– 33 –

Esmâü’l-Hüsnâ’nın manası ve bunlarla dua edilmesi

Hakka davet eden ve bununla adalet yapanlar

Ayetleri yalanlayanlara tedricen ceza gelmesi

Rasûl’ün deli olmakla itham edilmesine cevap

Daveti taşıyanların ithamlara cevapları

Kıyametin kopma zamanı hakkında sorular

Rasûl’ün gaybı bilmesi konusu

وَلِلّٰهِ الۡاَسۡمَآءُ الۡحُسۡنٰى فَادۡعُوۡهُ بِهَا‌ وَذَرُوا الَّذِيۡنَ يُلۡحِدُوۡنَ فِىۡۤ اَسۡمَآٮِٕهٖ‌ ؕ سَيُجۡزَوۡنَ مَا كَانُوۡا يَعۡمَلُوۡنَ‏ ﴿۱۸۰﴾  وَمِمَّنۡ خَلَقۡنَاۤ اُمَّةٌ يَّهۡدُوۡنَ بِالۡحَـقِّ وَبِهٖ يَعۡدِلُوۡنَ﴿۱۸۱﴾  وَالَّذِيۡنَ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِنَا سَنَسۡتَدۡرِجُهُمۡ مِّنۡ حَيۡثُ لَا يَعۡلَمُوۡنَ ‌ۖ ‌ۚ‏ ﴿۱۸۲﴾  وَاُمۡلِىۡ لَهُمۡ ‌ؕ اِنَّ كَيۡدِىۡ مَتِيۡنٌ‏ ﴿۱۸۳﴾  اَوَلَمۡ يَتَفَكَّرُوۡا‌؄ مَا بِصَاحِبِهِمۡ مِّنۡ جِنَّةٍ‌ؕ اِنۡ هُوَ اِلَّا نَذِيۡرٌ مُّبِيۡنٌ‏ ﴿۱۸٤﴾  اَوَلَمۡ يَنۡظُرُوۡا فِىۡ مَلَـكُوۡتِ السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنۡ شَىۡءٍ ۙ وَّاَنۡ عَسٰٓى اَنۡ يَّكُوۡنَ قَدِ اقۡتَرَبَ اَجَلُهُمۡ‌ ۚ فَبِاَىِّ حَدِيۡثٍۢ بَعۡدَهٗ يُؤۡمِنُوۡنَ‏ ﴿۱۸۵﴾  مَنۡ يُّضۡلِلِ اللّٰهُ فَلَا هَادِىَ لَهٗ ‌ؕ وَ يَذَرُهُمۡ فِىۡ طُغۡيَانِهِمۡ يَعۡمَهُوۡنَ‏ ﴿۱۸٦﴾  يَسۡـَٔـــلُوۡنَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرۡسٰٮهَا ‌ؕ قُلۡ اِنَّمَا عِلۡمُهَا عِنۡدَ رَبِّىۡ‌ ۚ لَا يُجَلِّيۡهَا لِوَقۡتِهَاۤ اِلَّا هُوَۘ ‌ؔ ثَقُلَتۡ فِى السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضِ‌ؕ لَا تَاۡتِيۡكُمۡ اِلَّا بَغۡتَةً ‌ ؕ يَسۡـــَٔلُوۡنَكَ كَاَنَّكَ حَفِىٌّ عَنۡهَا ؕ قُلۡ اِنَّمَا عِلۡمُهَا عِنۡدَ اللّٰهِ وَلٰـكِنَّ اَكۡثَرَ النَّاسِ لَا يَعۡلَمُوۡنَ‏ ﴿۱۸۷﴾  قُلْ لَّاۤ اَمۡلِكُ لِنَفۡسِىۡ نَـفۡعًا وَّلَا ضَرًّا اِلَّا مَا شَآءَ اللّٰهُ‌ ؕ وَلَوۡ كُنۡتُ اَعۡلَمُ الۡغَيۡبَ لَاسۡتَكۡثَرۡتُ مِنَ الۡخَيۡرِ ۖ ‌ۚ وَمَا مَسَّنِىَ السُّۤوۡءُ‌ ‌ۚ اِنۡ اَنَا اِلَّا نَذِيۡرٌ وَّبَشِيۡرٌ لِّقَوۡمٍ يُّؤۡمِنُوۡنَ‏ ﴿۱۸۸﴾

 Esmâü’l-Hüsnâ (Güzel İsimler) Allah’ındır. Öyleyse bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimlerini inkâr edenlere aldırış etmeyin. Yaptıklarının cezasını çekeceklerdir. (180)

Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki, hakkı gösterir ve bununla adalet yaparlar. (181)

Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; onları (azaba doğru) bilmedikleri yerden (tedricen), aşama aşama çekeriz. (182)

Onlara mühlet veririm. Şüphesiz ki benim tuzağım çetindir. (183)

Onlar, doğuşundan beri tanıdıkları arkadaşları Muhammed’de en ufak bir delilik emaresi olmadığını hiç düşünmezler mi? Şüphesiz ki o, ancak apaçık bir uyarıcıdır. (184)

Onlar göklerin ve yerin nasıl azametli, muhteşem bir hükümranlık altında yürütüldüğünü görmüyorlar mı? Allah’ın yarattığı eşyalara ve varlıklara bakmıyorlar mı? Ecellerinin iyice yaklaşmış olduğunu hiç akıllarına getirmiyorlar mı? Peki, (Kur’an’a) inanmadıktan sonra hangi söze inanacaklar? (185)

Allah kimi saptırırsa, ona hidayeti gösterecek bir kimse yoktur. Böylece onları azgınlıkları içinde şaşkın şaşkın bocalayıp, kendi hâlleri üzere bırakır. (186)

Sana kıyamet saatini sorarlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: Onun hakkındaki bilgi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini ortaya çıkaracak olan ancak O’dur. Kıyamet, göklere ve yere ağır gelecektir. Sizi ancak ansızın yakalar. Sanki sen onun zamanını biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler. (187)

De ki: Kendim için ne bir menfaate ne de bir zarara malikim. Ancak Allah ne dilediyse o olur. Eğer gaybı bilseydim, elbette hayırdan çokça isterdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Şüphesiz ki ben, iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim. (188)

Allah, bundan önceki ayette iman etmek istemeyenleri kınadıktan ve horladıktan sonra, kendi üstünlüğünü vurgulayarak müminlerin Kendisine güzel isimleriyle dua etmesini istemiştir. Zira “Esmâü’l-Hüsnâ (Güzel İsimler) Allah’ındır.” İsimlerden maksat sıfatlardır. Allah’ın sıfatlarıdır ve hepsi güzeldir.

Haşr Suresi 22–24. ayetlerde Allah bir kısım isimlerini saymış, 24. ayetin sonunda güzel isimlerin O’na ait olduğunu bildirmiştir.

Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

” إن لله تسعا وتسعين اسما، مائة إلا واحد، من أحصاها دخل الجنة، وهو وتر ويحب الوتر”

“Şüphesiz Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; yüzden bir eksiktir. Kim bunları ihsâ ederse (bunları sayar, hakkıyla öğrenir, benimser ve gereğiyle amel ederse) cennete girer. O tektir, teki sever.” (Buhârî ve Müslim)

Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın isimleri ayetlerin çoğunda bir veya birden fazla geçer.

Müslüman Kur’an-ı Kerim’i sürekli okursa, bu isimleri saymış olur ve bu da cennete girmeye vesile olur. Bunun manası şudur: Bu amelin sevabı vardır ve cennete girmek için bir vesiledir. Müslüman, her okuduğu ayette geçen Allah’ın ismiyle ve ayetin içerdiği manaya göre dua eder. Eğer ayet cennetle ilgili ise cennete girmek için dua eder; cehennem ve azapla ilgili ise bundan korunmak için dua eder. Zira Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in böyle yaptığı rivayet edilmiştir.

Müslüman bu isimlerle Allah’a dua eder: Ey Rahmân ve Rahîm! Ey Ğafûr ve Rahîm! Ey Azîz ve Hakîm! Ey Rezzâk! …

Arapçasını telaffuz etmesi güzeldir. Başka bir dilde manasını okuyabilir. Çünkü bunlar sıfatlardır.

Kâfirler ise O’nun isimleri olan sıfatların hepsini veya bir kısmını inkâr ederler. Allah’ın tekliğini inkâr eder, O’na ortak koşarlar. Her şeyi bildiğine ve her şeye kadir olduğuna inanmazlar. Ahirete inanmayanlar, ahiretle ilgili isimleri de inkâr ederler.

Siz güzel isimleriyle Allah’a dua ederken, bunları inkâr edenlere aldırış etmeyin; onları kendi hâlleriyle bırakın. Zira ortak koştuklarının cezasını çekeceklerdir. Onlar cehennemliktirler.

İlk zamanlarda müşrikler kendi hâlleriyle bırakılmıştı. Daha sonra onlardan hiçbiri kalmadı. Mekke’nin fethinden sonra onlara dört ay mühlet verildi: Ya Müslüman olurlar, ya öldürülürler yahut diyarlarını terk edip kaçarlar.

Müşrik Araplar dışında kalan kâfirler ise Hilafet Devleti tarafından İslam hükmüne boyun eğdirilir. Allah’a ve sıfatlarına dil uzatırlarsa ağır ceza verilir.

Allah, cehennemlik olmaya veya cehenneme girmeye meyilli kimseleri yarattığı gibi, cennetlik olmaya veya cennete girmeye meyilli kimseleri de yarattığını açıklamaktadır:

“Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki, hakkı gösterir ve bununla adalet yaparlar.”

Bunların hakka inandıkları, ona davet ettikleri ve bununla adalet yaptıkları anlaşılmaktadır. Diğerleri küfre zorlanmadıkları gibi, bunlar da imana zorlanmamışlardır.

Bunlar hakka inanır, ona davet eder ve bununla insanlar arasında adaletle hükmederler.

Sadece iman etmekle kalmazlar; iman ettiklerine davet eder, insanlara doğru yolu gösterirler. Yönetici, hâkim veya hakem olduklarında bununla hükmeder ve adaleti sağlarlar.

Bu ayet haber sigasıyla gelmiştir. Bunun manası, içinde bir talep bulunduğudur. Bu talep kesin bir emirdir. İman etmeye çağırır; müminler diğer insanları imana ve İslam’a çağıracaklardır. Ayrıca bu hakkın yönetimini tesis etmekle de emrolunmuşlardır. Çünkü hak ile adaleti gerçekleştireceklerdir. Bu ise ancak hakkın devleti olan Hilafet’i tesis etmekle gerçekleşir.

Usûl-i fıkha göre burada iltizam delaleti vardır. Hak ile adaleti sağlamak, bunun devletini kurmayı gerektirir.

Buna göre Müslüman, “Sadece iman ettim, kendimi kurtardım, bu bana yeter.” diyemez. Dava adamı olacak, insanları hidayete getirmeye çalışacak, Allah’ın hükmünü ikame etmek için mücadele verecektir. Yönetimi ele geçirince ve yönetici veya hâkim olunca da ancak Allah’ın hükmünü uygulayacaktır. Küfrü asla uygulayamaz. Aksi hâlde Allah’ın kastettiği ümmetten olamaz. Zira adalet ancak Allah’ın indirdikleriyle hükmetmekle gerçekleşir.

Nitekim Maide Suresi 45. ayette geçtiği gibi:

“Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

Bu ayet, bu farzları yerine getirecek bir cemaatin veya bir hizbin kurulmasını gerekli kılar. Âl-i İmrân 104. ayette geçen farzı da pekiştirmektedir.

Geçen A’râf 159. ayeti tefsir ederken bu konu üzerinde durmuştuk.

Allah, kendi ayetlerini yalanlayanları çekeceği azabın yerine veya şekline, onlar bilmezken, aşama aşama çekeceğini bildirir.

Kur’an’ın ayetlerini inkâr edenler, uygulamayı reddedenler veyahut çeşitli bahanelerle uygulamaktan yüz çevirenler muhakkak ki Allah tarafından bir şekilde cezalandırılacaktır. Allah, ceza vermek için kurduğu tuzağa onları aşama aşama düşürecektir.

Biri, “Kur’an’ın bir kısım ayetlerine inanırım, diğerlerine inanmam.” veya “Bu asırda Allah’ın ayetlerini uygulamak uygun değildir.” yahut “Asır ve zaman değiştiği için onları uygulamak elverişli değildir.” derse, o da Allah’ın ayetlerini yalanlamış olur. Çünkü Allah, kendi ayetlerinin kıyamet gününe kadar geçerli ve elverişli olduğunu; bunlarla hükmetmeyenlerin kâfir, zalim ve fasık olduklarını ve bütün bu çeşit kişilere ağır ceza vereceğini birçok ayette bildirmiştir.

Buradaki “tuzak”, cezalandırılacak yer veya şekildir. Firavun’u cezalandırmak üzere kurduğu tuzak ise denizi açıp onu içine girmeye sevk etmesi, sonra ortasında yakalayıp boğmasıdır. Karun ise bütün süsleri ve altınlarıyla insanlara gösteriş yapınca, dünyayı isteyenler onun gibi olmayı temenni edince, Allah onu servetleri ve köşküyle birlikte yerin dibine batırıp helak etti. Kendisine kurulan tuzak böyleydi. Buna benzer eski ve yeni yalanlayanların ve zalimlerin örneklerini herkes görmektedir.

Bu zalim kişiler kendilerine hiçbir şey olmayacağını zannederler. Fakat Allah tövbe etmeleri için onlara mühlet verir. İplerini uzatır. Eğer mütemadiyen küfür veya zulüm üzerinde devam ederlerse, bir yerde veya bir şekilde onları yakalayıp ağır şekilde cezalandırır.

Kur’an mucizesi karşısında müşrik Araplar aciz kalınca ve benzeri bir sure dahi getiremeyince, Muhammed Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i karalamaya ve gerçek olmayan vasıflarla nitelemeye yöneldiler.

Onu delilikle itham ettiler. Allah ise onların çelişki içinde olduklarını göstermektedir. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendilerindendir. Bu nedenle “sizin arkadaşınız” ifadesini kullanmıştır. Sizdendir; ona güveniyordunuz, onu arkadaş edindiniz. Hiç size yalan söylemedi, sizi rezil etmedi. Sağlam bir arkadaşınızdı. Ona muhakeme ettirirdiniz. Onu emin, güvenilir ve sadık olarak nitelendiriyordunuz. Doğuşundan beri tanırsınız; değerli sülalesini ve soyunu bilirsiniz.

Onda hiçbir delilik işareti bulunmadığını hiç düşünmez misiniz?

O kafasından bir şey uydurmuyor; sadece sizi Allah’ın azabına karşı uyarıyor. Böyle yapınca deli mi oluyor?

Buna göre İslam davetini taşıyanlar, karşı tarafın itham ve iftiralarına dikkat çekici ve düşündürücü bir üslupla cevap vermeye çalışmalıdır.

Bir misal olarak, biri “Siz İngiliz ajanısınız.” diye iftira attığında şöyle dedim: İngilizler demokrasiyi savunurlar; onu Yunanlılardan alıp geliştiren onlardır. Siz ise demokrasiyi savunuyorsunuz. Bunun manası, İngiliz ajanı olan sizsiniz. Kim bir fikri savunursa o fikrin sahibinin ajanı olur; onun hesabına çalışır. Çünkü onun fikirlerini yayar ve böylece onun egemenliğini sağlar.

Biz ise Hilafet’e çağırıyoruz. Siz bunu reddedip cumhuriyeti savunuyorsunuz. İlk cumhuriyeti kurmaya teşebbüs eden İngilizlerdir; 1646’da devrim yaparak cumhuriyeti kurdular. Bunu putperest Yunan ve Roma’dan aldılar. Sonra Fransızlar cumhuriyeti kurdular. Hilafeti yıkan da İngilizlerdir.

Avrupa’da, Amerika’da ve diğer kâfir Batı devletlerinde demokrasiyi benimser, savunur ve yayarlar. İslam hâkimiyetine ve Hilafet’e karşı savaşırlar. Siz onların safında duruyorsunuz, onların hesabına çalışıyorsunuz. İslam’a düşmanlık yapıyorsunuz; fakat farkında değilsiniz.

Bu şekilde biri susup kaldı, diğeri ise “Evet, siz İngiliz ajanı olamazsınız.” dedi.

Bu nedenle daveti taşıyanlar güçlü hüccete sahip olmalı ve iftira ile yalan ithamlara karşı güçlü bir tutum edinmelidir.

Allah yine başka önemli bir akidevi meseleye değinerek onları düşünmeye çağırır:

“Onlar göklerin ve yerin nasıl azametli bir hükümranlık altında yürütüldüğünü görmüyorlar mı?”

Bunlar bir düzen içinde hareket etmektedir. Bu düzeni kim koydu? Bunları kim yürütüyor? Düşünmez misiniz?

“Allah’ın yarattığı eşyalara ve varlıklara bakmıyorlar mı?”

Kâinatta her şeyi yaratmış ve ona bir düzen koymuştur. Artık her şey O’nun hükümranlığı ve egemenliği altında hareket eder. Yaratılmış hiçbir şey koyduğu düzenin dışına çıkmaz. Her şeye birtakım özellikler yerleştirmiştir. İnsan bunları keşfeder ve yararına kullanır. Bu imkânı da insana veren O’dur.

Buna rağmen nasıl bir inat gösterip küfür ve inkâr üzerinde ısrar ederler? Belki ecelleri iyice yaklaşmıştır; her an ölebilirler. Sonra hesap vermek üzere diriltileceklerdir. Bunu hiç düşünmezler mi? Ölümü hiç akıllarına getirmezler mi? Hep gaflet içinde mi kalacaklar?

Eğer mucize olan Kur’an’a inanmazlarsa, hangi doğru söze inanacaklar? Zira Kur’an’dan daha doğru söz yoktur. Buna inanmıyorlarsa, hep yalan sözlere inanacaklardır. Batıl inançlarına bağlı kalıp tam bir sapıklık içinde şaşkın şaşkın bocalayarak yaşarlar. Kendilerine ölüm gelinceye kadar bu hâl üzere kalırlar. Hiç kimse onları bu hâlden kurtaramaz. Çünkü sapıklığı kendileri seçmişlerdir; kimse onları buna zorlamamıştır.

Bunlar sapınca Allah’a rağmen sapmazlar; O’nun iradesiyle, yani egemenliği altında ve mülkü dâhilinde saparlar.

“Allah kimi saptırırsa…”

Bunun manası budur. Onlar hidayeti istemedikleri için Allah onları sapıklık içinde bırakır. Eğer hidayeti isterlerse Allah onlara hidayet verir. O’ndan başka hidayet veren yoktur. Çünkü herkes O’nun otoritesi altındadır.

Onlar hidayeti istemeyince, azgınlıkları içinde şaşkın şaşkın bocalayıp kendi hâlleri üzere Allah tarafından bırakılırlar. Hidayetli olmaları için yardım edilmez. Onlara ölüm gelinceye kadar uyanmazlar; böylece azabı hak ederler.

Bu nedenle alay ederek Rasûl’e kıyamet gününü sorup dururlar: “Bizi korkuttuğun kıyamet günü ne zaman kopar?”

“Sana kıyamet saatini sorarlar: Ne zaman gelip çatacak?!”

Rasûlüne, bunun bilgisinin kendisine verilmediğini; onun hakkındaki bilginin ancak Rabbi katında olduğunu ve Allah’tan başka kimsenin bunu bilmediğini söylemesini istedi.

Burada “saat” sözü kullanıldı. Çünkü Araplarda “saat”, hızlıca ortaya çıkan şey için kullanılır. Aynı anda bir şey için vakit tayin edilirse, saati tayin edilmiş olur. Gerçekleşeceği zaman geldiğinde “saat geldi” denilir.

Allah onun vaktini tayin etmiştir; zamanı gelince onu ortaya çıkarır.

Hatta göklere ve yere ağır gelecektir. Zira İbrahim Suresi 48. ayette, gökler ve yer değişeceğinden dolayı kıyametin kopması ağır gelir. Nasıl ki insanlar ölecek, sonra dirilecek ve değişeceklerse; gökler ve yer de sanki ölecek, sonra dirilecektir.

Kıyametin belli bir saati tayin edildiği için ancak ansızın kopar ve sizi yakalar ey kâfirler!

Yine de Rasûlullah’a ısrarla onu soruyorlar; sanki onun zamanını biliyor da saklıyor gibi davranıyorlar. Çünkü Rasûlullah durmadan insanları o saatten uyarıyordu. Oysa Araplar buna inanmıyorlardı; “Bu hayattan başka hayat yoktur, diriliş yoktur.” diyorlardı. Onlara yeni bir konu gelmişti. Hem yalanlıyor hem de merak ediyorlardı; zira onlara ispatını gösteriyor, düşünmeye sevk ediyordu.

Hatta Hasan ve Katâde rivayetlerine göre Kureyşliler Rasûlullah’a gelip: “Ya Muhammed! Aramızda akrabalık vardı; kıyametin kopma zamanını bize bildir.” dediler. Bunun üzerine Allah: “Onun bilgisi ancak Allah katındadır.” diye cevap vermesini istedi.

“Fakat insanların çoğu bilmezler.” derken, bir kısmının bildiği kastedilmez. Manası, buna inanmazlar demektir. İnanmayanlar için bu ifade Kur’an’da defalarca kullanılmıştır.

Önceki ayette, ecellerinin her an gelebileceği hususunda uyarıldı. Ölüm de ansızın gelir. Sanki onun kıyameti kopmuş olur. Bütün yaratılmışların birden yok olmasının saatine kıyamet günü denilir. Fakat bireylerin ölüm saati her an gelebilir. Öyleyse bunu düşünsün ve o gün için hazırlık yapsın.

Kıyamete ve ahirete iman, İslam akidesinde temeldir. Onu sürekli düşünmek insanı takvalı kılar. Bunu düşünmeyen gaflete düşer; sanki ölmeyecek, dirilmeyecek ve hesap vermeyecek gibi davranır. Mütemadiyen haram işler; Allah’a ve dinine muhalefet eder. Küfrü uygular; laikliği ve demokrasiyi savunur; faizi, zinayı, kumarı ve her haramı serbest bırakır; Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeye yanaşmaz; kâfirleri dost edinir ve onlarla iş birliği yapar.

Ama ölümü ve ahireti düşünen kimse bunu yapmaz. Hep Allah’ı razı etmeye çalışır; bütün insanlar kızsa da hiç aldırış etmez.

Allah, Rasûlü’nün herhangi bir beşer gibi olduğunu; kendisi için ne bir menfaat temin edebileceğini ne de bir zararı defedebileceğini, ancak Allah’ın dilediğinin olacağını söylemesini talep etti. Çünkü gaybı bilmez. Eğer bilseydi, hayırdan çokça ister ve kendisine hiçbir kötülük dokunmazdı. Zararın ne zaman ve nereden geleceğini bilseydi ondan korunmaya çalışır, ona hiç dokunmazdı; hep hayrı ve menfaati sağlamaya çalışırdı.

Kıyametin kopma zamanını bilmediği gibi, kendi başına ne geleceğini de bilmez. Bilseydi kötülükten ve zarardan korunurdu.

Burada “kötülük” dil manasında zarar olarak geçmiştir. Şer‘î ıstılahta ise haram şeydir; Allah’ın nehyettiği şeylerdir. Yine dilde hayır menfaattir, faydadır. Şer‘î ıstılahta ise salih ameldir; Allah’ın emridir.

Ancak Allah, Rasûlü’ne dinle ilgili gaybı bildirir. Çünkü Allah’ın kendisine bildirdiğine göre uyarır ve müjdeler. Fakat buna iman edenler inanır. Bu nedenle ancak “iman eden kavim için bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim” demesini istemiştir.

İman etmeyenler uyanmazlar; gaflet içinde kalırlar; günahlar içinde boğulup dururlar. Onlara uyarı ve hatırlatma fayda vermez. Ancak müminlere fayda verir; hemen uyanır ve haramdan vazgeçerler.

Ancak onlara cennetle ve Allah’ın rızasıyla verilen müjde fayda getirir.

Rasûlullah, şahsına veya ümmetine gelecek menfaati ve zararı bilmez. Ancak Allah bildirirse bilmiş olur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِن رَّسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا

“Gaybı bilen O’dur. Gaybını hiç kimseye göstermez. Ancak razı olduğu Rasûl müstesna. Bu gaybı tebliğ etmek üzere onu korumak için onun önünden ve arkasından koruyucular (melekler) gönderir.” (Cin 26-27)

Allah, Rasûlü’ne Kur’an ve sünnetle gaybı bildirir. Ancak müminler bunlara inanır ve uyarlar. Bunlarla hatırlatmak, uyarmak ve müjdelemek faydalı olur.