– 32 –

Cehenneme uyumlu olarak yaratılmış kimseler

En’âm hayvanlarına benzetilmesinin sebebi

Gafletlerinin ve sapıklıklarının sebebi

Ayetin ışığında düşünmek için gereken unsurlar

وَلَـقَدۡ ذَرَاۡنَا لِجَـهَنَّمَ كَثِيۡرًا مِّنَ الۡجِنِّ وَالۡاِنۡسِ‌ ‌ۖ  لَهُمۡ قُلُوۡبٌ لَّا يَفۡقَهُوۡنَ بِهَا وَلَهُمۡ اَعۡيُنٌ لَّا يُبۡصِرُوۡنَ بِهَا وَلَهُمۡ اٰذَانٌ لَّا يَسۡمَعُوۡنَ بِهَا ؕ اُولٰۤٮِٕكَ كَالۡاَنۡعَامِ بَلۡ هُمۡ اَضَلُّ‌ ؕ اُولٰۤٮِٕكَ هُمُ الۡغٰفِلُوۡنَ‏ ﴿۱۷۹﴾ 

Yemin olsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehenneme girmeye (uyumlu olarak) yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat bununla (gerçeği) anlamazlar. Onların gözleri vardır, fakat bununla görmezler. Onların kulakları vardır, fakat bununla işitmezler. Onlar en’âm hayvanları gibidirler. Hatta onlar bu hayvanlardan daha şaşkındırlar. Onlar gafillerdir. (179)

Daha önceki ayetlerde Âdemoğulları, yani insanlar üzerinde duruldu. Allah onları yaratınca, fıtrat üzere, kendisine kulluk etmeye uygun şekilde yarattı. Sonra insanın babası ve annesi sapık ise, onu saptırırlar. Yine sapık bir arkadaş da saptırabilir. Sosyalist veya demokratik laik gibi sapık sistemler de toplumu bozduğu gibi fertleri de bozar ve saptırır.

Bu ayette, insanlar yanında cinlerden de söz edilmiştir. Bu ayete binaen, görmediğimiz mahlûklar vardır; onlara cin adı verilmiştir. Bu nedenle bunların varlığına inanırız, fakat onlarla hiçbir ilişkimiz yoktur. Bunlar da bizim gibi iman ve ibadetle mükelleftirler. Zâriyât Suresi 56. ayetinde:

وَمَا خَلَقۡتُ الۡجِنَّ وَالۡاِنۡسَ اِلَّا لِيَعۡبُدُوۡنِ‏

 “Allah, cinleri ve insanları ancak kendisine kulluk etsinler diye yarattığını” bildirmiştir.

Yaratılıştaki hikmet ve maksat, Allah’a kulluk etmektir. İnsanlardan ve cinlerden istenilen şey Allah’a kulluk etmeleridir. Muhayyer, yani serbest olarak yaratıldıkları için bir kısmı sapabilir; bir kısmı ise fıtrat üzere devam edip Allah’a kulluk eder.

Allah, cinlerden ve insanlardan cehenneme girmeye uyumlu kimseleri yarattığını kesin bir ifadeyle bildirmiştir. Bunu “وَلَقَدْ / ve lekad” ifadesiyle pekiştirmiştir. “Yemin olsun ki” anlamındaki bu ifade, şüphe bırakmamak ve kesinlik ifade etmek için kullanılır.

Allah, onları doğrudan cehennemlik olarak değil, cehenneme uygun olarak yarattığını açıklamaktadır. Yani bunlar cehenneme girmeye meyilli veya cehennemlik olmaya uyumludurlar.

Yine de cennete girmeye meyilli veya cennetlik olmaya uyumlu olanları da yaratmıştır.

Bu durum, Şems Suresi 7–10. ayetlerden daha açık şekilde anlaşılır:

وَنَفۡسٍ وَّمَا سَوّٰٮهَا ﴿۷﴾  فَاَلۡهَمَهَا فُجُوۡرَهَا وَتَقۡوٰٮهَا﴿۸﴾  قَدۡ اَفۡلَحَ مَنۡ زَكّٰٮهَا﴿۹﴾  وَقَدۡ خَابَ مَنۡ دَسّٰٮهَا ؕ‏ ﴿۱۰﴾

 “Nefse ve onu düzenleyene yemin olsun ki; ona fücurunu ve takvasını ilham etti. Muhakkak ki nefsini tezkiye eden felaha kavuşmuştur. Onu kirletip gömen ise hüsrana uğramıştır.”

Bir insan, bir “nefis” (نفس) sayılır. Çoğulu “nüfûs” (نفوس) veya “enfüs” (أنفس) olarak yazılır. Kelime farklı manalarda geçer. Burada nefis ile insanın zatı kastedilmektedir.

Allah, insanı fâcir veya takvâ sahibi olmaya uyumlu şekilde yaratmıştır. Fâcir, açıkça günah işleyen kimsedir. Küfür ve şirk en büyük günahtır. Bunlar açıkça kâfirliklerini ve şirklerini ilan ederler.

Takvâ ise azaptan sakınmak, Allah’tan korkmaktır. Allah’tan korkan veya azabından sakınan kimse mümindir; günah işlememeye çalışan ise takvâ sahibidir.

İşte Allah, her insanda fâcirlik veya takvâlılık kabiliyeti yaratmıştır. İnsan, kendi iradesiyle takvâlı veya fâcir olabilir.

Allah bunu Kehf 29. ayette açık şekilde beyan etmiştir. Şöyle buyurdu:

وَقُلِ الۡحَـقُّ مِنۡ رَّبِّكُمۡ‌ فَمَنۡ شَآءَ فَلۡيُؤۡمِنۡ وَّمَنۡ شَآءَ فَلۡيَكۡفُرۡ

 “De ki: Hak Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.”

Herkes iradesiyle imanı veya kâfirliği seçer. Allah onu kâfirliğe veya imana zorlamaz. Buna göre hiçbir kimse cennetlik veya cehennemlik olarak yaratılmamıştır.

Allah, cinlerden ve insanlardan birçok kişiyi cehenneme uyumlu olarak yaratmıştır. Mümin olma kabiliyeti ve gücü olmasına rağmen imanı reddederler.

Oysa sağlıklı beyinleri ve duyu organları vardır. Fakat doğru dürüst düşünmezler; ya da yüzeysel düşünürler. İçini, dışını ve etrafını, yani derin ve aydın bir şekilde düşünmezler.

“Onların kalpleri vardır, fakat bununla (gerçeği) anlamazlar.”

Kalp burada akıl manasında kullanılmıştır. Zira sonunda “gerçeği anlamazlar” denilmiştir. İnsan ancak aklıyla anlar. Bununla birlikte, insan kalbini hakka açmazsa inanmaz. İnsan kalbini kapatırsa, hakkı görse bile reddeder. Bu nedenle kalp kelimesinin kullanılması daha kapsamlıdır; hem düşünmeyi hem de duygulanmayı içerir.

İnsanı düşündürmek veya ikna etmek için onu duygulandırmak gerekir.

Pozitif olarak, “Sen akıllısın, zeka sahibisin, koskoca bir insansın.” gibi ifadelerle onu duygulandırırsın.

Hiç dinlemese, “Senin hiç aklın yok mu? Kafan çalışmıyor mu? Niye inat ediyorsun?” gibi negatif ifadelerle de onu duygulandırırsın.

Allah bu ayette bir gerçeği gösterirken, iman etmek istemeyenleri düşündürmek için onları kışkırtarak duygulandırmaktadır.

Onların akılları vardır, fakat düşünmezler. Böylece hiçbir şey anlamazlar.

Düşünmek için sağlıklı bir beyin yanında duyu organlarına ihtiyaç vardır. Bunlar beştir: görmek, işitmek, koklamak, tatmak ve dokunmak.

Bu ayetten ve başka ayetlerden anlaşılan şudur: Düşünmek için duyu organlarının var olması gerekir.

Bakara 31. ayetten de düşünmek için ön bilginin gerekliliği anlaşılır.

Düşünülecek şey vakıadır; yani hissedilen şeylerdir.

Şeriat açısından deli mükellef olmadığından, düşünmek için sağlıklı bir beynin var olması gerektiği de anlaşılır.

Böylece doğru şekilde akıl; ön bilginin var olmasıyla birlikte vakıayı duyu organları vasıtasıyla beyne nakletmektir.

Bu tarifi ilk ortaya koyan, Hizb-ut Tahrir’in kurucusu Şeyh Takiyyüddin en-Nebhânî’dir. Bunu 1953’te çıkardığı “İslam Nizamı”, “İslam Şahsiyeti 1. Cilt” ve 1973’te yayımladığı “Düşünce Metodu” kitaplarında yazmıştır. İslam’ın ışığıyla, ayetlerin kavrayışıyla ve derin, aydın düşünme metoduna sahip olduğundan dolayı bunu keşfedebilmiştir.

Allah’ın varlığını, Kitabı’nı ve Rasûlü’nü düşünürken insan daha ziyade gözlerini ve kulaklarını kullanır.

Kâinatı, insanı ve hayatı düşünürken de gözlerini ve kulaklarını daha fazla kullanır. Yıldızlara ve gezegenlere bakar; belli yörüngelerde yürüdüklerini, ışıkları ve şimşekleri görür; gürültüyü duyar.

Yeryüzünde her şeyi görür veya işitir. Bunları kim var etti? Kim düzenledi? İnsan kendi varlığını, içindekileri, cihazlarını, sistemlerini ve organlarını görür ve hisseder. Bunları kim var etti? Kim çalıştırdı? Kim düzenledi? Herkes hayatının sınırlı olduğunu da görür.

İnsan ancak kâinatta gördüğü ve işittiği şeyleri düşünür. Eğer bunları derin ve aydın bir şekilde düşünürse, Allah’ın var olduğuna inanır.

Kur’an’ı duyar ve bunu getirenin Muhammed olduğunu işitir.

Eğer bunları düşünürse, Kur’an’ın Allah’ın kelamı ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna inanır.

Cehennemliğe uyumlu olanlar ise kalplerini, gözlerini ve kulaklarını kapatırlar. Bu şekilde düşünmez hâle gelirler ve hayvanların seviyesine düşerler.

Allah şöyle buyurdu:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿٦﴾ خَتَمَ اللَّـهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ ۖ وَعَلَىٰ أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ﴿٧﴾

“Şüphesiz ki kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerine ve kulaklarına mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara 6–7)

Allah onlara gözler ve kulaklar yaratmıştır. Fakat gerçeği görmek veya işitmek için kullanmazlar.

“Onlar en’âm hayvanları gibidirler.”

En’âm Suresi’ni yaparken bu konuyu işlemiştik. En’âm hayvanları dörttür: inek, deve, koyun ve keçi. Bunlar daima yerler. Gerçeği görmek veya işitmek istemeyenler de yemeğe ve şehvetlerine düşkün olurlar. Hep oynamak ve eğlenmek isterler. Sırf dünyayı düşünürler.

Bu nedenle Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا يَتَمَتَّعُوۡنَ وَيَاۡكُلُوۡنَ كَمَا تَاۡكُلُ الۡاَنۡعَامُ وَالنَّارُ مَثۡوًى لَّهُمۡ‏ ﴿۱۲﴾

 “Kâfirler ise en’âm hayvanları gibi yer, zevklerini tatmin ederler. Onların son karargâhı cehennemdir.” (Muhammed 12)

“Hatta onlar hayvanlardan daha şaşkındır. Onlar gafillerdir.”

Çünkü hayvanlar düşünme kabiliyetine sahip değildir; düşünemezler, bu bakımdan özürlüdürler. Gerçeği ve hakkı düşünmeyen insan ise hayvanlardan daha aşağı ve daha şaşkındır. Çünkü aklını gerçeği öğrenmek için kullanmaya çalışmaz; zevkine ve şehvetlerine uygun kötü şeyleri bulmak için kullanır. Çocuklara tecavüz eden ve onları parçalayan kapitalist insanlar, en’âm hayvanlarından daha alçaktır.

Onların edindikleri bâtıl ideoloji, çirkin fiiller yapmaya sevk eder. Bunun temeli dini hayattan ayırmak, yani laikliktir. Hak olan Allah’ı ve indirdiği Kitabı hayattan ve devletten ayırınca ve insana sınırsız özgürlük verilince insan sapkın olur, hayvanların seviyesine düşer.

Kapitalistlerin saadet ve mutluluk mefhumu fâsittir. İnsan dünya lezzetlerinden ve şehvetlerinden ne kadar tatmin olursa o kadar mutlu sayılır. Bu nedenle bu insanlar dünya lezzetlerine ve şehvetlere düşkün olmuşlardır. Ölümü ve ahireti unutur, böylece gaflet içinde yaşayıp bocalarlar.

Şu anda kapitalist ideoloji dünyaya hâkim olmuş, insanın fıtratını bozmuştur. Zira bu ideoloji fıtrata ve akla aykırıdır; insana tehlike teşkil eder ve onu tehlikelere düşürür. İnsanı maddiyatçı ve bencil yapar. Maddi değerden başka değer tanımaz hâle getirir. Ruhani, ahlaki ve insani değerleri hiçe sayar.

Bu nedenle dünya İslam’a ve onun sistemi olan Hilafet’e muhtaçtır. Ancak İslam ve onun sistemi insanları kurtarır.