– 35 –

Affetmek ve marufu emretmek
Örf ile kamuoyu arasındaki fark
Cahillerden yüz çevirmek

خُذِ الۡعَفۡوَ وَاۡمُرۡ بِالۡعُرۡفِ وَاَعۡرِضۡ عَنِ الۡجٰهِلِيۡنَ‏ ﴿۱۹۹﴾  وَاِمَّا يَنۡزَغَـنَّكَ مِنَ الشَّيۡطٰنِ نَزۡغٌ فَاسۡتَعِذۡ بِاللّٰهِ‌ؕ اِنَّهٗ سَمِيۡعٌ عَلِيۡمٌ‏ ﴿۲۰۰﴾ 

 “Sen af yolunu tut, marufu emret ve cahillerden yüz çevir.” (199)
“Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürtse Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, işiten ve bilendir.” (200)

( العفو)  affetmek; bağışlamak ve kolaylık göstermek manalarında geçer.

Allah, Rasulüne bağışlama ve kolaylık yolunu tutmasını emretmektedir. İnsanların önemli ve ciddi olmayan hatalarını affet, onları fazla sıkıştırma, yapabildiklerini kabul et, onları fazla zorlama ve onlara meşakkat yükleme. Aksi hâlde senden nefret eder ve uzaklaşırlar.

Rasulullah, davet adamı ve devlet adamı sıfatlarını aynı anda taşır. Zira insanları kazanmaya ve onlara liderlik etmeye çalışır. Davet adamı ve devlet adamı, ancak bu sıfatlarla insanları kendi davasına ve liderliğine çekebilir.

Nitekim Allah, Rasulünün yumuşaklığını, kaba ve haşin olmamasını överek şöyle buyurdu:

فَبِمَا رَحۡمَةٍ مِّنَ اللّٰهِ لِنۡتَ لَهُمۡ‌ۚ وَلَوۡ كُنۡتَ فَظًّا غَلِيۡظَ الۡقَلۡبِ لَانْفَضُّوۡا مِنۡ حَوۡلِكَ‌ فَاعۡفُ عَنۡهُمۡ وَاسۡتَغۡفِرۡ لَهُمۡ وَشَاوِرۡهُمۡ فِى الۡاَمۡرِ‌ۚ فَاِذَا عَزَمۡتَ فَتَوَكَّلۡ عَلَى اللّٰهِ‌ؕ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الۡمُتَوَكِّلِيۡنَ‏ ﴿۱۵۹﴾ 

“Allah’ın rahmetiyle sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, elbette etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için Allah’tan mağfiret dile ve iş hususunda onlarla istişare et. Bir kere de karar verdin mi, artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân 159)

İşte Allah, Rasulüne hitap ederek Müslümanların birbirlerine karşı yumuşak olmalarını, kaba ve katı kalpli olmamalarını öğretmektedir.

Özellikle daveti taşıyanlar bu yolu tutmalıdır. Eğer haşin, kaba ve katı kalpli olurlarsa insanları kazanamazlar; aksine onları kendilerinden uzaklaştırırlar. Oysa onlar, batıl fikir ve sistemlere karşı mücadele ederken ve Hilafeti kurmaya çalışırken ümmeti kazanmaya çalışırlar. Müslümanlara ahlak, güzel sıfatlar ve hareketleriyle örnek olmalı; onların sevgisini ve desteğini temin etmeye gayret sarf etmelidirler. Zira onlara liderlik edeceklerdir.

Lider ve herhangi bir sorumlu, cemaatini ve diğer insanları güzel üsluplarla, ikna ve sevgiyle yönetmelidir. Davet mesulleri ve müşrifleri asla kaba ve haşin olamazlar; sorumlu oldukları kişilere meşakkat yüklemeye ve onları sıkıştırmaya çalışmazlar.

Allah, Rasulünden af yolunu tutmasını isterken aynı zamanda marufu emretmesini, Allah’ın emrini göstermesini de istemiştir. Hatalarını affederken onlara doğruyu gösterir.

İnsanlar doğru fikri görmezlerse şaşkınlığa düşer, heva ve heveslerine uyar veya yanlış olsa bile birbirlerini taklit etmeye başlarlar.

Öyleyse onların hatalarını ve kusurlarını affederken marufu, yani şeriatça bilinen ve tanınan şeyi izah etmek gerekir.

Cahiller ise; kültürü, ilmi ve fikri olmayan, aklını fazla çalıştırmayan veya karakteri bozuk olan kimselerdir.

Bunlara marufu göstersen anlamazlar, düşünmezler veya düşünmek istemezler. Meselelere hep yüzeysel bakarlar; derinliği ve aydınlığı reddeder, hakkı dinlemeye yanaşmazlar. Her şeyi arzularına göre isterler. Bunlarla anlaşamazsın ve fikrî alışveriş yapamazsın. Onlarla konuşmak fayda vermez. İşte bunlarla uğraşma, onlardan uzak dur.

Furkan Suresi 63. ayette Rahman’ın kullarının sıfatları açıklanırken şöyle buyurulmuştur:
“Onlar yeryüzünde tevazu ile yürürler; cahiller kendilerine laf attığında ise onlara ‘selam’ der (geçerler).”

Onlarla uğraşırsan sana kötülük yaparlar.

Ayette maruf, عُرْف (örf) lafzıyla geçmiştir. Buna binaen bazıları insanların örflerine itibar edilir demiştir. Bu ise tamamen yanlıştır. Çünkü Rasulullah, insanları İslam fikirlerine uymaya davet ediyordu. İslam fikirleri, insanlar nezdinde birer örf hâline gelmelidir; yoksa onların adet ve geleneklerine uyulmaz.

Zira bu ayet Mekke’de nazil olmuştur. Rasulullah, insanları sürekli İslam’a çağırıyor ve onların İslam’a aykırı örf, adet ve geleneklerine karşı çıkıyordu. İslam’a uygun olan bir şey varsa da Allah’ın vahyine göre, İslam ahkâmıyla düzeltiyordu. İnsanlar, sadece Allah’ın emri olduğu için uyarlar; toplumun örfü olduğu için değil.

Şu var ki daveti taşıyanlar, İslam fikirleri ve hükümlerini birer örf hâline getirmeye gayret etmelidirler. Bu şekilde İslam yerleşir ve kolay kolay kimse buna muhalefet edemez.

Örf, kamuoyundan daha ileri ve daha güçlüdür.

Bir fikir insanlar tarafından kabul edilip yerleşirse örf hâline gelir. Bu durumda kimse ona muhalefet etmeye cesaret edemez. Çünkü insanlar tarafından benimsenmiş, sevilmiş ve savunulur hâle gelmiştir. Toplumda yerleşmiş olduğu için ona muhalefet edenlere veya onu bozanlara karşı çıkılır.

Mesela Araplarda misafire ikram etme örfü vardı. İslam, bununla ilgili hükümler getirerek onu düzenledi. Misafirin hakkı en fazla üç gündür; sonra ev sahibi isterse ikram etmeye devam eder, isterse durdurur.

Zalime karşı çıkmak ve mazluma sahip çıkmak bir örf olarak yerleştirilmiştir.

Erkek-kadın ayrımı hükmü getirilerek selamlık-haremlik örfü yerleştirilmiştir.

Müslüman kadının örtünmesi hükmü, ona herhangi bir şekilde dokunulmaması ve onun korunması gereken bir ırz olarak şeriatça kabul edilmesiyle namus ve ırzı koruma örfü yerleştirilmiştir.

Böylece İslam hükümleri toplumda birer örf hâline getirilmiştir.

Hilafet yıkılıncaya kadar bu böyle devam etti. Ancak İslam’a zıt olan demokratik, laik cumhuriyeti kuranlar ve bunu günümüze kadar sürdürenler; özgürlüğü ve bencilliği yayarak toplumu bozmuşlardır. Ruhani, ahlaki ve insani değerleri toplumdan silmeye başlamışlar; sırf maddiyatı hâkim kılmışlardır. Fuhşiyatı, ahlaksızlığı ve düşüklüğü yaymışlardır.

Eğitim sistemleriyle, kanunlarıyla, enformasyon araçlarıyla, siyasi partileriyle ve çeşitli kuruluşlarıyla toplumun fesadını gerçekleştirmişlerdir.

Kamuoyu ise topluma egemen olan fikirdir. Herkes bu fikri kabul etmemiş ve uymamış olabilir; fakat egemen olan fikre karşı çıkamaz duruma gelir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Medine’de daveti yaymak üzere Mus’ab bin Umeyr’i gönderdi. Bir sene sonra İslam her eve girdi; fakat herkes İslam’a girmediği gibi açıkça karşı da çıkmadı. Yönetime geçmek için nusret ehlinden Akabe biatını alıp hicret edince, orada kimse karşı çıkmadı. Oysa Medine’de müşrikler, Yahudiler ve Hristiyanlar vardı. Hepsi sustular ve boyun eğdiler.

İşte başlangıçta İslam bir örf hâline gelmedi; fakat kamuoyu oldu.

Buna göre Hilafeti kurmak için nusret ehlini kazanmakla birlikte kamuoyu oluşturmak gerekir. Aynı zamanda İslam fikirlerini birer örf hâline getirmeye de çalışılır.

Allah, Rasulünden marufu emrederken cahillerden yüz çevirmesini istedi. Onu kızdıracak durumlarla karşılaşırsa Allah’a sığınmasını emretti. Şeytan, vesvese vererek bunlara karşılık vermesini ister. Oysa Allah’ın emri, cahillerle meşgul olmamak; sadece akıllılarla ilgilenmektir.

Daveti yüklenen kimse mümkün olduğu kadar sakin olmalı ve sinirlerine hâkim olmalıdır. Cahillerin kışkırtmalarına uymamalıdır. Çünkü onlar, kişiyi kışkırtarak hedefinden ve mesajı güzel bir şekilde iletmekten uzaklaştırırlar. Bu cahillerin ve sefihlerin hedefi, insanları risaleyi tebliğ etmekten ve hakkı göstermekten alıkoymaktır.

Rasulullah bir yere gittiğinde Ebu Leheb gelir ve “Bu benim yeğenimdir, o sapıktır; onu dinlemeyin” derdi. Ahnes bin Şureyk de Rasulullah bir yerde insanlara hitap edip Kur’an okurken, “Onun okudukları eskilerin masallarıdır, ben de size benzerini okuyayım” derdi. Zira bu cahil kişi Perslerin masallarını öğrenmişti.

Bu tür kişiler sefih, ahmak ve cahil sayılır. Onlardan yüz çevirmek emredilmiştir. Aksi hâlde onlarla tartışmaya girersen, risaleyi tebliğ etmekten alıkonulmuş olursun.

Allah, aklını çalıştırmayanlara ve derin, aydın düşünmeyenlere birçok ayette karşı çıkmıştır. Onları hayvanlara benzetmiş, hatta hayvanlardan daha aşağı olduklarını bildirmiştir.

Onlarla uğraşmak boşunadır. Öyleyse onlarla uğraşmak, Allah’ın emrine muhalefet sayılır ve şeytanın vesvesesinden kaynaklanır.

Bu hitap bütün Müslümanlara, özellikle de İslam’a davet edenlere yöneliktir. Cahiller ve sefih kimselere iltifat etmemek gerekir.

Allah’ın emrine muhalefet etmemek için O’na sığınmak gerekir. O, kendisine sığınanın sözünü işitir; durumunu ve şeytanın vesvesesini bilir. Sığınan Müslümana, şeytanın vesveselerine karşı yardım eder. Allah Bu hususu bundan sonraki ayetlerde beyan etmiştir.