenmeleri
- Kitaba sarılmaya ve uymaya davet edilmeleri
- “Allah bizi bağışlar” diyerek Kitaba muhalefet etmeleri
- Kitaba uymaları için dağın üzerlerine kaldırılması
- Müslümanların onların durumuna düşmeleri
وَاِذۡ تَاَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبۡعَثَنَّ عَلَيۡهِمۡ اِلٰى يَوۡمِ الۡقِيٰمَةِ مَنۡ يَّسُوۡمُهُمۡ سُوۡٓءَ الۡعَذَابِ ؕ اِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيۡعُ الۡعِقَابِ ۚ وَاِنَّهٗ لَـغَفُوۡرٌ رَّحِيۡمٌ ﴿۱٦۷﴾ وَقَطَّعۡنٰهُمۡ فِى الۡاَرۡضِ اُمَمًا ۚ مِنۡهُمُ الصّٰلِحُوۡنَ وَمِنۡهُمۡ دُوۡنَ ذٰ لِكَ وَبَلَوۡنٰهُمۡ بِالۡحَسَنٰتِ وَالسَّيِّاٰتِ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُوۡنَ ﴿۱٦۸﴾ فَخَلَفَ مِنۡۢ بَعۡدِهِمۡ خَلۡفٌ وَّرِثُوا الۡكِتٰبَ يَاۡخُذُوۡنَ عَرَضَ هٰذَا الۡاَدۡنٰى وَيَقُوۡلُوۡنَ سَيُغۡفَرُ لَـنَا ۚ وَاِنۡ يَّاۡتِهِمۡ عَرَضٌ مِّثۡلُهٗ يَاۡخُذُوۡهُ ؕ اَلَمۡ يُؤۡخَذۡ عَلَيۡهِمۡ مِّيۡثَاقُ الۡـكِتٰبِ اَنۡ لَّا يَقُوۡلُوۡا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الۡحَـقَّ وَدَرَسُوۡا مَا فِيۡهِ ؕ وَالدَّارُ الۡاٰخِرَةُ خَيۡرٌ لِّـلَّذِيۡنَ يَتَّقُوۡنَ ؕ اَفَلَا تَعۡقِلُوۡنَ ﴿۱٦۹﴾ وَالَّذِيۡنَ يُمَسِّكُوۡنَ بِالۡـكِتٰبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ ؕ اِنَّا لَا نُضِيۡعُ اَجۡرَ الۡمُصۡلِحِيۡنَ ﴿۱۷۰﴾ وَاِذۡ نَـتَقۡنَا الۡجَـبَلَ فَوۡقَهُمۡ كَاَنَّهٗ ظُلَّةٌ وَّظَنُّوۡۤا اَنَّهٗ وَاقِعٌ ۢ بِهِمۡ ۚ خُذُوۡا مَاۤ اٰتَيۡنٰكُمۡ بِقُوَّةٍ وَّاذۡكُرُوۡا مَا فِيۡهِ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُوۡنَ ﴿۱۷۱﴾
“Rabbin, kıyamet gününe kadar kendilerine kötü azap verecek kimseleri onların üzerine göndereceğini ilan etti. Şüphesiz senin Rabbin azap verme konusunda hızlıdır. Aynı zamanda mağfiret ve rahmet sahibidir.” (167)
“Biz onları yeryüzünde ümmetlere parçalayıp dağıttık. Onlardan salih kimseler vardır; onlardan bambaşka olanlar da vardır. Umulur ki dönerler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik.” (168)
“Onların ardından Kitaba varis olan öyle bir nesil geldi ki, ‘Nasıl olsa biz bağışlanacağız’ diyerek şu dünya malını alıp Kitabı satarlar. Ona benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Oysa Allah hakkında doğruyu söylemekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap üzerine söz alınmadı mı? İçindekini de okuyup öğrenmişlerdi. Gerçek şu ki, ahiret takva sahibi olanlar için daha hayırlıdır. Hiç düşünmez misiniz?” (169)
“Kitaba sımsıkı sarılıp namaz kılanlara gelince; şüphesiz biz ıslah edenlerin ecrini zayi etmeyiz.” (170)
“Hatırlat ki, biz dağı söküp sanki gölgelikmiş gibi onların üzerine kaldırdık; onlar da üzerlerine düşeceğini zannettiler. Onlara: ‘Size verdiğimiz Kitabı kuvvetle tutun ve içinde geçenleri hatırlayın. Umulur ki takva sahibi olursunuz’ dedik.” (171)
Yahudiler, Allah’ın ayetlerini inkâr ettikleri, isyan ettikleri, gerçeği ve hakkı bildikleri hâlde iman etmeyi reddettikleri, nebilerin bir kısmını yalanlayıp bir kısmını öldürdükleri için Allah onlara lanet etti ve gazap etti. Bu sebeplerle onları cezalandırdı.
Fakat hallerinden vazgeçmedikleri için Allah, Rasulü Muhammed’e Sallallahu Aleyhi ve Sellem hitaben, kıyamet gününe kadar Yahudilere kötü azap verecek kimseleri onların üzerine göndereceğini ilan etti.
Buradan anlaşılan husus şudur: Değiştirmedikleri tutum ve fikirleri sebebiyle Yahudiler var oldukça azap göreceklerdir. Varlıkları ve toplulukları kıyamet gününe kadar devam etse, azap çekmeye devam edeceklerdir.
Nitekim Kur’an indirilirken bu ilan 1447 sene önce yapılmıştır. Yahudiler hâlâ küfürleri ve isyanları üzere devam etmektedirler. Bu yıllar boyunca Yahudiler hep azap çektiler. Romalılar iki bin sene önce onları Filistin’den kovup yeryüzüne dağıttıktan sonra her yerde ezildiler ve zelil yaşadılar.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem gönderilince, onun hak olduğunu bildikleri hâlde iman etmeyi reddettiler. Bunun da ötesine geçtiler: Ona iftira attılar, onu öldürmeye teşebbüs ettiler, ona karşı diğer kâfirleri kışkırtıp savaştılar. Bunun üzerine devlet başkanı sıfatıyla Rasulullah onların bir kısmını sürgün etti, bir kısmını öldürdü, bir kısmıyla savaşıp kendi hükmü altına boyun eğdirdi. Böylece azap çektiler.
Fakat Allah, tövbe etmeleri için onlara fırsat veriyor ve azabı zaman zaman üzerlerinden kaldırıyordu. Buna rağmen tövbe etmediler.
Bu nedenle Âl-i İmrân 112. ayette, hep zillet içinde yaşayacaklarını Allah bildirdi:
ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُواْ إِلاَّ بِحَبْلٍ مِّنْ اللّهِ وَحَبْلٍ مِّنَ النَّاسِ وَبَآؤُوا بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ الأَنبِيَاء بِغَيْرِ حَقٍّ ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ
“Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet damgası vurulmuştur. Ancak Allah’ın ipine ve insanların ipine sarıldıkları takdirde korunurlar. Allah’ın gazabına uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Çünkü Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir.”
Allah’ın Rasulüne yaptığı bu ilan ile Allah’ın ipi onlardan kesilmiştir. Artık onlara yardım etmeyecek, kıyamet gününe kadar azap vereceğini bildirmiştir.
Ancak insanların ipi kesilmemiştir. Onlara yardım edenler çıkacaktır.
Bu asırda Britanya ve Amerika başta olmak üzere Batı dünyası onlara yardım etmeye yönelmiştir. Müslümanlara karşı kullanmak üzere her türlü yardımı sunup Filistin’de bir varlık kurdurmuşlardır.
Bunun üzerine kibirlenmiş, Batı’nın ve ajanlarının yardımıyla Filistin’deki Müslümanları vahşice katletmeye ve diyarlarından kovmaya başlamışlardır.
İsrâ Suresi 4–8. ayetlerde İsrailoğullarının yeryüzünde iki defa yükselecekleri, yeryüzünde fesadı ve bozgunculuğu yayacakları, Mescid-i Aksa’ya girip kirletecekleri, çok zulüm, yıkım ve katliam yapacakları beyan edilmiştir. Bunun üzerine Allah, onları cezalandırmak için şiddetli ve güçlü kullarını üzerlerine gönderip ezecektir.
Şu anda Filistin’de bunu uygulamaktadırlar. Bundan sonra Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem birkaç sahih hadiste Allah’ın Müslümanların elleriyle onlara azap vereceğine dair bildiriyi şöyle duyurmuştur:
«لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ، حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ يَا مُسْلِمُ هَذَا يَهُودِيٌّ فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ» رواه مسلم.
“Muhakkak Yahudilerle savaşacaksınız ve onları öldüreceksiniz. Hatta taş şöyle diyecek: ‘Ey Müslüman! Burada bir Yahudi var, gel onu öldür.’” (Müslim, 2922)
Allah, Rasulüne: “Şüphesiz senin Rabbin azap verme konusunda hızlıdır.” diye bildirdi; yani her an onlara azap verecek kimseleri gönderebilir.
Allah onları ve benzeri zalimleri muhakkak cezalandıracaktır.
Rasulullah’ın döneminde Yahudiler cezalandırıldı ve Arap Yarımadası onlardan temizlendi.
“Aynı zamanda senin Rabbin mağfiret ve rahmet sahibidir.” Eğer onlar tövbe edip iman ederlerse, Allah onları bağışlar ve azaptan kurtarır.
Onlara benzer kâfirler olan müşrik Araplar da azapla tehdit edildi. Fakat bunların çoğu tövbe edip İslam’a girdi.
Allah: “Biz onları (İsrailoğullarını) yeryüzünde ümmetlere parçalayıp dağıttık.” buyurdu.
“Biz” ifadesiyle Allah, yarattığı güçlere bunu yaptırdığını bildirir. Bu güçler vasıtasıyla onları yeryüzünde parçalara ayırıp her tarafa sürgün ettirdi.
2000 sene önce Romalılar onları Filistin’den çıkarınca, şaşkın hâlde yeryüzünün her tarafına ayrı ayrı gruplar olarak dağıldılar. İhtilafa düşerek her grup farklı düşünceyle başka yerlere gitti; tek bir yere gitmek konusunda anlaşamadılar. Allah, ihtilafları sebebiyle dağılmalarını gerçekleştirdi. Bu nedenle dünyanın hemen her ülkesinde Yahudi gruplar bulunur. Çoğu yerde ezildiler ya da zelil olarak yaşadılar. Bu da Allah’ın büyük bir azabıdır.
Bulundukları yerlerde sinsi ve kötü işler yapmaya başladılar; zira fikir ve kültürleri sebebiyle bu işlerden vazgeçemediler. Bu nedenle bulundukları yerlerin halkı tarafından cezalandırılıp zelilleştirildiler.
Medine çevresinde ayrı ayrı bölgelerde Kaynuka, Kureyza, Nadir ve Hayber Yahudi grupları yerleşmişti. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendisine ve İslam’a karşı çevirdikleri sinsi işler ve entrikalar sebebiyle hepsini cezalandırdı.
Allah: “Onlardan (İsrailoğullarından) salih kimseler vardır; onlardan bambaşka olanlar da vardır.” buyurdu.
Eski haham Abdullah bin Selam ve ona tabi olan kişiler Müslüman olup salih kimseler hâline geldiler. Bunlar diğer Yahudilerden tamamen farklıydı.
Onlar bulundukları yerlerde bazen rahatlık ve iyilikler görür, bazen de ezilip kötülüklerle karşılaşırlardı. Allah böylece onları imtihan etti. Amaç, düşünüp tövbe ederek Allah’ın dinine dönmeleriydi.
Nitekim Allah insanları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan eder. Bu iki durumda ne yapacakları ortaya çıkar: İyilik hâlinde Allah’ın emrine uyup şükredecekler mi, yoksa azgınlaşıp nankör mü olacaklar? Kötülük hâlinde, sıkıntı ve kriz zamanlarında sabredip Allah’ın dinine sarılacaklar mı?
İsrailoğulları bu iki hâl ile imtihan edildiler. Bütün insanlar da böyle imtihan edilir.
Müslümanlar da imtihan edilmektedir. Hilafetin yıkıldığı günden bugüne kadar bu imtihanların içindedirler. Umulur ki tekrar Hilafeti kurup İslam hayatını canlandıracak ve onun davetini dünyaya taşıyacaklardır.
Onların ardından, rasullerinden ve nebilerinden sonra Kitaba varis olan öyle bir nesil geldi ki, “Nasıl olsa Allah tarafından affedilip bağışlanacağız” diyerek dünya malını alıp Kitabı sattılar. Tevrat’ın manalarını değiştirerek veya Kitaba muhalif fetvalar çıkararak onu dünyevi bir pahaya sattılar. Bunu yaparken de “Allah bağışlayıcıdır, rahmetlidir; nasıl olsa bizi bağışlayacaktır” derler. Böylece kendilerini aldatırlar.
Yöneticileri, hâkimleri ve âlimleri bunu yapıyordu. Avam da onları örnek alarak aynı yolu izledi. Bazen Kitaba muhalefet ettikten sonra mağfiret dileyip “Tamamen tövbe ettik” derlerdi.
Fakat dünyalık bir menfaat gördüklerinde, çeşitli bahanelerle tekrar Kitaba muhalefet eder ve “Allah bizi bağışlayacaktır” derlerdi. Bu minval üzere devam ettiler. Zihniyetleri maslahatçı ve çıkarcı hâle geldi. Menfaat uğruna kitaplarını sattılar.
Allah onları azarlayarak şöyle buyurdu:
“Allah hakkında doğruyu söylemekten başka bir şey söylemeyeceğinize dair sizden Kitap üzerine söz alınmadı mı?”
Nebilerin huzurunda kitap önlerine konularak Allah için onlardan söz alınmıştı. Bu sözden hesaba çekilecek ve bozdukları için cezalandırılacaklardır.
Oysa “Onlar Kitabın içindekini de okuyup öğrenmişlerdi.” Kitabı öğrenmişlerdi; fakat bu öğrenim sadece bilgi sahibi olmak içindi. Cuma Suresi 5. ayette, kendilerine Tevrat yükletilip de onu taşımayanlar, kitap yüklü eşeklere benzetilir. Kitabı okuyup öğrendiler fakat onunla amel etmediler. Çok bilgi sahibi oldular, fakat uygulamadılar.
Allah onları yine azarlayarak:
“Gerçek şu ki, ahiret takva sahibi olanlar için daha hayırlıdır. Hiç düşünmez misiniz?” buyurdu.
Fakat onlar takva sahibi değildi. Allah’tan korkmaz, O’nun azabını hafife alır, “Allah bizi bağışlar” diyerek kendilerini kandırırlardı. Sanki Allah’ın mağfiretini ve rahmetini garanti altına almış gibiydiler. Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu düşünmek istemezlerdi.
Oysa Allah’tan korkanlar ahireti düşünür, azabından sakınır ve oradaki büyük ve kalıcı ödülü umarlar. Allah’tan korkmayanlar ise O’nun bağışlamasına güvenerek kendilerini aldatır ve dünyayı kazanmaya çalışırlar.
Özellikle Hilafetin yıkılışından sonra birçok Müslüman onlara benzemeye başladı. Kur’an’a muhalefet ederler; “Allah Kerim’dir, Rahim’dir, bizi bağışlar” diyerek kendilerini avuturlar. Yöneticiler küfrü uygular, sonra hacca ve umreye gider; “Ya Rabbi bizi affet” derler. Döndüklerinde tekrar küfrü uygulamaya devam ederler.
Sahte âlim ve hocalar da aynı şeyi yapar. Kur’an’a muhalefet eden yöneticilere fetva verirler: “Onlar küfrü uygulamaya mecburdur; maslahat veya zaruret bunu gerektirir” derler.
Maslahat ve zaruret adı altında küfrü uygulamaya, her türlü fısk ve fücura müsaade etmeye, faizi yemeye ve yedirmeye cevaz veren fetvalar verdiler. Böylece haramı mübah kıldılar. Birçok avam da onları takip etti.
Kur’an’ı iyi okumaya ve öğrenmeye çalışırlar. Bir kısmı yüksek diplomalar alır; fakat onu uygulamaz ve uygulamaya davet etmezler. Sadece bilgili olmak isterler. Diplomalarıyla övünmeyi, övgü toplamayı, yüksek makam sahibi olmayı ve çok para kazanmayı hedef edinirler.
Müslümanların geneli de bilgili olmaya veya bilgi sahibi olmaya çalışır; fakat onu uygulamaya gayret etmez ve davetini yapmaz.
Buna rağmen Müslümanlar arasında ahireti düşünüp Allah’tan korkanlar vardır. Onlar Kur’an’ı uygulamak için öğrenirler. Onun üzerine devlet kurmaya davet ederler. Ondan ve onu açıklayan sünnetten deliller alarak İslam’ı anayasa hâline getirir ve bununla Hilafet devletini tesis etmeye çalışırlar.
Oysa Allah, kitabı uygulamak üzere Müslümanlardan da söz almıştır. Zaten iki şehadeti getiren kimse, Allah’ın kitabını ve Rasulünün sünnetini uygulamak üzere söz vermiş olur. Hepsi bundan mesuldür ve bunun için hesaba çekileceklerdir.
Ahzâb suresi 66–71. ayetlerde, kıyamet gününde ve cehennemde yüzleri çevrilirken “Keşke Allah’a ve Rasulüne itaat etseydik” diyecekleri bildirilir. Yöneticilerine ve âlimlerine itaat ettikleri için saptıklarını itiraf edecekler; onlar için Allah’tan iki kat azap ve lanet isteyeceklerdir. Bunun üzerine Allah, iman edenleri Musa’ya eziyet eden ve dinine muhalefet edenler gibi olmaktan sakındırır; takva sahibi olmaya ve doğru söz söylemeye çağırır. Ancak bu hâlde ameller düzgün olur ve Allah günahları bağışlar. Ancak Allah’a ve Rasulüne itaat edenler, Kur’an ve sünnete tabi olanlar kazanır; büyük ödül alıp cennete girerler.
İşte:
“Kitaba sımsıkı sarılıp namaz kılanlara gelince; şüphesiz biz ıslah edenlerin ecrini zayi etmeyiz.”
Dinin en bariz hususu namazdır. Bu nedenle Kitaba bağlı kalıp uyanlar namaz kılarlar. Namaz kılmak, dini uygulamaktan bir kinayedir.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
«إِنَّهُ يُسْتَعْمَلُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ فَتَعْرِفُونَ وَتُنْكِرُونَ فَمَنْ كَرِهَ فَقَدْ بَرِئَ وَمَنْ أَنْكَرَ فَقَدْ سَلِمَ وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ أَلَا نُقَاتِلُهُمْ قَالَ لَا مَا صَلَّوْا». صحيح مسلم
“Size birtakım emirler (yöneticiler) tayin edilecektir. Onların yaptıklarının bir kısmını tanıyacak (maruf görecek), bir kısmını da inkâr edeceksiniz. Kim bundan nefret ederse beri olur; kim inkâr ederse kurtulur. Fakat razı olup tabi olan müstesnadır.”
Sahabeler: “Ey Allah’ın Rasulü! Onlarla savaşmayalım mı?” dediler.
“Namazı ikame ettikleri sürece hayır.” (Müslim)
İşte salâtı (namazı) kılmak ve kıldırmak yönetime delalet eden bir kinayedir. Nitekim Halife Müslümanların imamıdır; vilayetlere tayin ettiği valiler de o bölgede Müslümanların imamı olur. Dini uygularlar ve namazı terk edene ağır ceza verirler.
Şüphesiz ıslah edenler bunlardır. Allah onların ecrini zayi etmez.
Bunlar sadece salih kimseler değil, ıslah eden kimselerdir. Bazı kimseler salih olur; fakat başkalarını ıslah etmeye fazla çalışmaz. Bunların ecri eksiktir. Çünkü hem salih hem de muslih, yani ıslah edici olmalıdırlar. Islah edenler daha üstün ve daha fazla sevap sahibidir. Ümmeti ve dünyayı ıslah etmeye çalışırlar. Kur’an’ı uygulayan devleti kurmakla meşgul olurlar.
Allah, Rasulünün İsrailoğullarına şunu hatırlatmasını istedi:
“Biz dağı söküp sanki gölgelikmiş gibi onların üzerine kaldırdık; onlar da üzerlerine düşeceğini zannettiler.”
Allah, kitabı hiçbir şekilde değiştirmeden, maslahat ve zaruret uğruna manalarını tahrif etmeden uygulayacaklarına dair sözlerinde sadık kalmaları için dağı üzerlerine kaldırarak onları korkuttu. Bu sözü unutmamaları için bunu yaptı. Dağ, sanki üzerlerine düşecekmiş gibi kaldırıldı.
Nisâ suresi 154. ayette bunun Tûr dağı olduğu açıklanır. Sina’daki dağa Tûr denilir.
Bu olay gerçektir. Kendi kitaplarında da geçmektedir. Bunu gizlemedikleri için Allah onlara hatırlatmıştır. Bu aynı zamanda Kur’an’ın Allah’tan geldiğine güvenmeleri içindir. Çünkü Araplar bunu bilmezdi. Öyleyse Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu nereden öğrenmişti? Onlar, Kur’an’ın Allah’tan geldiğini ve Muhammed’in O’nun Rasulü olduğunu biliyorlardı; fakat inanmak istemiyorlardı. Rasulullah onların gizlediklerini söyledikçe şaşırıp kalıyorlardı.
Maide suresi 15. ayette Allah, Rasulünün onların Kitaptan gizlediklerinin çoğunu açıklayacağını bildirdi. Bu nedenle Muhammed’in Rasul ve peygamber olduğunu çocuklarını tanıdıkları gibi biliyorlardı. Buna rağmen kıskançlıklarından dolayı iman etmek istemediler.
Allah İsrailoğullarına:
“Size verdiğimiz Kitabı kuvvetle tutun ve içinde geçenleri hatırlayın.”
buyurdu. Ancak bu şekilde takva sahibi olabilirler.
Ayette “Umulur ki takva sahibi olursunuz.” denilmesi şunu gösterir: Allah’ın Kitabına sımsıkı sarılıp hiçbir gevşeklik ve taviz göstermeden ona bağlanırlarsa ve içindekileri olduğu gibi anlatırlarsa takva derecesini kazanırlar. Ancak Allah katındaki durumlarını yalnız O bilir ve hükmü O verir.
İnsan, Allah katında makbul olmayı umar; fakat kesin bir şekilde “Ben takvalıyım, kesin cennetliğim” diyemez. Bu Müslüman için de geçerlidir. Kur’an’a sımsıkı sarılacak ve ona davet edecektir.
Sahabeler ve ilk Müslümanlar için Kur’an’a bağlanmaları adına üzerlerine dağın kaldırılmasına ihtiyaç yoktu. Gerçeği görünce hemen iman ettiler. Akli delillerle kanaat getirdiler. Sağlam bir imana sahip olarak mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler ve dünyayı fethettiler.