Haberlere Kısa Bir Bakış

  • Trump, Gazze ile ilgili Amerikan “Barış Konseyi”nin ilk toplantısını gerçekleştirdi

ABD Başkanı Trump, 19/2/2026 tarihinde Washington’da Gazze için “Barış Konseyi” adı verilen oluşumun ilk toplantısına başkanlık etti. Toplantıya yaklaşık 49 ülke katıldı. Trump açılış konuşmasında, “Gazze artık aşırılık ve terörün odağı değildir” dedi. Yani Amerika’nın, bölgedeki herhangi bir devletin onlara yardım etmesini engellemesinin ardından Gazze’deki Müslüman mücahitlere karşı bir yenilgi yaşattığını iddia etti.

Özel temsilcisi Witkoff da Amerika’nın ve Başkanı Trump’ın Gazze’deki Yahudi rehineleri kurtarmadaki rolünü övdü.

Trump tarafından Barış Konseyi’nin icra direktörü olarak atanan Nikolay Mladenov ise Gazze’nin silahsızlandırılmasına odaklanacaklarını belirtti ve “Gazze’yi silahsızlandırmaktan başka seçeneğimiz yok” dedi.

Trump’ın Konseyi açısından en önemli mesele, Gazze’de mücahitlerin elinde kalan silahların tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Bu aynı zamanda Yahudi varlığının hedeflerinden biridir. Nitekim varlığın başbakanı Netanyahu şu açıklamayı yapmıştır: “Gazze’de Hamas’ın elinde artık ağır silahlar kalmadı; ancak Kalaşnikof tüfekleri, tanksavar bombaları ve havan topları kaldı, bunların teslim edilmesi gerekir.” Yani Yahudi varlığını tehdit edebilecek hiçbir silahın, hatta bireysel bir silahın dahi kalmaması istenmektedir.

Aynı zamanda Yahudi varlığı Gazze’ye yönelik saldırılarını sürdürmekte; çocukları, kadınları ve yaşlıları öldürmekte, evleri yıkmaktadır. Bunu da Amerikan “barış hamisi”nin ve Trump’ın Barış Konseyi’ne katılan, aralarında Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Pakistan ve Endonezya’nın da bulunduğu İslam beldelerindeki ortaklarının desteğiyle yapmaktadır.

Benzer şekilde Yahudi varlığı, Güney Suriye bölgesinde, başkent Şam’ın eteklerine kadar ilerleyerek faaliyet göstermektedir. Bu bölgeyi Amerika’nın yeşil ışığıyla işgal etmiş ve burayı güvenli, silahsızlandırılmış bir tampon bölge haline getirmiştir. Suriye’nin yeni yöneticileri ise Yahudi varlığına karşı koymakta gevşek davranmış; hatta onunla, kendi topraklarında Yahudilerin hedeflerini güvence altına almak üzere ortak bir hücre kurulmasına dair bir anlaşma yapmıştır. Aynı durum Güney Lübnan’da da yaşanmakta; burada İran’ın desteklediği yapı boyun eğmiştir.

Dolayısıyla Amerika’ya göre “barış”, kendi hâkimiyet ve nüfuzunu güvence altına almak ve bölgedeki müdahaleleri için dayanak olarak kullandığı, vurucu gücü konumundaki Yahudi varlığını korumak anlamına gelmektedir.

  • Amerika, Müzakerelerin İkinci Turunun Ardından İran’ı Vurmakla Tehdit Ediyor

Amerika ile İran arasında, İran’ın nükleer programı hakkında yürütülen müzakerelerin ikinci turu 17/2/2026 tarihinde Cenevre’de gerçekleştirildi.

ABD Başkanı Trump, müzakerelere uzaktan katılacağını açıkladı ve şu ifadeleri kullandı:
“Bu müzakerelere (İran ile) dolaylı şekilde katılacağım. Son derece önemli olacak. Neler olabileceğini göreceğiz. Her zamanki gibi İran son derece zorlu bir müzakerecidir.” (CNN, 16/2/2026)

Bu açıklama, söz konusu turun önemine işaret etmektedir. Hatta bu turun belirleyici olması ve İran’ın Amerikan şartlarına cevap vermemesi hâlinde ABD Başkanı’nın savaş ya da barış kararını bu turdan sonra vermesi muhtemeldir.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise, 17/2/2026 tarihinde İran televizyonuna yaptığı ve ülkesinin heyetine başkanlık ettiği görüşmelere dair açıklamasında şunları söyledi:
“Önceki tura kıyasla daha ciddi görüşmeler gerçekleştirdik. Atmosfer yapıcıydı. Farklı fikirler ortaya konuldu ve bunları ciddi şekilde ele aldık. Taraflar, muhtemel bir anlaşma metninin yazımı için üzerinde hareket edecekleri ortak ilkeler konusunda mutabakata vardı. Ancak bu ilkelerde uzlaşılmış olması, yakın zamanda mutlaka bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmez; bilakis bunun gerçekleşmesi yönünde sürecin başladığını gösterir… Önümüzde artık net bir yol haritası var, ancak bazı konularda Washington ile aramızda hâlâ ciddi görüş ayrılıkları bulunmaktadır.”

Reuters ise 18/2/2026 tarihinde isminin açıklanmasını istemeyen bir Amerikan yetkilinin şu sözlerini aktardı:
“İlerleme kaydedildi; ancak hâlâ görüşülmesi gereken çok sayıda ayrıntı var. İran tarafı, önümüzdeki iki hafta içinde mevcut tutumlarımızdaki bazı boşlukları gidermeye yönelik ayrıntılı önerilerle geri döneceğini teyit etti.”

Bununla birlikte Amerika, İran’a karşı muhtemel bir saldırı için bölgedeki askerî varlığını güçlendirmektedir. CBS News’in 19/2/2026 tarihli haberine göre, “Üst düzey ulusal güvenlik yetkilileri, Başkan Trump’a ordunun 21/2/2026 Cumartesi gününden itibaren İran’a yönelik olası saldırıları gerçekleştirmeye hazır olduğunu bildirdi. Ancak Trump henüz saldırı düzenlenip düzenlenmeyeceğine dair nihai kararını vermedi; istişareler sürmekte ve çeşitli ihtimallere açık bulunmaktadır.”

Amerika’nın ve onunla birlikte Yahudi varlığının şartları şunlardır:

Birincisi, İran’ın nükleer programındaki uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması ve programın dışa bağımlı hâle getirilmesi; ayrıca nükleer silah üretimi ihtimaline karşı %60 oranında zenginleştirilmiş yaklaşık 400 kilogramlık stokun teslim edilmesi.

İkincisi, füze menziline sınırlamalar getirilmesi ve Yahudi varlığına ulaşabilecek menzile sahip füzelerin imha edilmesi.

Üçüncüsü ise İran’ın sınırları dışındaki gruplara verdiği desteğin sonlandırılmasıdır.

İran ise bu şartları reddetmekte; nükleer programının barışçıl olduğunu savunmakta ve füze programı konusunda müzakere etmek istemediğini belirtmektedir.

Amerika, İran’ın askerî gücünü azaltarak bölgedeki temel üssü konumundaki Yahudi varlığını tehdit edemeyecek hâle getirmek istemektedir. Nitekim İran’ın bölgedeki rolü daraltılmış; Suriye’den çıkarılmış, Lübnan, Irak ve Yemen’deki varlığı zayıflatılmış ve Yemen dosyası Suudi Arabistan’a bırakılmıştır. Körfez ülkeleri de Amerika’ya boyun eğmiş olduğundan, artık İran’ın bu ülkeleri korkutmasına ihtiyaç kalmamıştır.

Bu nedenle Amerika, İran’ı bölgede kendisine tâbi, Yahudi varlığını ya da Amerika’nın tehdit edilmesini istemediği herhangi bir devleti tehdit edecek imkânlardan yoksun, sıradan bir bölge devleti hâline getirmek istemektedir.

  • Türkiye: Somali Ordusunun Yürüttüğü Terörle Mücadele Operasyonlarına Destek Vermeye Devam Ediyoruz

Türkiye Millî Savunma Bakanlığı Sözcüsü Zeki Aktürk, 19/2/2026 tarihinde gazetecilerin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Somali’deki rolüne ilişkin sorularını yanıtlarken şu açıklamada bulundu:

“Türkiye’nin uluslararası istikrara katkıları çerçevesinde, Somali’de güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yönelik eğitim ve danışmanlık faaliyetlerimiz artarak devam etmektedir… Somali ordusunun yürüttüğü terörle mücadele operasyonlarına mümkün olan en yüksek desteği sağlamayı sürdürüyoruz.” (Anadolu Ajansı)

Haberlerde, Türkiye’nin Somali’de yaklaşık 2500 askerî personel bulundurduğu ve Eş-Şebab el-Mücahidin Hareketi ile mücadele amacıyla bu sayının 5000’e çıkarılmasının beklendiği belirtilmektedir.

2006 yılında İslami Mahkemeler Hareketi yönetimi ele geçirip İslam’ı uygulamaya başladığında, Amerika bu yönetimi devirmek için harekete geçti. Müslüman mücahitleri havadan bombalamaya başladı ve kendisine bağlı ülkeler olan Etiyopya ve Uganda’ya kara kuvvetleri göndermeleri talimatını verdi. Böylece altı ay içinde İslami Mahkemeler yönetimi devrildi.

Bu mahkemelerden, yeni kurulan sisteme karşı mücadele etmek üzere Mücahit Gençlik Hareketi (Eş-Şebab) ortaya çıktı. Bu hareket, Amerika’nın Somali’de kurduğu yeni rejime karşı savaştığı gibi, Etiyopya ve Uganda güçlerine karşı da çatışmalara girdi ve sonunda bu güçler Somali’den çekilmek zorunda kaldı.

Amerika daha sonra, kendi çıkarlarını koruyan unsurları muhafaza etmek, laik rejimin çökmesini engellemek ve Somali’de İslami bir yönetimin kurulmasını önlemek amacıyla, Türkiye’ye yardım ve askerî güç göndermesi yönünde telkinde bulundu. Bu durum “terörle mücadele” ve “uluslararası istikrarın sağlanması” adı altında yürütülmektedir; gerçekte ise Amerika’ya bağlı rejimlerin korunması ve İslam’ın yeniden yönetime dönmesinin engellenmesi anlamına gelmektedir.

Benzer şekilde, Türkiye’deki laik yönetim de, Beşşar Esed’in kaçışının ardından İslam’ın yeniden yönetime dönmesini engellemek için Suriye’de aynı rolü üstlenmiştir. Bu nedenle Trump, Erdoğan’ı sevdiğini ve Erdoğan’ın da kendisini sevdiğini ifade etmiş; ayrıca Erdoğan’ın Amerika adına büyük görevler yerine getirdiğini belirtmiştir.

Esad Mansur