– 31 –

  • Allah’ın Âdemoğullarından tuttuğu şahitlik
  • Bu şahitlik olayının zamanı
  • Bunların Allah’a verdikleri cevap
  • İnsanın cenin olduğu hâl ve öncesi
  • Bunun düşürülmesinin yasaklığı ve cezası
  • Bunların sapkınlarının bahaneleri
  • Fıtratı bozulmamış insanın hemen hakkı kabul etmesinin sebebi
  • İnsanların yaratılış şekli
  • Allah’ın ilminde gösterilen cennetlik ve cehennemlikler
  • Allah’ın ayetlerinden sıyrılıp çıkanların hâli
  • Köpeklere benzetilmesinin sebebi

وَاِذۡ اَخَذَ رَبُّكَ مِنۡۢ بَنِىۡۤ اٰدَمَ مِنۡ ظُهُوۡرِهِمۡ ذُرِّيَّتَهُمۡ وَاَشۡهَدَهُمۡ عَلٰٓى اَنۡفُسِهِمۡ‌ ۚ اَلَسۡتُ بِرَبِّكُمۡ‌ ؕ قَالُوۡا بَلٰى‌ۚ شَهِدۡنَا ‌ۚ اَنۡ تَقُوۡلُوۡا يَوۡمَ الۡقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنۡ هٰذَا غٰفِلِيۡنَ ۙ‏ ﴿۱۷۲﴾  اَوۡ تَقُوۡلُوۡۤا اِنَّمَاۤ اَشۡرَكَ اٰبَآؤُنَا مِنۡ قَبۡلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّنۡۢ بَعۡدِهِمۡ‌ۚ اَفَتُهۡلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الۡمُبۡطِلُوۡنَ‏ ﴿۱۷۳﴾  وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الۡاٰيٰتِ وَلَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُوۡنَ‏ ﴿۱۷٤﴾  وَاتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَاَ الَّذِىۡۤ اٰتَيۡنٰهُ اٰيٰتِنَا فَانْسَلَخَ مِنۡهَا فَاَتۡبَعَهُ الشَّيۡطٰنُ فَكَانَ مِنَ الۡغٰوِيۡنَ‏ ﴿۱۷۵﴾  وَلَوۡ شِئۡنَا لَرَفَعۡنٰهُ بِهَا وَلٰـكِنَّهٗۤ اَخۡلَدَ اِلَى الۡاَرۡضِ وَاتَّبَعَ هَوٰٮهُ‌ ۚ فَمَثَلُهٗ كَمَثَلِ الۡـكَلۡبِ‌ ۚ اِنۡ تَحۡمِلۡ عَلَيۡهِ يَلۡهَثۡ اَوۡ تَتۡرُكۡهُ يَلۡهَث ‌ؕ ذٰ لِكَ مَثَلُ الۡقَوۡمِ الَّذِيۡنَ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِنَا‌ ۚ فَاقۡصُصِ الۡقَصَصَ لَعَلَّهُمۡ يَتَفَكَّرُوۡنَ‏ ﴿۱۷٦﴾  سَآءَ مَثَلَاْ ۨالۡقَوۡمُ الَّذِيۡنَ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِنَا وَاَنۡفُسَهُمۡ كَانُوۡا يَظۡلِمُوۡنَ‏ ﴿۱۷۷﴾  مَنۡ يَّهۡدِ اللّٰهُ فَهُوَ الۡمُهۡتَدِىۡ‌ۚ وَمَنۡ يُّضۡلِلۡ فَاُولٰۤٮِٕكَ هُمُ الۡخٰسِرُوۡنَ‏ ﴿۱۷۸﴾

 “Hatırlat ki, Rabbin Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da: ‘Evet, şahit olduk’ demişlerdi. (Bu,) kıyamet günü: ‘Muhakkak ki biz bundan gafildik’ demeyesiniz diyedir.” (172)

“Veya: ‘Bizden önce babalarımız Allah’a ortak koştular, biz de onların ardından gelen bir nesildik. Batıl iş yapanlar yüzünden bizi helâk edecek misin?’ demeyesiniz diyedir.” (173)

“İşte böylece ayetleri açıklarız; umulur ki doğru yola dönerler.” (174)

“Onlara, kendisine ayetlerimiz verdiğimiz, fakat onlardan sıyrılıp çıkan kimsenin haberini oku. Bunun üzerine şeytan onun peşine takıldı da sapıklardan oldu.” (175)

“Eğer dileseydik onu ayetlerimizle yükseltirdik. Fakat o, yere (dünyaya) saplanıp kaldı ve heva ve hevesine uydu. Onun hâli köpeğin hâline benzer: Üzerine varıp kovalasan da dilini sarkıtıp solur, kendi hâline bıraksan da solur. İşte ayetlerimizi yalanlayanların hâli budur. Kıssaları anlat; umulur ki düşünürler.” (176)

“Ayetlerimizi yalanlayanların ve kendilerine zulmedenlerin hâli ne kadar kötüdür.” (177)

“Allah kimi hidayete erdirirse, işte o hidayet üzeredir; kimi de dalalete bırakırsa, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.” (178)

Allah Resûlü’nün insanlara bazı gerçekleri bildirmesi istenmiştir. Bunlar gayb âlemine ait olup insanın daha önce bildiği, yaratıldığı anda var olan; fakat o anda düşünme gücü bulunmadığından dolayı hatırlaması mümkün olmayan hususlardır. Buna rağmen Allah, onlara bunu hatırlatmasını emretmiştir.

İnsan doğunca bunlar anlaşılır. Bu durumda insan saftır; şirki ve kötülüğü bilmez. Fıtrat üzere, yaratıldığı gibi doğar ve yetişir. Rabbinden bir Resûl gelince hemen inanır. Ancak babaları onu bozar, şirke düşürür.

Ayette bu husus açıktır. Çünkü kıyamet günü: “Biz bundan gafildik, hiç haberimiz yoktu.” diyecekler veya “Bizden önce batıla tabi olan sapkın babalarımızı takip ettik.” diyeceklerdir.

Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“كل مولود يولد على الفطرة؛ فابواه يهودانه او ينصرانه او يمجسانه كمثل البهيمة تنتج البهيمة” (البخاري ومسلم)

“Her mavlut (doğan çocuk) fıtrat üzere doğar. Sonra anne ve babası onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Hayvanlar gibidir: Hayvan ancak hayvan doğurur.” (Buhârî ve Müslim)

Bu fıtrat, ayette geçen husustur: Tevhittir; Allah’a ortak koşmamaktır; yalnız Allah’a kulluk etmektir.

“Âdemoğullarının bellerinden” ifadesi, babaların sırtlarından ve annelerin göğüs kemikleri arasından zürriyetlerinin çıkarılmasıdır.

İlk insan olan Âdem topraktan yaratıldı. Onun zevcesi Havvâ, onun göğüs kemiğinden yaratıldı. Ondan sonra zürriyeti sudan gelmeye başladı.

Târık Suresi 5–7. ayetlerde insanın, babasının sırtından ve annesinin göğüs kemikleri arasından fışkıran sudan yaratıldığı beyan edilmiştir.

Mü’minûn Suresi 12–14. ayetlerde ise Allah, insanın aslını çamurdan yarattığını; sonra onu nutfe hâline getirdiğini; sağlam bir yerde, rahimde yerleştirdiğini; nutfeyi alaka (kan pıhtısı) yaptığını; alakanın mudğa (et parçası) olduğunu; mudğayı kemiklere dönüştürdüğünü; kemikleri etle kapladığını ve sonra bambaşka bir mahluk olarak ortaya çıkardığını anlatmıştır.

Allah insanları yaratınca onları kendilerine şahit tutarak: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demiş, onlar da: “Evet, şahit olduk.” demişlerdir.

İnsan annesinin rahminde bu şekilde yaratılınca Allah ona bir melek gönderir ve ruh üflenir. Böylece bir insan olur.

Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“إن أحدكم يجمع خلقه في بطن أمه أربعين يوم نطفة، ثم يكون علقة مثل ذلك، ثم يكون مضغة مثل ذلك، ثم يرسل إليه ملك فينفخ فيه الروح”.

“Şüphesiz ki sizden birinin yaratılışı annesinin karnında kırk gün nutfe olarak toplanır. Sonra o kadar süre alaka olur. Sonra o kadar süre mudğa olur. Daha sonra ona bir melek gönderilir ve ona ruh üfler.” (Buhârî ve Müslim)

Kırk günden sonra cenin oluşmaya başlar. Bundan sonra onu düşürmek caiz değildir.

Cenin oluşmaya başlayınca nefis olma dönemine girer. Onu öldürmek caiz değildir; haramdır. Hadis-i şerifte şöyle geçmiştir:

“قَضَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي جَنِينِ امْرَأَةٍ مِنْ بَنِي لَحْيَانَ سَقَطَ مَيِّتًا بِغُرَّةٍ عَبْدٍ أَوْ أَمَةٍ”

“Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Benî Lihyân’dan bir kadının karnındaki cenin ölü olarak düşürüldüğünde, düşüren kimseye bir köle veya cariye (bedeli) kadar diyet hükmetmiştir.” (Buhârî ve Müslim)

Bu diyet, hür insanın diyetinin onda biridir. Hür insanın diyeti ise 24 ayar altından 1000 dinar veya 100 devedir. Buna göre cenin düşürmenin diyeti 100 dinar veya 10 devedir. Her dinar 4,25 gram 24 ayar altındır.

İşte Allah insanı tevhid akidesi üzere yaratır. Ruhuna bunu telkin eder ve kendisini buna şahit tutar. Fakat insan bunu hatırlamaz. Akil baliğ oluncaya kadar sorgulanmaz; esasen tevhid akidesi üzere kalır. Ancak akil baliğ olduktan sonra sapabilir ve doğan çocuklarını da saptırmaya başlayabilir.

Babaları kendisini saptırmadan önce bir Resûl gelirse hemen ona inanır. Bu nedenle ilk Müslüman sahabelerin kitlesinden altısı 8–14 yaş arasında çocuktu. Sekizi hiç sapmamış, 20 yaş altı gençlerdi. Diğerlerinin çoğu ise 30 yaşın altındaydı. Bunlar hemen Resûlullah’a iman ederek onun safına katıldılar.

Bu nedenle bu yaş grupları üzerinde durulmalı ve davete kazandırılmaya çalışılmalıdır.

Çocuklar kolayca İslam üzere yetiştirilir. Eğer onları kimse bozmamışsa hâlâ fıtrat üzerindedirler. Allah onları nasıl yaratmışsa o hâl üzere kalırlar.

Ancak akil baliğ olduktan sonra doğru, derin ve aydın bir şekilde düşünmezlerse sapar ve şirk koşabilirler.

İşte bu sebeple babaları düşünmeden taklit etmek doğru değildir. Hatta sırf babaları taklit ederek, hiç düşünmeden iman etmek caiz değildir. Birçok ayette Allah, derin ve aydın düşünmeyi emretmiş ve farz kılmıştır. Kişi iman ettikten sonra bilinçli olmalı, Kur’an ve Sünnet’i takip etmeli ve şer’î delillerle kayıtlı olmalıdır.

Bir Resûl geldiğinde, çeşitli nedenlerle bazı insanlar iman etmemek için direnip küfür üzerinde inat eder; Resûl’ün risaletini ve getirdiği ayetleri yalanlarlar. Kıyamet günü ise: “Muhakkak ki biz bundan gafildik.” diyeceklerdir. Fıtratlarına uymadıkları ve şeytanın vesveselerine uydukları için saparlar.

İlk insan Âdem ve zevcesi Havvâ, Allah’a şirk koşmadan ve isyan etmeden yaratıldılar. Fakat şeytan tarafından saptırıldılar. Daha sonra gerçeği idrak edip tövbe ettiler. İşte şeytanlar insanlara musallat olur ve onları saptırmaya çalışırlar.

Daha önce tefsirini yaptığımız En‘âm 112. ayette belirtildiği gibi, sapan insan da şeytanlaşır ve diğer insanları saptırmaya başlar. Cinlerden ve insanlardan şeytanlar, birbirlerini süslü sözlerle aldatırlar. Batıl ve çirkin şeyleri güzel gösterir; hak ve güzel olanı ise çirkin gösterirler.

Örneğin bu asırda dini hayattan ayıran laiklik, beşerî teşrî, halkın hâkimiyeti esasına dayanan demokrasi ve sınırsız özgürlük gibi, insanın istediğini yapmasını savunan sapkın düşünceler, şeytanlaşmış kimseler tarafından güzel gösterilmektedir. Bu şekilde birçok insanı saptırır ve şirke düşürürler. Çünkü bu tür insanların ilahı arzuları, heva ve hevesleridir; rableri ise kendileri gibi yasa koyan insanlardır. Allah’ın hâkimiyetini ve şeriatını çirkin görür, çeşitli şekillerde reddederler.

Kıyamet günü sapan insanlar: “Biz bir şey bilmiyorduk, babalarımızı takip ettik, onlar bizi saptırdılar. Bizi bu nedenle helâk mi edeceksin ey Rabbimiz?” diyeceklerdir.

Helâk etmek ise azaba uğramak ve cehenneme atılmaktır.

İşte insanlar böyle bahaneler ileri sürmesinler diye onlara tebliğ edecek Resûller gönderilmiştir. Eğer kendilerine bir Resûl gelmezse sorgulanmaz ve azaba uğratılmazlar.

Allah şöyle buyurdu:

  رُسُلًا مُّبَشِّرِيۡنَ وَمُنۡذِرِيۡنَ لِئَلَّا يَكُوۡنَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ ۢ بَعۡدَ الرُّسُلِ‌ ؕ وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيۡزًا حَكِيۡمًا‏

“Müjdeleyici ve uyarıcı Resûller (gönderdik) ki, Resûllerden sonra insanların Allah’a karşı bir hücceti olmasın. Allah mutlak izzet ve hikmet sahibidir.” (Nisâ 165)

   “وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِيۡنَ حَتّٰى نَبۡعَثَ رَسُوۡلًا”

“Biz bir Resûl göndermedikçe azap edecek değiliz.” (İsrâ 15)

Böylece Allah ayetleri açıklar; umulur ki insanlar doğru yola dönerler. Ayetleri açıklamaktan maksat, insanların düşünüp hidayete gelmesini sağlamaktır.

Kıyamet günü gelmeden önce, insan daha hayattayken bu konular ona açıklanır. Yaratıldığı günde kendisine “Rabbin kimdir?” sorulduğunda “Allah’tır.” dediği ve buna şahitlik ettiği bildirilmiştir. Fakat cenin hâlindeyken bunu hatırlayamaz. Allah bu ayetlerle bunu ona hatırlatır: “Seni yarattığımda senden bu sözü aldım; sen bunu hatırlamasan da Resûlüm vasıtasıyla sana hatırlatıyorum. Öyleyse fıtrat üzere kal, Resûlüme iman et ve sapma.”

Kıyamet günü dirildiğinde: “Benim bundan haberim yoktu.” veya “Anne babam beni saptırdı.” yahut Ahzâb 67. ayette geçtiği gibi “Efendilerimiz, yöneticilerimiz, büyüklerimiz bizi saptırdı.” demesin. Yine Furkân 28. ayette belirtildiği gibi: “Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim; beni Kur’an’dan saptırdı.” demesin.

Çünkü insanı saptıran sebepler farklı ayetlerde açıklanmıştır; hepsi tek bir ayette toplanmamıştır. Siyak ve münasebete göre beyan edilmiştir.

Bu sebeple insanları eğiten, imanî bir atmosfer oluşturan, sapanları ve saptıranları cezalandırıp ortadan kaldıran, fetihleri gerçekleştirip hidayeti yayan İslam Hilafet Devleti’nin kurulması elzemdir; büyük bir farzdır. İnsanları cehennemden kurtarıp cennete götürür ve dünyada onları mutlu eder.

Müfessirlerin hemen hemen tamamı, bu ayeti tefsir ederken şu hadise binaen açıklama yapmışlardır. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

” إن الله سبحانه وتعالى خلق آدم، ثم مسح ظهره، فاستخرج منه ذرية، فقال هؤلاء للجنة، وبعمل أهل الجنة يعملون. ثم مسح ظهره فاستخرج ذرية فقال هولاء للنار، وبعمل أهل النار يعملون”. فقال رجل يا رسول الله ففيم العمل؟ فقال صلى الله عليه وسلم: إن الله إذا خلق العبد للجنة استعمله بعمل أهل الجنة حتى يموت على عمل من أعمال أهل الجنة فيدخل الجنة، وإذا خلق العبد للنار استعمله بعمل أهل النار حتى يموت على عمل أهل النار فيدخله النار” (مسلم)

“Şüphesiz Allah Teâlâ Âdem’i yarattı. Sonra onun sırtını meshetti ve ondan bir zürriyet çıkardı. ‘Bunlar cennetliktir ve cennet ehlinin amellerini işlerler.’ buyurdu. Sonra tekrar sırtını meshetti ve bir zürriyet daha çıkardı. ‘Bunlar cehennemliktir ve cehennem ehlinin amellerini işlerler.’ buyurdu.”

Bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü! O hâlde amel niçin?” diye sorunca Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Allah bir kulu cennet için yaratmışsa, onu cennet ehlinin amellerini işlemeye muvaffak kılar. Nihayet cennet ehlinin amellerinden bir amel üzere ölür ve cennete girer. Bir kulu da cehennem için yaratmışsa, onu cehennem ehlinin amellerini işlemeye sevk eder. Nihayet cehennem ehlinin amellerinden bir amel üzere ölür ve cehenneme girer.” (Müslim)

Bu hadis Allah’ın ilmiyle ilgilidir. Allah, kullarını yaratmadan önce kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu bilir. Yoksa insanları hidayete veya dalalete zorlamaz. Ayette geçtiği gibi onları fıtrat üzere yaratmıştır; sonra bir sebeple kendileri saparlar.

Herkes kendi iradesiyle hidayetli veya dalaletli olur; cennetliklerin veya cehennemliklerin amellerini işler. Resûlullah, soran sahabeye bunu açıklamıştır: Herkes kendi iradesiyle gideceği yerin ehlinin amelini yapar.

Hidayet ve dalalet insanın iradesiyle gerçekleşir. Allah kimseyi hidayete veya dalalete zorlamaz, kimseye zulmetmez. Herkes düşünüp iradesiyle iman eder veya sapar; herkes amelinden sorumludur. Allah, onların hidayeti için Resûller ve Nebiler göndermiş; bunları göndermeden kimseyi hesaba çekmemiş ve azaba uğratmamıştır. Buna dair birçok ayet ve hadis vardır.

İnsan, kendisine Allah’ın ayetleri geldikten ve onlardan haberdar olduktan sonra saparsa en kötü insan olur. Hatta bu kimse köpeğe benzetilmiştir.

Allah Resûlü’nün bu kişinin misalini özellikle onlara, yani Yahudilere vermesi istenmiştir. Çünkü önceki ayetler onlarla ilgiliydi. Ancak doğrudan onları zikretmedi; hem onları hem de başkalarını kapsaması için genel bir ifade kullandı.

Müşrik Araplara da Allah’ın ayetleri geldi. Yahudiler gibi, ayetler kendilerine gelince sanki duymamış gibi onlardan sıyrılıp kaçtılar. Yahudiler, Resûl’ün getirdiği ayetlerin hak olduğunu bildiler ve kitaplarına uygun olduğunu gördüler; fakat haset ve kibirlerinden dolayı iman etmek istemediler. “Niçin Resûl kendi soyumuzdan değil de Araplardan geldi?” diyerek haset ettiler ve kibirlendiler. Kendi ırklarını üstün gördüler; resûl ve nebilerin ancak kendi soylarından gelmesi gerektiğine inandılar.

Oysa “Size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şeyi getiren her Resûl geldiğinde kibirlendiniz; bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.” (Bakara 87) ayetinde geçtiği gibi, kendi soylarından gelen resûl ve nebiler arzularına uygun bir şey getirmezse onları ya yalanladılar ya da öldürdüler.

Velîd bin Muğîre, Ahnas bin Şureyk, Utbe bin Rebîa, Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi müşrik Arap liderleri, ayetlerin mucize olduğunu kesin olarak idrak etmişlerdi. Fasih ve üstün Arapça bildikleri hâlde ne kendileri ne de diğer Araplar Kur’an’ın bir suresinin benzerini getiremediler. Bunu anladıkları hâlde kibirlerinden dolayı iman etmediler. “Muhammed gibi yetim ve fakir birine nasıl tabi oluruz?” dediler.

Kendi iradeleriyle inanmadılar. O anda şeytan onlara musallat olur; onları izler ve saptırmaya başlar, hidayete yönelmelerini engellemeye çalışır. Çünkü içlerinde bunun hak olduğunu bilirler; fakat kibirlerinden dolayı itiraf edip iman etmek istemezler. Birçok kimse çıkarını düşünür ve hevasına uyar; bu nedenle ayetleri bildikten sonra onlardan sıyrılıp çıkar.

İnsan, Allah’ın ayetleri kendisine geldikten sonra sorumlu olur; daha önce sorumlu değildir. Kim Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i duyar veya İslam’dan haberdar olur da iman etmezse sorumludur ve cehennemi hak eder. Çünkü araştırmak ve düşünmekle yükümlüdür.

Ayette geçen “kendisine ayetlerimiz gelince” ifadesi kapsamlıdır: Ayetleri görmüş olabilir, duymuş olabilir, öğrenmiş olabilir yahut birisi ona bildirmiş olabilir. Bir şekilde haberdar olmuştur. Allah bu kapsamlı ifadeyi kullanmıştır ki herhangi bir yolla ayetlerden haberdar olan kimse sorumlu olsun ve kıyamet günü “Haberim yoktu.” iddiasında bulunamasın.

Allah’ın indirdiği ayetlerden haberdar olup da onlardan sıyrılıp çıkan kimse, yükselmek istemediği için Allah da onu yükseltmemiştir.

Yükselmek ve terakki etmek ancak Allah’ın ayetlerine uymakla olur. Önceden müşrik ve bedevî olan kimseler bu ayetlerle büyük bir devlet ve büyük bir medeniyet kurdular. İslam’a giren herkes bu şekilde yükselir ve üstünlük kazanır. Ne zaman Müslümanlar bu ayetleri hayatta, devlette ve toplumda uygulamaktan vazgeçtilerse, sanki onlardan sıyrılıp çıkmış gibi paramparça olup dağıldılar; geri kaldılar ve küfür güçlerine yenik düştüler.

Bu güçler onlara musallat olup tahakküm etmeye başladılar. Bugün de Amerika Devleti Başkanı’nın onları nasıl yönlendirdiğine herkes şahittir; emirlerine uyar, Allah’ın ayetlerine göz yumar veya bu ayetlerin manalarını tahrif ederler.

Çünkü Allah’ın ayetlerini uygulayan Hilafet’in yıkılmasından sonra, İslam memleketlerinde Allah’ın ayetlerinden sıyrılmış laik, demokratik cumhuriyetler ve krallıklar kuruldu.

Allah’ın ayetlerinden sıyrılıp çıkan kimse yere saplanıp kalır; yükselmek istemez, ahireti düşünmez. Sadece dünyayı düşünür ve heva ile hevesine uyar. Hayvan gibi yaşamak ister: yer, içer, oynar ve eğlenir.

“Onun hâli köpeğin hâline benzer: Üzerine varıp kovalasan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da yine solur. İşte ayetlerimizi yalanlayanların hâli budur.”

Onunla konuşsan da fikren ona karşı çıksan da havlar; dilini sarkıtıp solur. Onu kendi hâline bırakıp hiç ilgilenmesen de yine havlar, dilini sarkıtıp solur; İslam’a ve Müslümanlara saldırır.

Köpek gibi dilini çıkarır, solur; hezeyan eder ve iftira atar. Çünkü köpek gibi İslam’a, Resûl’e ve Müslümanlara saldırıp iftira atarak havlamaktan ve koşmaktan yorulur; dilini çıkarır ve solur.

Allah ilerleyen ayetlerde (A‘râf 179, Enfâl 55, Muhammed 12) kâfirleri en‘âma ve dört ayaklı hayvanlara benzetmiştir. O ayetlerde kâfirler, düşünmek istemeyip sadece yemeyi, içmeyi ve eğlenmeyi istedikleri için çok yiyen hayvanlara benzetilmiştir.

Fakat bu ayette köpeğe benzetilmiştir. Çünkü köpek, kovalanınca da bırakılınca da solur; tıpkı onların ayetlerden sıyrılıp kaçmaları gibi. Ona saldırırsan da bırakırsan da köpek gibi dilini çıkarır ve solur; ayetleri yalanlamaya, kötülemeye ve iman edenleri kötülemeye başlar.

“Onlara kıssaları anlat.” Yani misaller ve örnekler ver. Ayette köpek misali verilmiştir. Bir misal vermek de kıssa anlatmak sayılır.

Kıssalardan ve misallerden ibret ve ders alınır; insanı daha fazla düşündürür. Nitekim Allah “umulur ki düşünürler” buyurmuştur. Kıssa anlatmanın veya misal vermenin amacı düşündürmektir. Allah Kur’an’da eskilerin kıssalarını ve çeşitli misalleri çokça zikretmiştir.

Bu nedenle bir insana doğru yolu ve fikri kabul ettirmeye çalışırken kıssalar ve misaller verilmelidir.

Hilafetin tekrar kurulmasının farziyeti anlatılırken de Hilafet döneminin şanlı tarihinden sahneler; fetihler ve fatihler; Hilafetin adaleti, insanlara inayeti ve ihtimamı; ilimde, fikirde, fende, sanayide ve her alanda yükselişi ve ilerleyişi anlatılmalıdır ki insanlar o hâl ile bugünkü hâli düşünüp mukayese etsin, buna talip olup çalışsınlar.

Çünkü kâfirler ve dostları bunları karalamaya ve kötülemeye çalışır; Müslümanların zihinlerini bulandırıp bundan uzaklaştırmak isterler. Aynı zamanda zalim ve fasit demokratik sistemleri ve laikliği sevdirmeye çalışırlar.

“Ayetlerimizi yalanlayanlar ve kendilerine zulmedenlerin hâli ne kadar kötüdür.”

Allah’ın ayetlerini tekzip edenler kendilerine zulmetmiş olurlar. Çünkü köpeklere ve hayvanlara benzerler. Bu gerçekten kötü bir hâldir. Sadece zevklerini ve şehvetlerini düşünürler; yere, yani dünya hayatına yapışıp kalırlar.

Akıbetlerini düşünmezler: Öleceklerini, tekrar dirileceklerini, hesaba çekileceklerini, şiddetli azaba uğrayacaklarını ve cehennemde yanacaklarını hiç düşünmezler.

Allah insanlara zulmetmez. Hidayeti isteyen kimseyi hidayete erdirir ve o hidayet üzere olur. Allah’ın ayetlerinden sıyrılıp çıkanlar ise hidayeti reddedip dalaleti tercih etmişlerdir. Allah onların hidayeti için yardım etmez; onları dalalet içinde bırakır. Şeytan onlara musallat olur, vesvese verir ve saptırmaya çalışır.

Böylece hüsrana uğrayanlardan olurlar. Ebedî mutlu hayat olan ahireti kaybederler. İşte büyük hüsran budur; fakat bunun farkında değildirler.