– 34 –

Tek nefisten insanların türemesi

Kur’an’da kadınların isimlerinin geçmemesi

Evliliğin maksadı

Hamileliğin ağırlığı

Salih evlat için dua

Koşulan ortakların hali

Davetin üslubu

هُوَ الَّذِىۡ خَلَقَكُمۡ مِّنۡ نَّـفۡسٍ وَّاحِدَةٍ وَّجَعَلَ مِنۡهَا زَوۡجَهَا لِيَسۡكُنَ اِلَيۡهَا‌ ۚ فَلَمَّا تَغَشّٰٮهَا حَمَلَتۡ حَمۡلًا خَفِيۡفًا فَمَرَّتۡ بِهٖ‌ ۚ فَلَمَّاۤ اَثۡقَلَتۡ دَّعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَٮِٕنۡ اٰتَيۡتَـنَا صَالِحًا لَّـنَكُوۡنَنَّ مِنَ الشّٰكِرِيۡنَ‏ ﴿۱۸۹﴾  فَلَمَّاۤ اٰتٰٮهُمَا صَالِحًـا جَعَلَا لَهٗ شُرَكَآءَ فِيۡمَاۤ اٰتٰٮهُمَا‌ ۚ فَتَعٰلَى اللّٰهُ عَمَّا يُشۡرِكُوۡنَ‏ ﴿۱۹۰﴾  اَيُشۡرِكُوۡنَ مَا لَا يَخۡلُقُ شَيۡـًٔـــا وَّهُمۡ يُخۡلَقُوۡنَ‌ ‌ۖ ‏ ﴿۱۹۱﴾  وَلَا يَسۡتَطِيۡعُوۡنَ لَهُمۡ نَـصۡرًا وَّلَاۤ اَنۡفُسَهُمۡ يَنۡصُرُوۡنَ‏ ﴿۱۹۲﴾  وَاِنۡ تَدۡعُوۡهُمۡ اِلَى الۡهُدٰى لَا يَتَّبِعُوۡكُمۡ‌ ؕ سَوَآءٌ عَلَيۡكُمۡ اَدَعَوۡتُمُوۡهُمۡ اَمۡ اَنۡـتُمۡ صٰمِتُوۡنَ‏ ﴿۱۹۳﴾ اِنَّ الَّذِيۡنَ تَدۡعُوۡنَ مِنۡ دُوۡنِ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمۡثَالُـكُمۡ‌ فَادۡعُوۡهُمۡ فَلۡيَسۡتَجِيۡبُوۡا لَـكُمۡ اِنۡ كُنۡتُمۡ صٰدِقِيۡنَ‏ ﴿۱۹٤﴾  اَلَهُمۡ اَرۡجُلٌ يَّمۡشُوۡنَ بِهَآ اَمۡ لَهُمۡ اَيۡدٍ يَّبۡطِشُوۡنَ بِهَآ اَمۡ لَهُمۡ اَعۡيُنٌ يُّبۡصِرُوۡنَ بِهَآ اَمۡ لَهُمۡ اٰذَانٌ يَّسۡمَعُوۡنَ بِهَا‌ؕ قُلِ ادۡعُوۡا شُرَكَآءَكُمۡ ثُمَّ كِيۡدُوۡنِ فَلَا تُنۡظِرُوۡنِ‏ ﴿۱۹۵﴾  اِنَّ وَلىِّۦَ اللّٰهُ الَّذِىۡ نَزَّلَ الۡـكِتٰبَ ‌ۖ  وَهُوَ يَتَوَلَّى الصّٰلِحِيۡنَ‏ ﴿۱۹٦﴾  وَالَّذِيۡنَ تَدۡعُوۡنَ مِنۡ دُوۡنِهٖ لَا يَسۡتَطِيۡعُوۡنَ نَـصۡرَكُمۡ وَلَاۤ اَنۡفُسَهُمۡ يَنۡصُرُوۡنَ‏ ﴿۱۹۷﴾  وَاِنۡ تَدۡعُوۡهُمۡ اِلَى الۡهُدٰى لَا يَسۡمَعُوۡا‌ ؕ وَتَرٰٮهُمۡ يَنۡظُرُوۡنَ اِلَيۡكَ وَهُمۡ لَا يُبۡصِرُوۡنَ‏ ﴿۱۹۸﴾ 

 “Tek bir nefisten sizi yaratan O’dur. Yanında sükûnet bulsun diye eşini de ondan yarattı. Eşini örtüp büründüğünde o hafif bir yük yüklendi ve bir müddet bununla geçti. (Hamileliği) ağırlaşınca ikisi de Rablerine: ‘Eğer bize salih (sağlam ve hayırlı) bir evlat verirsen muhakkak ki şükredenlerden olacağız.’ diye dua ettiler.” (189)

“Allah onlara salih bir evlat verince, Allah’ın kendilerine verdiği bu evlat hakkında O’na ortaklar koştular. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir, münezzehtir.” (190)

“Hiçbir şeyi yaratamayanı Allah’a ortak mı koşuyorlar?! Hâlbuki bunlar yaratılmış olanlardır.” (191)

“Bunlar ne kendilerine yardım sağlayabilirler ne de kendi kendilerine yardım edebilirler.” (192)

“Eğer onları hidayete çağırırsanız size uymazlar. İster onları çağırın ister sessiz kalın (davet etmeyin), sizin için hiç fark etmez.” (193)

“Allah dışında taptıklarınız sizin gibi (yaratılmış) kullardır. Eğer iddianızda doğru söylüyorsanız haydi onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” (194)

“Onların yürüyecek ayakları mı var? Veya tutup vuracak elleri mi var? Yahut görecek gözleri mi var? Yahut işitecek kulakları mı var? De ki: ‘Koştuğunuz ortakları çağırın, sonra bana tuzak kurun ve bana göz açtırmayın.’” (195)

“Şüphesiz benim velim (dostum ve yardımcım), Kitab’ı indiren Allah’tır. O salih kullarına velilik eder.” (196)

“O’nun dışında taptıklarınız ise ne size yardım edebilirler ne de kendilerine yardım edebilirler.” (197)

“Onları hidayete çağırırsanız işitmezler. Sana baktıklarını görürsün fakat onlar görmezler.” (198)

Allah, insanların yaratılışını bir kişiden başlattığını bildirir: “Tek bir nefisten sizi yaratan O’dur.” İlk yarattığı insan Âdem’dir. Yarattığı ikinci kişi ise onun zevcesi, yani eşidir. Allah, onu da kendisinden, yani Âdem’den yarattığını bildirir.

Bu zevcenin ismi Kur’an’da geçmez. Zira Kur’an’da kadınların isimleri genellikle zikredilmez. Nuh’un karısı, Lut’un karısı, İmran’ın karısı, Firavun’un karısı şeklinde geçer. Aynı şekilde Rasulullah’ın eşleri de “Peygamberin zevceleri” olarak zikredilir.

Çünkü genellikle kadınlar evli olduklarında, onlardan söz edilirken isimleri yerine “filan kişinin karısı” veya “hanımı” şeklinde ifade edilir. Bunun nedeni, birçok hususta sorumluluğu taşıyan kişinin koca olması şeklinde düşünülebilir.

Kur’an’da dişi olarak yalnızca Meryem ismi geçer. Çünkü o bir kimsenin karısı değildi; evli bir kadın değil, bakire bir kızdı. Nitekim Âl-i İmrân suresinde geçtiği gibi Allah onun sorumluluğunu akrabası olan peygamber Zekeriya’ya vermişti. Zekeriya onun yanına gelip rızkını görünce: “Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?” diye sormuştu. Meryem ise bunun Allah katından geldiğini söylemişti.

Meryem’le ilgili hemen hemen her husus mucizevîdir. Çünkü annesi onu Allah’a adamış ve Allah da bunu kabul etmiştir.

Bazı hadislerde Havva ismi geçmiştir. Ancak önemli olan onun ismi değil, yaratılışının kaynağı ve ondan murat edilendir. Ayet açık bir şekilde Âdem’in eşinin kendisinden yaratıldığını ifade eder.

İlk insan olan Âdem ve eşinden söz ettikten sonra ayet, genel ifadeye geçerek diğer insanların evlilikleriyle ilgili hususu açıklamaya başlar.

Evliliğin maksadı, erkeğin eşinin yanında sükûnet bulması ve neslin devamının sağlanmasıdır.

Sükûnet; huzur ve rahatlıktır. Erkek farklı sorumluluklar taşırken kendisi için en önemli husus, evinde ve ailesinin yanında huzur ve rahatlığı hissetmesidir. Bu olmayınca ya evlilik yıkılır ya da hayat sıkıntılı ve ıstıraplı geçer. Erkek sorumluluğu taşırken zihni ve düşüncesi karışık olur, başarısı aksar ve düzgün düşünmesine zarar gelir.

Bu nedenle evliliğin maksadı şu ayette açık bir şekilde beyan edilmiştir:

 وَمِنۡ اٰيٰتِهٖۤ اَنۡ خَلَقَ لَكُمۡ مِّنۡ اَنۡفُسِكُمۡ اَزۡوَاجًا لِّتَسۡكُنُوۡۤا اِلَيۡهَا وَجَعَلَ بَيۡنَكُمۡ مَّوَدَّةً وَّرَحۡمَةً ؕ اِنَّ فِىۡ ذٰ لِكَ لَاٰيٰتٍ لِّقَوۡمٍ يَّتَفَكَّرُوۡنَ‏ ﴿۲۱﴾ 

“O’nun (var olduğuna dair) ayetlerinden biri de kendileriyle sükûnet bulasınız diye sizin için kendilerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ile merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için ibretler vardır.” (Rûm 21)

Eşler birbirlerini sevmez, birbirlerine saygı, merhamet ve şefkat göstermezlerse evlilik sıkıntılı hâle gelir ve tehlikeye girerek yıkılabilir.

Eşler birbirlerini anlamalıdır. Biyolojik farklılıklardan dolayı erkek, kadının hâllerine ve mizacına anlayış göstermelidir. Onu kendisiyle kıyas etmemelidir. Kadın da kocasının tabiatına ve durumuna anlayış göstermeli, aralarında bazı farklılıkların bulunduğunu idrak etmelidir.

Aynı zamanda her iki taraf da şer‘î hükümlere uyarak herkesin vecibelerini ve haklarını bilmelidir. Başta erkek, nafaka temin etmenin kadının hakkı olduğunu bilmelidir. Marufa göre evin nafakasını ve kadının ihtiyaçlarını karşılamak erkeğin üzerindeki bir vecibedir. Kadının da erkeğe karşı hakkı, ona itaat etmesi ve cima talebine icabet etmesidir.

İnsan şehvetini yalnızca evlilik yolu ile tatmin etmelidir. Bu durumda sevap kazanır. Nitekim Rasulullah şöyle buyurmuştur:

” وفي بُضع أحدكم صدقة. قالوا يا رسول الله! أيأتي أحدنا شهوته ويكون له أجر؟! قال: أريتم لو وضعها في حرام أكان عليه وزر؟ فكذلك إذا وضعها في الحلال كان له أجر” (مسلم)

“Birinizin eşiyle cima etmesinde sadaka vardır.” Sahabeler: “Ey Allah’ın Resulü! Birimiz şehvetini giderirken sevap mı alır?” dediler. Rasulullah şöyle buyurdu: “Eğer onu haram yolla giderseydi günah olmaz mıydı? İşte onu helal yolla giderdiğinde sevap kazanır.” (Müslim)

Evliliğin ikinci maksadı neslin devamını sağlamaktır. Ayette aralarında cima gerçekleştiğine dair ifade şu şekildedir: “Zevcesini örtüp büründüğünde hafif bir yük yüklendi.” Bundan anlaşılan husus, hamileliğin ilk döneminin hafif geçtiği ve kadının fazla meşakkat hissetmediğidir. Bu şekilde “bir müddet bununla geçti.” Sonra “hamilelik ağırlaşınca” bir evlat sahibi olacaklarından emin oldular. O anda ikisi, yani zevç ve zevce, Rablerine yönelip: “Eğer bize salih (sağ selim) bir evlat verirsen muhakkak ki biz şükredenlerden olacağız.” diye dua ettiler.

Lokman suresi 14. ayette: “Annesi onu güçten kuvvetten düşerek karnında taşıdı.” buyurulmuştur. Ahkaf suresi 15. ayette ise: “Annesi onu zahmetlere katlanarak karnında taşıdı ve onu ağır bir zorluk ve sıkıntıyla doğurdu.” şeklinde açıklanmıştır.

Allah’ın hikmetlerinden biri de hamileliğin ağır ve sıkıntılı olmasıdır. Böylece insan, yaratılışıyla ilgili ibret alır; yaratıcısının azametini idrak eder ve imanı artar. Aynı zamanda annesine değer verir. Anne de çektiği meşakkat sebebiyle sevap kazanır.

Hadiste şöyle buyrulmaktadır:

[تَنَاكَحُوا تَكْثُرُوا فَإِنِّي أُبَاهِي بِكُمُ الْأُمَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ]

“Nikâhlanın ve çoğalın. Şüphesiz ki ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övünürüm.”
(Ebu Davud, 2/220, H. No: 205; Nesâî 3227; İbn Mâce 1846; Ahmed 3/158, 254; İbn Hibban 9/338)

Kadın ne kadar fazla evlat doğurursa sevabı kat kat artar. Erkek de çocuklarıyla ne kadar ilgilenirse o kadar sevap kazanır. Çünkü bu şekilde Muhammed Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ümmetinin sayısı artar; Allah’a kulluk edecek ve O’nun yolunda cihad edecek insanlar yetişir.

Bunun manası şudur: Sığınılacak güç yalnız Allah’tır ve tek yardımcı O’dur. Zira bu evladı yaratanın Allah olduğuna inanırlar. Bir su damlasından böyle bir insanın oluşması büyük bir mucizedir; Allah’tan başka hiç kimse bunu yapamaz. Bu, Allah’ın varlığına dair bir ayet ve bir delildir.

Anne ve baba aynı zamanda bu evladın salih olmasını da isterler; sakat veya herhangi bir kusura sahip olmasını istemezler. Böylece Allah’ın kudretine olan imanlarını pekiştirirler.

Ayette geçen “salih evlat” ifadesi, dil bakımından “iyi, sağ selim, kusursuz” anlamında kullanılmıştır. Şer‘î manada salih ise Allah’ın emrine uygun amel yapan kimsedir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

” إذا مات ابن آدم انقطع عمله إلا من ثلاث: صدقة جارية، وعلم ينتفع به، وولد صالح يدعو له” (مسلم)

“Âdemoğlu öldüğünde ameli üç şey dışında kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisi için dua eden salih evlat.” (Müslim)

Anne ve baba, Allah kendilerine salih bir evlat verirse O’na teşekkür edeceklerine dair söz verdiler.
Teşekkür etmekten maksat, Allah’a şirk koşmadan, O’na ortak isnat etmeden kulluk etmektir.

Ancak “Allah onlara salih evlat verince” iki eş Allah’a verdikleri sözü bozdular: “Allah’ın kendilerine verdiği bu evlat hakkında O’na ortaklar koştular.”

Çocukları için putların önünde kurban keserler, bazen isimlerini putlara nispet ederler. Mesela Abduluzza (Uzza adlı putun kulu) gibi isimler verirler. Bazen de çocuklarının mabetlerin ve putların hizmetçisi olacağına dair adaklarda bulunurlar. Bu şekilde evlat meselesinde Allah’a şirk koşarlar.

Bu asırda da “Vatan ve millet için evlatlarımızı feda ederiz” diyenler vardır. Bu da bir tür şirktir. Çünkü Müslüman kendisini ve çocuklarını yalnızca Allah yolunda feda eder. Tevhid akidesi bunu gerektirir. Ayetler de doğrudan bunu talep eder. Allah’a şirk koşanlar böyle sözler verir ve sonra bozarlar.

Müslüman ise Allah’a söz verir: “Evladım Allah ve İslam için feda olsun.” der ve onu bu anlayışla yetiştirir. Allah için yaşar ve Allah için ölür. Nitekim En‘âm suresi 162. ayette şöyle buyrulmuştur:

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”

Böylece Müslüman şirkten uzak durmuş ve Allah’a gerçek anlamda teşekkür etmiş olur.

Müslüman, Rasulullah’ın sünnetini uygulayarak evlat sahibi olduğunda Allah’a şükretmek için akika kurbanı keser. Kız çocuk için bir kurban, erkek çocuk için ise bir veya iki kurban kesilir.

Rasulullah’a akika hakkında Ümmü Kürz adlı sahabi kadın sorduğunda şöyle buyurmuştur:

” عن الغلام شاتان، وعن الأنثى واحدة”

“Oğlan için iki koyun, kız için bir koyun kesilir.”
(Ebu Davud 2835, Tirmizi 1516, Nesâî 4218)

Âl-i İmrân suresi 35–37. ayetlerde Allah, İmran’ın karısının karnındaki çocuğu Allah’a adadığını örnek olarak verir. Karnındaki çocuğun Allah’a kulluk etmesi ve O’nun yolunda mücadele etmesi için adakta bulunmuştur. Allah da bunu kabul etmiş ve onu peygamber Zekeriya gibi salih bir kul vasıtasıyla yetiştirmiştir.

Nitekim Allah, kâfirlerin ortak koştukları şeylerden yücedir ve münezzehtir.

Bu putlar Hubel gibi heykeller olsun, inek gibi hayvanlar olsun; büyük adamlar, liderler, kanun çıkaran meclisler, vatan ve millet gibi yüceltilen şeyler olsun Allah bunların hepsinden münezzehtir ve yücedir. Bunlar Allah’a ortak olamazlar ve Allah katında hiçbir değerleri yoktur.

Allah’a nasıl olur da bunları ortak kılarlar?! Bunlar nasıl ortak olabilir? Allah bunu reddederek istinkârî sorular sorar. Çünkü bunlar hiçbir şeyi yaratamazlar. Aksine kendileri yaratılmıştır. Allah’tan başkasını O’nun seviyesine nasıl yükseltirler?! Nasıl olur da bunlar için çocuklarını feda ederler?!

Bunlar o kadar aciz ve muhtaçtır ki kendilerine ortak koşanlara bir yardımı sağlayamazlar. Aynı zamanda “kendi kendilerine de yardım edemezler.” Bir sorunu olduğunda kendilerini kurtaramazlar. İnsanlar, sorunlarını çözmek, ihtiyaçlarını temin etmek ve arzularını gerçekleştirmek için yardıma muhtaçtır. Ancak Allah ve O’nun şeriatı sağlar.

Allah, kendisine şirk koşanların inadını müminlere bildirmektedir: “Eğer onları hidayete çağırırsanız size uymazlar.” Hidayet İslam’dır; tek doğru yol Allah’ın yoludur.

İnat eden ve kibirlenen kimseler, hakikati gördükleri hâlde bile bile iman etmek istemezler. Bu tür kâfirlere davet fayda vermez: “İster onları çağırın, ister sessiz kalın (davet etmeyin), sizin için hiç fark etmez.”

Daha önce tefsirini yaptığımız Bakara suresi 6–7. ayetlerde kâfirlerin durumları açıklanmıştır: Onlara uyarıda bulunursanız veya bulunmazsanız hiç iman etmezler; Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine perde gerilmiştir. Bu nedenle onlara büyük azap hazırlanmıştır.

İman etmek istemedikleri için kalpleri ve kulakları tıkanır, imanla ilgili hiçbir şeyi dinlemek istemez, hatta bundan nefret ederler. Bu yüzden davet onlara fayda vermez. Allah ezelden bilmiştir; fakat ilmini müminlere göstermemiştir. Müminler, onlara daveti taşıyacak ve mücadele edeceklerdir. İman etmek istemeyenler uyarılmış sayılır; kıyamet günü de onların hiçbir mazereti kalmaz. Kimse: “Bize hidayeti göstermedi” diyemez.

Bu şekilde Allah müminleri teselli eder: “Üzülmeyin, çabanız boşa çıkmaz; daveti taşıdığınıza karşı sevabınız vardır.”

Bu nedenle kâfirler artık inanmazlar; davet etseniz de etmeyin de birdir. Onları halleriyle bırakın denmez. Çünkü İslam’a daveti taşımak müminlere farzdır. Önce netice kestirilmese bile, davet etmekten geri durulmaz. Kâfirliklerinde ısrar edenler ancak fetihle boyun eğerler. Bu yüzden cihad farzdır. Değişik sebeplerden dolayı birçok kimse hakkı görse de iman etmek istemediği gibi İslam’la savaşır. Onlara karşı cihad hak olur; diyarları fethedilip üzerlerine İslam uygulanınca, İslam’ın adaleti ve güzel ahkâmı etkili olur ve hidayete gelirler.

Allah, müminlere kâfirlerle tartışmanın yolunu göstermek için şöyle buyurmuştur: “Allah dışında taptıklarınız sizin gibi yaratılmış kullardır.” Bu halde, sizin gibi mahlûklara nasıl taparsınız? Size layık olur mu?

“Eğer taptıklarınız pek üstün oldukları iddianızda doğru söylüyorsanız, haydi onları çağırın da size cevap versinler bakalım.”

Allah, onlara meydan okur ve düşündürür: “Onların yürüyecek ayakları mı var? Veya tutup vuracak elleri mi var? Yahut görecek gözleri mi var? Veya işitecek kulakları mı var?” Taptıklarınızın ayak, kol, göz ve kulakları olmadığında nasıl onlardan yardım istersiniz? Siz onlardan üstün olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Allah size yürümek için ayak, vurmak için kollar, görmek için göz ve işitmek için kulaklar vermiştir. Putlar ise bunlardan mahrumdur; size hiçbir organ vermezler. Onlar tam anlamıyla acizdir, sizden daha acizdir.

Bu nedenle Rasulullah, müminlere şöyle buyurmuştur: “Koştuklarınız ortakları çağırın, sonra bana tuzak kurun ve bana göz bile açtırmayın.” Çünkü onlar güçsüzdür, bir şey yapamaz ve Rasulullah’a veya müminlere zarar veremez. Onlara plan ve tuzak hazırlansa bile putlar bunu uygulayamaz; acizdirler.

Rasulullah, kâfirlerin kendisine ve müminlere tuzak kuracağını bildiği için ve Allah’a güvendiği için Allah’ın yazdığından başka zarar gelmeyeceğine inanmış ve bunu bildirmiştir.

Kâfirler bazen ölüleri de yüceltip ilahlaştırır, sanki onlar yardıma koşup dua ediyorlarmış gibi davranırlar. Ne kadar akılsızdırlar!

Aynı şekilde, akıl yürütmeyip insanlar tarafından yönetilen hayvanlara tapanlar da ne kadar akılsızdır! Yaratıcı olan Allah dışında bir şeye tapanlar akıllarını kullanmaz; kendileri gibi veya daha aşağı olan aciz ve muhtaçlara taparlar.

Müminlere mesaj: Onlardan korkmayın, çünkü kâfirlerin gücü sınırlıdır; dayandıkları mahlûklardır. Ama sizin dayanağınız, her şeyi yaratan Allah’tır; gücünüz onlarınkinden kat kat üstündür. Rabbinize tevekkül ederseniz, onlar size karşı ne tuzak kurarsa kurusun, ne sinsi plan yapsa da Allah bunu boşa çıkaracak ve sizi onlara galip getirecektir. Çünkü onlar aciz ve muhtaçlara dayanır; siz ise aciz ve muhtaç olmayan, güç sahibi olan Allah’a dayanıyorsunuz.

Bunu pekiştiren ayet şudur: “Şüphesiz benim velim (dostum ve yardımcım), Kitabı indiren Allah’tır. O salih kullara velilik eder.”

Ey Rasulüm, ey O’nun yolunda gidenler! Bunu söyleyin: Allah sadece Rasulün dostu ve yardımcısı değil, O’nun yolunda giden salih kullarının da velisidir. Allah ayette salih kullara velilik eder; onları korur ve yardım eder.

  اِنَّا لَنَـنۡصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا فِى الۡحَيٰوةِ الدُّنۡيَا وَيَوۡمَ يَقُوۡمُ الۡاَشۡهَادُ ۙ‏ ﴿۵۱﴾ 

“Biz, hem dünyada hem de şahitlerin kalktığı gün (ahirette) muhakkak Rasullerimize ve müminlere yardım ederiz.” (Ğâfir/Mümin 51)

Mucize olan Kur’an’a dikkat çekmektedir. Benim velim normal biri değildir; O, sizin getiremediğiniz benzeri olmayan Kur’an’ı indirmiştir. İman edenler bu Kur’an’ın mucizesine inanırlar. Yardımcımız mucize olan Kitabı indiren Allah’tır. Buna göre iman edenlerin imanı ve Allah’a güveni daha da artar.

Bir kimsenin dostu ve yardımcısı Allah ise kâfirlerden korkmaz, amansız mücadele eder. Allah, kâfirlerin acizliğini göstererek “Allah dışında taptıklarınız size yardım edemez ve kendi kendilerine de yardım edemez” buyurmuştur. Öyleyse onlara nasıl taparsınız? Hiç aklınız yok mu?

Yine Allah, kâfirleri çatarak şöyle buyurur: “Onları hidayete çağırırsanız işitmezler.” İşte kâfirlerle tartışmanın yolu budur: İnandıkları ele alınır, kendileri önlerine serilir ve çürütülür. Aynı anda fikren onlara karşı durulur; Allah’ın yüceliği vurgulanır, İslam’ın akaidi ve fikirlerinin üstünlüğü ve doğruluğu ispatlanır.