Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Mısır Ziyaretinin Amacı

Erdoğan’ın, muhatapları olan Muhammed bin Selmanve Sisi’ye yaptığı ziyarette ilk bakılması gereken husus, onların büyük devletlerle, özellikle de dünyanın bir numaralı devletiyle olan bağları ve bu devletin içinde bulunulan şartlarda onlardan ne istediğidir. Zira uluslararası durumu kontrol eden ve diğer devletlerin seyrini ve aralarındaki ilişkileri etkileyen büyük devletlerdir.

Bu ziyaret ve sonuçları ile onların önceki icraatları birlikte değerlendirildiğinde, Erdoğan, Muhammed bin Selmanve Sisi’nin dünyanın bir numaralı devleti olan Amerika’ya bağlı oldukları ve bu dönemde Amerika’nın onlardan belirli bir şey istediği açıkça ortaya çıkmaktadır.

Erdoğan’ın Muhammed bin Selman ile görüşmesinde, Amerika’nın planları doğrultusunda bölgedeki tüm konularda mutabık kaldıklarını ilan ettiler. Gazze’de ateşkes için Trump’ın planını desteklediler. Daha önce Sisi ve benzerleriyle birlikte, Gazze halkını yüzüstü bırakmaları sebebiyle kendi halkları nezdinde düştükleri zor durumdan çıkmak için, Amerikan talimatlarına dayanarak “savaşın kapsamını genişletmeme” bahanesiyle Trump’tan bu planı ortaya koymasını istemişlerdi. Yani “Yahudi varlığı öldürsün ve yıksın, siz müdahale etmeyin” demek istediler.

Ayrıca Trump’ın başkanlığında kurulan ve Gazze’yi yönetmek üzere oluşturulan sözde “barış konseyi”ne katılarak ona bağlılıklarını teyit ettiler. Çağın firavunu onları küçümsedi, onlar da itaat ettiler. Bu durum onu daha da cesaretlendirdi ve bu konseyi, diğer büyük devletlerin veto hakkına sahip olduğu ve Amerikan projelerini engelleyebildiği BM Güvenlik Konseyi’nin yerine, dünya meselelerini kendi ülkesi hesabına çözecek küresel bir konsey yapmak istediğini ilan etti.

Erdoğan’ın Sisi ile görüşmesinde de benzer şekilde tüm konularda, özellikle de Amerikan planı doğrultusunda Gazze ve Filistin meselesinde mutabık olduklarını vurguladı ve ilişkileri kapsamlı stratejik ortaklık düzeyine çıkarma konusunda anlaştılar.

Her iki ziyarette de geniş ekonomik anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşmalar, ziyaretlere halka fayda sağlayacak ve ekonomik durumun iyileşeceği yönünde umut verecek bir iş birliği görüntüsü kazandırmak ve asıl siyasi hedefleri örtmek amacı taşımaktadır.

Bu görüşmelerin atmosferine ve tarafların bu dönemde tüm siyasi alanlarda gösterdiği mutabakata bakıldığında, onların bağlarını ve ihanet içeren tutumlarını bildiğimiz için, özellikle Gazze konusuna yoğunlaşmalarının; Trump planının ikinci aşamasına geçilmesine rağmen Gazze’den çekilmeyi geciktiren, saldırılarını sürdüren, günde onlarca kişiyi öldüren, evleri yıkmaya devam eden, halkı göçe zorlayan, yardımların girişini ve kapıların açılmasını manipüle eden ve Trump yönetimi altında Türkiye’nin Gazze’de rol almasını istemeyen Yahudi varlığına yönelik Amerikan baskılarıyla bağlantılı olduğu görülmektedir.

Bunun yanında İran meselesi vardır. Yahudi varlığı, Amerika’dan İran’a yıkıcı bir darbe indirerek rejimi düşürmesini talep etmektedir; oysa İran da Amerika’nın yörüngesinde dönmektedir. Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan ise buna karşı çıkmakta ve İran’ın nükleer programı konusunda bir anlaşma yapılmasını desteklemektedir. Böylece 2015’te yapılan ve (5+1) olarak bilinen anlaşma düşecek, Amerika bu konuda tek başına kalacak ve diğer beş taraf devre dışı kalacaktır; adeta (-5+1) olacaktır. Trump da bu yolla şımartılmış Yahudi varlığına, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi Amerika için önemli ve onun adına en az onun kadar rol oynayan, ancak bunu daha yumuşak yöntemlerle yapan başka ülkelerin de bulunduğu mesajını vermektedir.

Böylece Erdoğan’ın Muhammed bin Selman ve Sisi ile mutabakatı ve ziyaretlerinin arkasında Amerika’nın olduğu görülmektedir. Oysa Erdoğan, geçmişte özellikle Mursi’ye yapılan darbeden ve Suudi gazeteci Kaşıkçı’nın öldürülmesinden sonra onlarla görüşmeyeceğini, onları hasım gördüğünü açıklamıştı. Ancak daha sonra onları affetmek için adım attı; Müslüman Kardeşler’i ve Kaşıkçı davasını, kendisine güvenenleri yüzüstü bırakma alışkanlığı doğrultusunda, adeta sattı. Amerika’nın talimatları doğrultusunda bu iki rejimi desteklemek ve bölgede onun adına önemli işler yapmak üzere onlarla yeni bir sayfa açtı.

Yahudi varlığı, Mısır ile ilişkisini riske atamaz. Çünkü Mısır’ın, onu savaş dışı bırakan ve güney cephesini güvenli bir tampon bölge hâline getiren Camp David Anlaşması’na bağlı kalmasını istemektedir. Gazze savaşı bunu açıkça göstermiştir. Mısır rejimi, iki yıl boyunca soykırıma maruz kalan Gazze halkına yardım etmek için harekete geçmemiş, hatta Mısır halkının kardeşlerine destek vermesini dahi engellemiştir.

Aynı şekilde Yahudi varlığı, Suudi Arabistan ile normalleşmeye de önem vermektedir ve Gazze’deki soykırıma karşı sergilediği seyirci tutumdan memnundur. Filistin’e yakın İslam ülkelerindeki diğer rejimler gibi Suudi Arabistan da Amerikan talimatlarına boyun eğmiştir.

Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin özellikle Gazze konusunda ilişkileri güçlendirme ve Trump planını uygulama yönündeki ısrarı, Yahudi varlığını bu planı uygulamaya zorlamakta ve Amerika’nın kendisine verdiği sınırsız desteğin azalabileceği mesajını iletmektedir; sanki ona karşı baskı uygulanıyormuş gibi bir görüntü oluşmaktadır.

Trump, 8/4/2025 tarihinde Beyaz Saray’da Netanyahu’nun yanında Erdoğan’a olan güvenini ve sevgisini açıkça dile getirerek şöyle demiştir: “Erdoğan ile harika ilişkilerim var. Onu seviyorum, o da beni seviyor. Eğer onunla bir sorunun varsa, bunu onunla çözmelisin ve ona karşı akıllıca davranmalısın.” Ayrıca Erdoğan’ın Amerika adına başkalarını aldatma kabiliyetine duyduğu güveni de ifade etmiştir. Nitekim Erdoğan, özellikle Suriye’de 14 yıl boyunca bunu yapmıştır. Trump ve özel temsilcisi Barrack’ın ifadesiyle orada yaptıkları Amerika açısından büyük bir iş sayılmaktadır.

Erdoğan, adeta bir komisyoncu rolü oynamış; Ahmed Şara (Cevlani) ’yi düşük bir bedelle kazanarak Amerika’ya sadık bir ajan hâline getirmiştir. Böylece Suriye’de İslam’ın yeniden iktidara gelmesinin önünü kesmiş, Hilafet Devleti’nin kurulmasını savunanlara karşı mücadele başlatmış ve onlara 10 yıla varan hapis cezaları vermiştir. Yahudi varlığıyla barış istediğini, onunla savaşmak istemediğini açıklamış ve bunu fiilen göstermiştir: Yüzlerce saldırıya ve Suriye’nin güneyinin işgaline bir kez bile karşılık vermemiş, hatta orada onunla ortak bir güvenlik hücresi oluşturmuş, normalleşmeye hazır olduğunu belirtmiş ve bu yönde hızlı adımlar atmaya başlamıştır. Bunun yanında Amerika liderliğindeki uluslararası koalisyona katılarak İslam’a karşı mücadeleye dâhil olmuştur.

Böylece Suriye’deki devrimin hedefleri, yani İslam’ı uygulamak, Golan’ı ve Filistin’i kurtarmak için cihad ilan etmek ve daha önce Beşar Esed liderliğinde temsil edilen Amerikan nüfuzunu devirmek amacıyla başlayan hedefler, bugüne kadar boşa çıkarılmıştır. Amerika için Esed’den daha uygun biri getirilmiştir; çünkü o, hocası Erdoğan ve Fidan gibi dindar görünerek insanları kandırabilmektedir.

“İslam ülkeleri arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesine olumlu bakmalı ve bunu desteklemeliyiz” denilmemelidir. Çünkü bu meselenin masum olmayan, kötü niyetli hedefleri vardır. Bu girişimler, Amerika’nın bölgedeki nüfuzuna hizmet etmek ve projelerini uygulamak içindir. Ayrıca bu ülkeler arasındaki ayrılığı pekiştirmekte, içlerindeki fasit rejimlerin ve kâfirlere bağlı yöneticilerin varlığını sürdürmesini sağlamaktadır.

İslam’ın istediği ise; Amerika ile bağları koparmak, Allah’ın ipine sarılmak, bu ülkeleri ve diğer İslam beldelerini tek bir devlette birleştirerek İslam’ı uygulamak. İşgal altındaki toprakları kurtarmak için cihad ilan etmek, zulme uğrayan Müslümanları kurtarmak, ülkeleri kalkındıracak ve servetlerini halkına dağıtacak olan tek bir devlet çatısı altında birleştirilmesi için çalışılmasıdır; yoksa bu servetlerin ABD’ye peşkeş çekilmesi değildir.

Esad Mansur