– 36 –
Şeytanın vesvesesi ve kardeşleri
Onların yakalarını bırakmaması
Kur’an’ı dinlemenin farz olup olmaması
Allah’ın zikrinin farz olması
اِنَّ الَّذِيۡنَ اتَّقَوۡا اِذَا مَسَّهُمۡ طٰۤٮِٕفٌ مِّنَ الشَّيۡطٰنِ تَذَكَّرُوۡا فَاِذَا هُمۡ مُّبۡصِرُوۡنَۚ ﴿۲۰۱﴾ وَاِخۡوَانُهُمۡ يَمُدُّوۡنَهُمۡ فِى الۡغَىِّ ثُمَّ لَا يُقۡصِرُوۡنَ ﴿۲۰۲﴾ وَاِذَا لَمۡ تَاۡتِهِمۡ بِاٰيَةٍ قَالُوۡا لَوۡلَا اجۡتَبَيۡتَهَا ؕ قُلۡ اِنَّمَاۤ اَتَّبِعُ مَا يُوۡحٰٓى اِلَىَّ مِنۡ رَّبِّىۡ ۚ هٰذَا بَصَآٮِٕرُ مِنۡ رَّبِّكُمۡ وَهُدًى وَّ رَحۡمَةٌ لِّقَوۡمٍ يُّؤۡمِنُوۡنَ ﴿۲۰۳﴾ وَاِذَا قُرِئَ الۡقُرۡاٰنُ فَاسۡتَمِعُوۡا لَهٗ وَاَنۡصِتُوۡا لَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُوۡنَ ﴿۲۰٤﴾ وَاذۡكُرْ رَّبَّكَ فِىۡ نَفۡسِكَ تَضَرُّعًا وَّخِيۡفَةً وَّدُوۡنَ الۡجَـهۡرِ مِنَ الۡقَوۡلِ بِالۡغُدُوِّ وَالۡاٰصَالِ وَلَا تَكُنۡ مِّنَ الۡغٰفِلِيۡنَ ﴿۲۰۵﴾ اِنَّ الَّذِيۡنَ عِنۡدَ رَبِّكَ لَا يَسۡتَكۡبِرُوۡنَ عَنۡ عِبَادَتِهٖ وَيُسَبِّحُوۡنَهٗ وَلَهٗ يَسۡجُدُوۡنَ۩ ﴿۲۰٦﴾
“Muhakkak ki takva sahibi olanlar, kendileri üzerine şeytandan bir vesvese dalgası dolaşırsa Allah’ı hatırlarlar, derhal basiretli olurlar.” (201)
“Şeytanın kardeşlerine gelince; şeytanlar onları azgınlığa sürükler. Sonra onların yakalarını bırakmazlar.” (202)
“Onlara (istedikleri) bir ayet getirmediğin zaman, ‘Sen de bir tane uydursana’ derlerdi. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım. Bu (Kur’an), Rabbinizden size gelen basiretlerdir; iman edenlere bir hidayet ve rahmettir.” (203)
“Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin ve dinleyin; umulur ki merhamet edilirsiniz.” (204)
“Rabbini sabah akşam, için için yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle zikret. Gafillerden olma.” (205)
“Şüphesiz ki Rabbinin katında olanlar, O’na kulluk etmekten kibirlenmezler. Onlar O’nu tesbih eder ve O’na secde ederler.” (206)
“Muhakkak ki takva sahibi olanlar, kendileri üzerine şeytandan bir vesvese dalgası dolaşırsa Allah’ı hatırlarlar, derhal basiretli olurlar.”
Sanki şeytanın vesvesesi insanın etrafında dolaşır, her an onun üzerine çöker ve onu etkisi altına almaya çalışır. Ancak takva sahibi olanlar, yani Allah’tan korkanlar ve O’nun emrine uyanlar, hemen Allah’ı hatırlarlar. Doğruyu ve gerçeği görürler; böylece şeytanın vesvesesini kendilerinden uzaklaştırırlar.
Onlar, Allah’ın emrine muhalefet etmemek için her hareketlerinde ve düşüncelerinde Allah’a bağlanırlar. Zihinlerine yanlış bir fikir geldiğinde onu atarlar. Çünkü o fikrin şeytandan olduğunu bilir ve Allah’a sığınırlar. Böylece basiret sahibi olup gerçeği görürler.
Şeytanın vesvesesi bir karanlıktır. Müslüman Allah’a sığınıp O’nun emrini hatırlarsa nuru görür. İnsan ancak bu şekilde basiretli olur. Bunun tersi ise basiretsizliktir; kişi hakkı ve hakikati göremez, karanlıkta yaşar.
Nitekim şeytan, insana kötü amelleri güzel göstermeye çalışır. Allah’a muhalefet etmek için insana bahaneler buldurur; yanlış fikirler veya uydurma fetvalar üretmesine sebep olur.
Mesela şeytan, “faiz maslahattır” vesvesesi vererek onu caiz göstermeye çalışır. Küfür sistemlerine katılıp yönetici olmayı, Amerika ile iş birliği yapmayı, Yahudi varlığıyla ilişkileri normalleştirmeyi ve benzeri münker işleri “İslam’a hizmettir, Müslümanların maslahatınadır” diye süsleyerek Allah’a muhalefeti teşvik eder.
Böylece şeytana tabi olanlar, şeytanın kardeşleri olur ve şeytanlar tarafından azgınlığa sürüklenirler. İnsanlardan şeytana uyanlar, bu nedenle “şeytanın kardeşleri” olarak nitelendirilmiştir. Başka ayetlerde ise şeytanın dostları veya tâbileri olarak vasıflandırılmışlardır. Bunlar da insan şeytanlarıdır.
En‘âm Suresi 112. ayette, insanlardan ve cinlerden olan şeytanların birbirlerini aldatmak ve saptırmak için birbirlerine süslü sözler fısıldadıkları bildirilmiştir. Bunlar peygamberlerin düşmanlarıdır.
Azgınlık ise Allah’ın emrine muhalefet etmektir. Şeytan, vesveseleriyle Allah’a muhalefeti süslü gösterir; sınırları aşmayı ve haramları işlemeyi cazip hâle getirir.
Bu nedenle Müslüman, hiçbir bahane üretmeye ve uydurma gerekçeler bulmaya çalışmaz. Şer’i hükümleri olduğu gibi kabul eder ve uygular. Sahte hocaları ve demokratik rejimin âlimlerini dinlemez. Onlar şeytanın kardeşleri ve dostlarıdır. Onlara uyan kimseleri de bırakmazlar; onları tuzaklarına düşürürler.
Bunun anlamı şudur: Onları haram işlemeye alıştırırlar ve bu yolda yakalarını bırakmazlar. Sürekli vesvese vererek çeşitli bahaneler ve uydurmalar üretmelerini sağlarlar.
Böylece insan haram işlemeye alışır. Her defasında kendine bir bahane bulmaya çalışır; ayet veya hadis uydurmaya kalkışır. Bu şekilde şeytan onun yakasını bırakmaz.
Bir kimse bir defa içki içerse veya kumar oynarsa buna bağlanabilir ve kurtulamayabilir. Bir kadın kendini bir defa satarsa fuhuş bataklığından çıkamaz. Bir kişi bir defa faiz yerse sürekli kredi almaya alışır.
Bir kişi küfür olan demokratik sisteme bir kez katıldığında, küfür kanunlarını uygulamaya alışır. Bu durum ona normal gelir ve yaptığına gerekçeler üretmeye başlar; ayet veya hadis uydurur.
İşte şeytan, kendisine uyanların yakasını bırakmaz; onları sapıklığa sürükler ve günah bataklığına boğar. Yaptıklarının iyi ve doğru olduğuna dair vesveseler vererek onları aldatır ve kötü düşüncelere sevk eder.
Kâfirler, iman etmek istemedikleri hâlde sürekli yeni bir ayet veya bir mucize isterler. Rasulullah onların istediklerini hemen göstermediğinde ise alay maksadıyla, “Haydi, sen de bir tane uydur” derler.
Eğer iman etmek isteselerdi ayet veya mucize istemezlerdi. Akıllarını çalıştırıp hemen iman ederlerdi. Çünkü Kur’an’ın mucizesini görüyorlar, içten içe ve gizlice bunun doğruluğunu kabul ediyorlardı; fakat kibir, haset veya çıkar sebebiyle iman etmek istemiyorlardı.
Bu asırda da bunlara benzer kişiler vardır. İnanmak istemeyenlere ne kadar vakıaya uygun delil gösterilirse gösterilsin, yine de inanmazlar.
Allah, Rasulünden onlara şöyle demesini istemiştir:
“Ben ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım.”
Nitekim Necm Suresi 2–5. ayetlerde geçtiği gibi, Rasulullah hevasından, kendi düşüncesine göre konuşmaz. O, ancak bir vahiydir ve kendisine vahyedilmektedir. Onu güçlü ve kuvvetli olan öğretmiştir.
Birçok ayette Rasulullah’ın sadece vahye tabi olduğu, vahiy dışında hiçbir şey söylemediği ve yapmadığı açıkça beyan edilmiştir. Böylece onun Rasul oluşu hakkında hiçbir şüphe kalmaz ve şeytandan bir vesvese doğmaz.
Bu vahiy ise Kur’an ve sünneti kapsar. Eğer söz, fiil ve takrirden oluşan sünnet Kur’an’a muhalif olsaydı, şüpheler doğar ve Rasul’e olan güven sarsılırdı. Hiç kimse ona inanmazdı. Bu nedenle sünnet de mutlaka Allah’tan vahyedilmiş olmalıdır.
Eğer bir çelişki olsaydı, insanlar hemen “Sen Kur’an’a aykırı söylüyor ve yapıyorsun” derlerdi. Böyle bir durum olmadığına göre buna karşı bir şey söyleyemediler.
Allah’ın vahyiyle Rasul, Kur’an’ı açıklar; detaylarını gösterir; genel hükümleri tahsis eder, mutlak hükümleri kayıt altına alır, mücmel hükümleri beyan eder, fer’î hükümleri asla bağlar ve yeni hükümler ortaya koyar.
Bu nedenle Kur’an ve sünnet, İslam’ın her konudaki kaynaklarıdır. Devletin anayasasının kaynağı olduğu gibi fıkhın, siyasetin ve düşüncenin de kaynağıdır.
Allah, Rasulüne ayrıca şunu demesini istemiştir:
“Bu (Kur’an), Rabbinizden size gelen basiretlerdir.”
Basiret, “görmek” kökünden türemiştir. Dil açısından görülen şey anlamına gelir. Istılahî olarak ise hakikatleri ve doğruyu görmektir. Şer’î anlamda ise Allah’ın nurudur, vahyidir. Bununla hakikat ve doğru yol görülür.
Allah’ın Rasulüne vahyettiği her şey doğrudur. İnsanlar iman ederlerse kendileri için bir hidayet ve rahmet olur; iman etmezlerse kendileri için bir lanet ve azap olur. Çünkü kendilerine tebliğ yapılmıştır. İnanmadıklarında azabı hak ederler.
İman edenler ise iman ettikleri için azaptan kurtulurlar. Vahye tabi oldukları için doğru yolu bulurlar ve böylece dünya ve ahiret saadetine ulaşırlar.
“Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin ve dinleyin; umulur ki merhamet edilirsiniz.”
Ayetin nüzul sebebi şudur: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem namazda Kur’an okurken şöyle buyurdu:
” هل قرأ أحد منكم معي آنفا به”
“Biraz önce ben Kur’an okurken sizden benimle birlikte okuyan var mıydı?”
Bir adam: “Evet, ey Allah’ın Rasulü” dedi. Bunun üzerine Rasulullah şöyle buyurdu:
” إني أقول: ما لي أنازع القرآن”
“Ben kendi kendime diyorum ki: Kur’an’ı okurken niçin zorlanıyorum?”
Bundan sonra insanlar, Rasulullah’tan bunu duyunca cehrî namazlarda Kur’an okunurken imamla birlikte okumayı bıraktılar. (Tirmizî, İbn Hanbel)
Bu ayet ve hadis, cehrî namazlarda (sabah, akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekâtında) imam Kur’an okurken onunla birlikte okumanın caiz olmadığını gösterir. Namazla ilgili hüküm budur.
Namaz dışında birisi sesli olarak Kur’an okurken onu dinlemek farz değildir. Çünkü kişi dinlemeyi niyet etmemiş olabilir.
Ancak dinlemeyi niyet ederse Kur’an’a kulak verip dinlemelidir. Çünkü ayet, her ne kadar namaz hakkında nazil olmuşsa da lafzı geneldir ve namaz dışındaki okumayı da kapsar. Fakat kişi dinlemeyi niyet etmiyorsa dinlemek zorunda değildir.
Bazıları camide veya başka yerlerde Kur’an okur ya da radyo, televizyon veya başka elektronik cihazlardan Kur’an açılır. Eğer biri dinlemek istemezse bunda bir sakınca yoktur; başka bir işle meşgul olabilir.
Çünkü Kur’an okumak ve dinlemek bir ibadettir. İbadetlerde niyet şarttır. Kişi sevap kazanmak amacıyla okur veya dinler.
Bu nedenle bir kimsenin niyeti yoksa dinlememesi günah olmaz.
Eğitim amacıyla öğretmenle birlikte Kur’an okumak caizdir. Çünkü burada maksat öğrenmektir ve kişi öğrenme sevabı kazanır.
Allah bu ayetle Kur’an’ın değerini vurgulamaktadır. Dinlemenin neticesi rahmettir, yani Allah’ın sevabıdır.
Müslüman, Kur’an okurken ve dinlerken onun içerdiği manalarla bütünleşir; imanı artar ve amel etmeye yönelir. Kur’an’ı uygulamaya ve hâkim kılmaya çalışır.
Kur’an, şarkı dinler gibi coşmak veya haz almak için dinlenmez. Onun ayetlerini anlamak, hatırlamak ve uygulamak için dinlenir. Böylece Müslümanlara rahmet gelir ve azaptan kurtulurlar.
Eğer kişi Kur’an’ı okur veya dinler fakat uygulamaz ya da tersini yaparsa, asla Allah’ın rahmetini elde edemez.
Faizi yasaklayan ayeti okuduğu veya dinlediği hâlde faiz yiyen; Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi farz kılan ve bunun dışında başka kanunları uygulamayı yasaklayan ayetleri okuduğu hâlde küfür olan laik demokratik sistemi uygulayan kimseler, asla Allah’ın rahmetine nail olamazlar. Aksine O’nun azabına uğrarlar.
Nitekim Kur’an, İslam akidesinin bir temelidir. Şer’î hükümlerin ve kanunların kaynağıdır. Fikir ve siyasetin kaynağıdır. İslam toplumu ve devletinin dayanağıdır. Bunu açıklayan, Allah’ın Rasulü ve elçisidir. Bu nedenle namazdayken Kur’an okunurken, biri onunla beraber okuyunca Rasul onu nehyetmiş ve bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur.
Buna binaen Kur’an’ı veya sünneti inkâr eden asla Müslüman olamaz.
Allah, “Rabbini sabah akşam, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle zikret. Gafillerden olma.” buyurarak Rasulüne hitap ederken bütün Müslümanlara hitap etmektedir.
Birçok ayette sabah akşam, gece gündüz, güneşin doğuşundan sonra ve batışından önce, sabahtan önce ve akşam gelmeden önce, sahur vaktinde, karanlıkta; kalkarak, oturarak ve yan üzere yatarken; herhangi bir işi başlatmadan önce, esnasında ve sonrasında Allah’ın zikredilmesi, anılması ve dua edilmesi talep edilmektedir.
Dille Allah zikredilirken bağırarak değil, kalpte veya alçak sesle olması istenmiştir. Zira bazı Müslümanlar bağırarak dua edince Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları nehyederek şöyle buyurmuştur:
” يا أيها الناس أربعوا على أنفسكم، فإنكم لا تدعون أصم ولا غائبا، إنكم تدعون سميعا قريبا، أقرب إلى أحدكم من عنق راحلته”
“Ey insanlar! Kendinize kolaylık gösterin; siz sağır veya bulunmayan birini çağırmıyorsunuz. Şüphesiz ki çağırdığınız Zât işitendir ve çok yakındır. O, birinizin bindiği hayvanın boynundan size daha yakındır.” (Buhârî ve Müslim)
Zira Allah şöyle buyurmuştur:
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِي إِذَا دَعَانِي فَلْيَسْتَجِيبُوا لِي وَلْيُؤْمِنُوا بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
“Kullarım sana beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (Bakara 186)
Alçak sesle veya kalple Allah’ı anmak ve dua etmek daha üstündür, daha sadıktır.
İnsanlar arasında yüksek sesle dua etmek ve zikretmek, riyakârlığa benzer bir hareket olup kişi bununla itham edilebilir.
Nitekim Allah, kendisinden korkuyu ve yalvarışı yansıtarak dua etmeyi ve zikretmeyi istemiştir. Bu, içten ve tam imanla gerçekleşmelidir. Bu ise ancak kalple ve alçak sesle olabilir. Bağırmakla bunun gerçekleşmesi pek zordur.
Müslüman, Allah’ı zikrettiğinde veya dua ettiğinde, gerçek manada Allah’tan korktuğunu ve O’na muhtaçlığını göstermelidir. Yüzeysel olarak veya insanlara gösteriş yaparak dua ederse ya da zikir ederse kabul edilmez.
İşte Müslümanın sürekli, her vakitte, her hâlde ve her işte Allah’ı hatırlaması gerekir.
Allah’ı zikretmek sadece dille veya kalple dua, tesbih, tekbir ve tehlil etmek değil; her konuda ve işte O’nun emrini ve nehyini hatırlamaktır.
İşte ruhaniyet bu şekilde gerçekleşir. Çünkü Allah ile alakayı idrak etmek ruhtur. Bunun neticesi ruhaniyetin oluşmasıdır. Böylece Müslüman huzur ve saadet içinde yaşar.
Allah şöyle buyurmuştur:
اَلَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا وَتَطۡمَٮِٕنُّ قُلُوۡبُهُمۡ بِذِكۡرِاللّٰهِ ؕ اَلَا بِذِكۡرِاللّٰهِ تَطۡمَٮِٕنُّ الۡقُلُوۡبُ ؕ اَلَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا وَعَمِلُوا الصّٰلِحٰتِ طُوۡبٰى لَهُمۡ وَحُسۡنُ مَاٰبٍ
“İman edenler, Allah’ın zikriyle kalpleri huzura kavuşanlardır. Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur. İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu! Onların varacakları yer ne güzeldir.” (Ra’d 28-29)
“Şüphesiz ki Rabbinin yanında olanlar, O’na kulluk etmekten kibirlenmezler. Onlar O’nu tesbih eder ve yalnız O’na secde ederler.”
Bunlar meleklerdir. Allah’a kulluk etmekten asla geri kalmaz, hiçbir şekilde kibirlenmezler.
Bu ibadet; Allah’ı tesbih etmek, O’na secde etmek ve O’nun emrini duraksamadan hemen yerine getirmek şeklindedir. Birçok ayette bu konuya değinilmiştir.
Bu, insanlara bir mesajdır: Eğer siz kibirlenen şeytana uyup Allah’a kulluk etmekten kibirlenirseniz ve O’nu zikretmekten geri kalırsanız, O’na sürekli ibadet eden sizden daha hayırlı mahlûklar vardır.
Fussilet Suresi 38-39. ayetlerde, Allah insanlara yalnızca Kendisine kulluk etmeyi ve secde etmeyi emrederken; eğer onlar bundan kibirlenirlerse, Allah katındaki meleklerin bıkmadan gece gündüz Allah’ı tesbih ettikleri açıklanmıştır.
Sanki Allah şöyle buyurur: Ey insanlar! Ben size muhtaç değilim. Yanımdaki melekler sürekli Bana kulluk eder ve Beni tesbih ederler. Eğer Bana kulluk ederseniz, kendiniz için bir fayda elde etmiş olursunuz; sizi dünya ve ahiretin saadetiyle ödüllendiririm. İbadetime karşı kibir gösterirseniz, size dünya ve ahiretin huzursuzluğunu hazırladım. Varacağınız yer cehennemdir; ne kötü bir varış yeridir! Bundan dolayı Allah’ı zikretmek büyük bir farz sayılır.
Allah’ın yardımıyla A’râf Suresi’nin tefsirini bitirmiş olduk. Allah’a hamd olsun. İnşallah Enfâl Suresi’nin tefsirine başlarız. Bizim için duanızı eksik etmeyin kardeşlerim.