– 1 –
Enfâl Suresi
سُوۡرَةُ الاٴنفَال
بِسۡمِ اللهِ الرَّحۡمٰنِ الرَّحِيۡمِ
Enfâl Suresi, hicretten 19 ay sonra, Ramazan ayında, Bedir Savaşı akabinde nazil oldu.
Bu sûre daha ziyade şu ana konularla ilgilidir:
- Ganimetlerin hükmü ve taksimi,
- Allah’a ve Resûlüne itaat etmek,
- Gerçek iman edenlerin sıfatları,
- Aralarında sulh yapılmasının önemi,
- Bedir Savaşı ile ilgili hususlar,
- Allah’ın müminleri meleklerle desteklemesi,
- Kâfirleri meleklerle korkutması,
- Kâfirlerin, hapsetmek, öldürmek ve yurttan çıkarmak gibi Resûlullah’a karşı kurdukları tuzaklar,
- İnatçılıkla cedelleşmeleri,
- Boşuna harcamaları ve yenilmeleri,
- Onlarla savaşmanın gerekliliği ve üstünlüğü,
- Mağfiret dilememenin değil, dilemenin meyvesi,
- Savaşırken sebat, Allah’ı çok anmak, itaat etmek, çekişmemek ve sabretmek gibi müminlerin uymaları gereken hususlar,
- Kâfirler gibi mağrur olarak ve riyakârlık göstererek savaşa gitmemeleri,
- Kâfirlerin ahit ve sözlerini bozmalarına karşı takınılacak tutum,
- Allah’ın korkutacak güç hazırlanmasının gerekliliği,
- Esir alma zamanı ve muamelesi,
- Din hususunda müminlere her yerde ve her zamanda yardım etmek.
1-4
- Ganimetlerin hükmü ve taksimi,
- Allah’a ve Resûlüne itaat etmek,
- Gerçek iman edenlerin sıfatları,
- Aralarında sulh yapılmasının önemi.
- يَسۡـــَٔلُوۡنَكَ عَنِ الۡاَنۡفَالِ ؕ قُلِ الۡاَنۡفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُوۡلِ ۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصۡلِحُوۡا ذَاتَ بَيۡنِكُمۡ وَاَطِيۡعُوا اللّٰهَ وَرَسُوۡلَهٗۤ اِنۡ كُنۡتُمۡ مُّؤۡمِنِيۡنَ ﴿۱﴾ اِنَّمَا الۡمُؤۡمِنُوۡنَ الَّذِيۡنَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتۡ قُلُوۡبُهُمۡ وَاِذَا تُلِيَتۡ عَلَيۡهِمۡ اٰيٰتُهٗ زَادَتۡهُمۡ اِيۡمَانًا وَّعَلٰى رَبِّهِمۡ يَتَوَكَّلُوۡنَ ۖ ۚ ﴿۲﴾ الَّذِيۡنَ يُقِيۡمُوۡنَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقۡنٰهُمۡ يُنۡفِقُوۡنَؕ ﴿۳﴾ اُولٰۤٮِٕكَ هُمُ الۡمُؤۡمِنُوۡنَ حَقًّا ؕ لَهُمۡ دَرَجٰتٌ عِنۡدَ رَبِّهِمۡ وَمَغۡفِرَةٌ وَّرِزۡقٌ كَرِيۡمٌۚ ﴿٤﴾
“Enfâl hakkında sana soruyorlar. De ki: Enfâl Allah’ın ve Resûlü’nündür. Eğer mümin iseniz Allah’tan korkun, aranızda sulh yapın ve Allah’a ve Resûlüne itaat edin.” (1)
“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri okununca imanları artar ve Rablerine tevekkül ederler.” (2)
“Onlar namaz kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar.” (3)
“İşte onlar gerçek müminlerdir. Rableri katında yüksek dereceler, mağfiret ve değerli rızık vardır.” (4)
Enfâl, ganimetler demektir. Bedir Savaşı gerçekleşince, ilk savaş olması hasebiyle ganimet meselesi ortaya çıktı. Müslümanlar, yendikleri kâfirlerden aldıkları ganimetlerin hükmü ve taksimi hakkında Resûlullah’a soruyorlardı.
Bedir Savaşı’na katılan Ubâde bin Sâmit bunu şöyle açıkladı:
“Bizler Bedir Savaşı’na katılanlar, enfâl hakkında ihtilafa düşüp ahlakımız bozulunca Allah bunu elimizden alıp Resûlü’ne verdi. Resûlullah da Müslümanlar arasında eşitçe dağıttı.” (İbn Hanbel)
Zira İbn Abbas şöyle rivayet etti: Resûlullah:
” من قتل قتيلا فله كذا وكذا، ومن أتى بأسير فله كذا وكذا”
“Kim (düşmanlardan) bir kişiyi öldürürse ona şöyle şöyle verilir. Kim de bir esir getirirse ona şöyle şöyle verilir.” buyurdu.
Bunun üzerine Ebû Elyasir iki esir getirip Resûlullah’a: “Sen bize söz verdin” deyince Sa’d bin Ubâde kalkıp şöyle dedi:
“Ey Resûlullah! Bunlara istediklerini verirsen bize bir şey kalmaz. Bizim çarpışmaya katılmaktan geri kalmamız sevap istememekten veya düşmandan korkmamızdan değildir. Ancak düşmanın arkadan gelip sana saldırmasından sakınarak seni korumak için burada kaldık.”
Böylece çekiştiler. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu.
Rivayette İbn Abbas şöyle dedi:
Bedir gününde Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
من صنع كذا وكذا فله كذا وكذا
“Kim şöyle şöyle yaparsa ona şöyle şöyle verilir.”
Bunun üzerine gençler savaşta yarışırken, yaşlılar sancakların altında kaldılar. Ganimetler toplanınca paylarını istediler. Yaşlılar:
“Kendinizi bize tercih etmeyin. Biz sizin için bir örtü teşkil ettik. Eğer arkanız örtüsüz olsaydı bize dönecektiniz.” dediler.
İşte bu çekişme üzerine “Enfâl hakkında soruyorlar” ayeti nazil oldu. (Nesâî, Ebû Dâvûd, İbn Cerîr, İbn Hibbân ve el-Hâkim)
Sahabelerin, özellikle Bedir’e katıldıkları için en faziletli sahabelerin çekişmesi normaldir. Çünkü onlar da birer beşerdir, ihtilaf edebilirler. Ayrıca daha önce bildikleri bir şey vardı: En fazla çarpışan daha fazla ganimet alır; kişi ne ganimet elde ederse onundur.
Doğrudan çarpışan genç sahabeler, arkalarını koruyan ve müminlerin lideri olan Resûlullah’ın etrafını sararak onu koruyan yaşlı kardeşlerinin rolünü hafife aldılar. Böylece meseleyi yanlış anladılar ve bu ihtilaf ortaya çıktı.
Ancak Allah’a ve Resûlüne itaat edip barıştılar. Allah’ın Resûlü’ne vahyettiği hükme hemen uydular.
İşte sahabelerin en önemli özelliklerinden biri şudur: Aralarında ihtilaf olursa barışmaya yönelirler ve Allah’ın ve Resûlü’nün emri ne olursa olsun, isteklerine aykırı bile olsa hemen ona uyarlar. Kibir, gurur ve inat göstermezler.
Nitekim Bakara 206-207. ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
“Bazı insanlara ‘Allah’tan kork’ denildiğinde, izzet-i nefsi onu günaha sevk eder. Ona cehennem yeter. O ne kötü yataktır. Yeryüzünde söz sahibi olunca ekini ve nesli helak eder. Allah bozguncuları sevmez.”
İzzet-i nefis insanı günaha sevk edince, insan kibir, benlik, gurur ve inat gösterir; hakkı hazmedemez, kolay kolay kabul etmez, Allah’ın ve Resûlü’nün emrine uymaz. Bu sıfatlar müminlerin değil; kâfirlerin, münafıkların ve fâcirlerin sıfatlarıdır. Onlar bozguncudur, rahmeti tanımaz, ekini ve nesli yok ederler.
Bu asırda ve her asırda olduğu gibi, bazen ihlaslı müminler arasında da birtakım ihtilaflar çıkabilir. Bunun meydana gelmesi garipsenmez.
Müminler arasında hiçbir ihtilaf çıkmayacağını düşünmek yanlıştır. Onlar ne kadar mümin olsalar da birbirlerini yanlış anlayabilirler. Taraflardan biri veya her iki taraf da şer’î hükmü yanlış anlayabilir. Birbirleri hakkında kötü sözler sarf edebilir, arzularına uyabilir; şeytan aralarına girerek ilişkilerini bozabilir veya başkalarının oyun ve tuzaklarına düşebilirler.
Ancak önemli olan Allah’tan korkup barışmalarıdır. Kibir, benlik, gurur ve inat göstermemeleri; Allah’ın ve Resûlü’nün emrine hemen uymalarıdır.
Zira barışma, Allah’ın ve Resûlü’nün emrine uymakla gerçekleşir.
Allah, her ihtilafta Müslümanların barışmasını talep eder.
Hucurât Suresi 9 ve 10. ayetlerde Allah, müminlerin aralarında ne ihtilaf çıkarsa çıksın, hatta aralarında silahlı çatışma olsa bile sulh yapmalarını emreder. Zira onların birbirlerinin kardeşi olduklarını bildirirken aralarında sulh yapılmasını emreder. Bu şekilde üzerlerine Allah’ın rahmeti iner.
Nisâ Suresi 128-129. ayetlerde Allah, ailevi hususlarda, karı-koca arasında çıkan ihtilaflarda Müslümanların sulh yapmalarını emreder. Sulhun daha hayırlı olduğunu gösterir. Eğer Allah’tan korkup sulh yaparlarsa onları affedeceğini ve üzerlerine rahmetini indireceğini bildirir.
Böylece her ihtilafta Müslümanların aralarını Allah’ın hükümlerine göre düzeltmelerini emreder. Çünkü Müslümanlar tek bir varlıktır; eğer birbirlerine küskün kalırlarsa dağılırlar, yardımlaşmazlar, birlikleri çatlar ve kâfirlere yem olurlar.
İman edenler muhakkak ki Allah’ın ve Resûlü’nün emrine uyarlar. Aksi hâlde Allah’tan korktukları söylenemez.
Ayette Allah, onların imanını harekete geçirerek:
“Eğer mümin iseniz Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin.” buyurur.
Allah’ın azabından korkmak, çok önemli bir imani unsurdur. Bir kimse Allah’ın azabından korkmazsa O’nun emrine uymaz. Bu durumda imanında bir eksiklik olduğu veya hiç imanı olmadığı söylenebilir.
Bunun sebebi, Allah’a imanın manasını tam kavrayamamış olmasıdır. Allah’ın her yaptığımızı gördüğünü ve işittiğini, her an ecelimizi getirip canımızı alabileceğini, kıyamet günü bizi diriltip hesaba çekeceğini, emrine muhalefet ettiğimizde azaba uğratıp cehenneme koyacağını sürekli aklında tutmayanlar Allah’tan gereği gibi korkmazlar.
Bazı kişiler, “Ne yapsak Allah bizi affeder; çünkü O büyüktür, bağışlayıcıdır” veya “Sonra hacca gidip tövbe ederiz” diyerek kendilerini aldatırlar. Böylece Allah’tan korkmaz hâle gelir, haram işlemeyi hafife alırlar. Hatta şeytan onları büyük günahları işlemeye cesaretlendirir. “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmesek de, kâfirleri dost edinsek de Allah bizi bağışlar” diyerek kalplerine vesvese verir.
Oysa birçok ayette Allah’ın bağışlamasının insanı aldatmaması gerektiği, azabının çok şiddetli olduğu hatırlatılır.
Nisâ Suresi 59-65. ayetlerde Allah’a ve Resûlü’ne itaat edilmesi kesin bir şekilde emredilir. Müminlere, ulü’l-emre itaat ederken de bunun Allah’a ve Resûlü’ne itaat çerçevesinde olması gerektiği bildirilir. Allah ve Resûlü’nün hükümlerini bırakıp tâğut olan beşerî kanunlara uyanların sapıklığa düştükleri açıklanır. Allah ve Resûlü’ne uymayı reddedenlerin münafık oldukları ortaya konur. Resûl’ün ancak kendisine itaat edilmesi için gönderildiği vurgulanır. Eğer aralarında çıkan ihtilaflarda Resûl’ü hakem kılmazlar, onun hükmüne tam teslimiyet ve rıza göstermezlerse iman etmiş sayılmayacakları beyan edilir.
Çünkü iman veya Müslümanlık sadece sözden ibaret değildir. Amellerde Allah’ın ve Resûlü’nün emrine uymak, imanın aynasıdır. Birçok ayet bunu pekiştirir.
Hasan Basrî’nin şu sözü vardır:
“ليس الإيمانُ بالتمني ولا بالتحلي، ولكن هو ما وقر في القلب وصدقه العمل”
“İman temenni etmek ve süslenmek değildir. Ancak o, kalpte yerleşen ve amelle doğrulanandır.”
Bu sözler Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e nispet edilmiştir; ancak bu doğru değildir. İbn Ebî Şeybe, Musannef adlı eserinde bunu Hasan el-Basrî’den rivayet etmiş, Resûlullah’a dayandırmamıştır.
Temenni etmek; “Ben müminim, Müslümanım” diyerek bunu bir üstünlük vesilesi yapmaktır. Bunun misali Hucurât Suresi 17. ayette geçer:
يَمُنُّوۡنَ عَلَيۡكَ اَنۡ اَسۡلَمُوۡا ؕ قُلْ لَّا تَمُنُّوۡا عَلَىَّ اِسۡلَامَكُمۡ ۚ بَلِ اللّٰهُ يَمُنُّ عَلَيۡكُمۡ اَنۡ هَدٰٮكُمۡ لِلۡاِيۡمَانِ اِنۡ كُنۡـتُمۡ صٰدِقِيۡنَ ﴿۱۷﴾
“Onlar Müslüman olmalarıyla seni minnet altında sokmaya çalışıyorlar. Deki müslünalığınız ile beni minnet altında sokmayın. Daha doğrusu, (dediğinizde) sadık iseniz Allah sizi imana hidayet ettiği için minnet altında sokuyor”
Allah o sûrede, gerçek müminlerin; Allah’a ve Resûlü’ne iman eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad eden kimseler olduğunu açıklar.
Nitekim birçok sûrede gerçek müminlerin farklı sıfatları ayrı ayrı zikredilir. Bu nedenle Kur’an’ın tamamını ele alıp uygulamak gerekir.
Zaten Allah’ın ve Resûlü’nün emirlerine itaat etmek ve yasaklarından kaçınmak, gerçek mümini anlamak için yeterli bir ölçüdür. Diğer ayetlerde bunun açıklamaları ve detayları yer alır.
Kısaca, bir insan gerçekten iman etmişse o sıfatlara sahip olur; imanın etkisi amelde görülür.
Burada Enfâl Suresi’nde gerçek müminlerin bazı sıfatları da açıklanmıştır.
Ayette geçen “ اِنَّمَا (innemâ)” lafzı “ancak” anlamı taşır. Arapçada bu ifade hem pekiştirme hem de sınırlandırma anlamında kullanılır. Burada ise pekiştirme anlamında kullanılmıştır. Çünkü müminlerin sıfatları sadece bunlarla sınırlı değildir; başka ayetlerde de farklı sıfatlar zikredilmiştir.
“Müminler ancak o kimselerdir ki Allah zikredilince kalpleri ürperir.”
Gerçek anlamda iman ettikleri için Allah’tan korkarlar; bu korkudan dolayı kalpleri titrer. O’nun celâli ve izzeti karşısında boyun eğer, azabından ve gazabından sakınırlar. “Allah’tan kork” denildiğinde gerçekten korkar ve hiç tereddüt etmeden emrine boyun eğer, yasaklarından uzak dururlar.
Bu ayet, önceki ayetle bağlantılıdır:
“Eğer mümin iseniz Allah’tan korkun, aranızda sulh yapın ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin.”
“Kendilerine Allah’ın ayetleri okununca imanları artar.”
Allah’ın ayetleri hatırlatıldığında hemen uygularlar. Bu ayetleri uyguladıkça imanları artar; Allah’a ve dinine bağlılıkları güçlenir, sevgileri artar. Aynı zamanda imanlarını dışa yansıtır, gerçekten Allah’a iman ettiklerini gösterirler.
“İnsanlardan bazıları Allah’tan başka varlıkları Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha şiddetli severler.” (Bakara 165)
Tevbe Suresi 124. ayette ise şöyle buyrulur:
“Bir sûre indirildiğinde münafıklar ‘Bu, hanginizin imanını artırdı?’ derler. De ki: O, iman edenlerin imanını artırır ve onlar müjdelenir. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onlara azap üzerine azap katar ve kâfir olarak ölürler.”
Ahzâb suresi 22. ayette:
“Müminler, kendilerine kâfir gruplar kuşatıp saldırınca ‘Allah ve Resûlü doğru söylemiştir’ derler. Bu durum onların imanını artırmış ve (Allah’a ve Resûlü’ne) tam bir teslimiyet göstermişlerdir.”
Fetih suresi 4. ayette ise:
“Müminler kâfirlere karşı savaşa hazırlanırken Allah, onların imanları üzerine imanlarını artırdı.”
Özetle; iman edenler Allah’ın ayetlerini okuyunca veya kendilerine okunup hatırlatılınca Allah’a bağlılıkları güçlenir, hemen ayetlerin gereğini yerine getirirler. Bu şekilde imanları artar, dine ve hükümlerine daha fazla bağlanırlar. Hiçbir bahane ileri sürmezler. Gerçek bir mazeretleri olsa bile bunu öne çıkarmayıp ayetleri uygulamak için mücadele ederler.
Eğer bir kimse “Allah’a iman ediyorum, O’ndan korkuyorum” dediği hâlde Allah’ın ayetlerine uymazsa, gerçek mümin sayılmaz. Bu sözü ya laf olsun diye söylediği ya da gösteriş ve menfaat için söylediği düşünülür ve kendisini töhmet altında bırakır. Kendisini, gerçek müminlerin anlamadığını zanneder; oysa bir çıkar uğruna onları kandırmaya çalışmaktadır.
Bakara 9. ayette bu tür kimselerin, iman ettiklerini söyleyerek Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalıştıkları ortaya konulmuştur.
Müminler, “Rablerine tevekkül ederler.” Tevekkül etmek ise Allah’a güvenip dayanmaktır. Ne olursa olsun O’nun emrine uyarlar, asla muhalefet etmezler. Allah’ın kendilerine yardım edeceğine tam olarak inanırlar. O’nun dışında hiçbir güçten korkmazlar. Allah yolunda her şeyi feda eder, gerekirse ölmeye hazır olurlar; fakat asla taviz vermezler. “Ya Allah’ın hâkimiyeti ya da ölüm” şiarını edinirler.
Ganimetlerin taksiminde sahabeler hemen Resûlullah’ın emrine uydular. “Allah bize yardım edecektir ve ileride daha fazlasını verecektir” diyerek Allah’a güvendiler. Böylece Resûl’ün taksimini kabul ettiler, ihtilafı terk edip barıştılar.
Birçok kimse “Allah’a tevekkül ettim” der; fakat bu tevekkül davranışlarına yansımaz. Çünkü tehlike veya zarar hissedince, baskı ve tehdit altında kalınca ya da menfaat elde edemeyeceğini anlayınca hemen taviz verir, Allah’ın emrine uymaktan kaçınır. Çeşitli bahaneler üretmeye, ayet ve hadisleri yanlış tevil etmeye başlar.
Türkiye, Suriye ve diğer İslam beldelerinde iman ettiklerini iddia edip küfrü uygulayanlar da saptırıcı tevillere başvururlar. Hatta bu tevillerinde Allah’a ve Resûlü’ne iftira ederler. Çünkü ayet ve hadisler bu anlamları taşımaz. Bu sebeple azapları kat kat artar.
Bu ayette ve birçok ayette geçtiği üzere, müminlerin sıfatlarından biri de namaz kılmalarıdır. Allah’ın farz kıldığı beş vakitten birini dahi kaçırmazlar; bunun yanında nafile namazlar da kılarlar. Nitekim:
“Namaz, fuhşiyattan ve münkerden alıkoyar.” (Ankebût 45)
Namazın hikmeti budur. Ayette sahabelerin namaz kılmaları övülürken, onların kötülükten ve münkerden uzak durdukları da gösterilmektedir.
İşte gerçek müminlerin sıfatı budur: Namaz kıldıkları için Allah’ın emirlerine uyar, muhalefet etmezler. Çünkü namazda secde ederken Allah’a tam boyun eğdiklerini ve zillet gösterdiklerini ispat ederler. O’nun dışındakine boyun eğmez, zillet göstermezler. Tağutî ve beşerî kanunlara boyun eğmezler.
Sahabeler Allah yolunda infak eder, cimrilik göstermezlerdi. Hatta kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile harcarlardı. Bu da gerçek müminlerin sıfatlarındandır.
Zaten ellerindeki mal ve mülkü Allah onlara vermiştir. Bu nedenle:
“Kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar.” buyrulmuştur. Eğer Allah vermeseydi hiçbir mala sahip olamazlardı. Öyleyse kendilerine verilen rızıktan Allah yolunda harcamalıdırlar.
Müminler buna inandıkları için Allah yolunda seve seve harcarlar. Ayrıca bunun karşılığını alacaklarına da inanırlar.
Allah, bu sıfatlara sahip olan müminleri överek:
“İşte onlar gerçek müminlerdir.” buyurur ve bu ifadeyle pekiştirir. Her zamanda iman edenlerin böyle olmalarını ister.
Ayetlerde müminlerin sıfatları haber şeklinde aktarılmışsa da bu haber bir talep ifade eder. Talep ise bir emirdir. Bu emrin kesin olup olmadığını belirleyen ise karinedir, yani bağlamdır. Aynı ayette veya başka bir ayette geçen karine, emrin mahiyetini açıklar. Buradaki karine kesindir. Çünkü:
“İşte onlar gerçek müminlerdir.” ifadesi ve ardından gelen:
“Rableri katında yüksek dereceler, mağfiret ve değerli rızık vardır.” ayeti bunu pekiştirir.
Bu yüksek dereceler, mağfiretin yanında; sadece günahların bağışlanması ve cennete girmekten ibaret değildir. Samimi niyet, salih amellerin çokluğu ve ihlas derecesine göre cennette farklı dereceler vardır. Nitekim Nisâ 96. ayette mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin, cihad etmeyenlerden daha üstün derecelere sahip olduğu bildirilmiştir.
Cennetteki rızık ise son derece değerlidir; çok hoş ve lezzetlidir. Dünyada onun benzeri görülmemiştir. Nitekim Secde 17. ayette:
“Hiç kimse, yaptıkları salih amellere karşılık olarak kendileri için saklanan, göz aydınlığı olacak nimetleri bilemez.” buyrulmuştur.
Zuhruf 68-73. ayetlerde ise şöyle buyrulur:
“Ey kullarım! Bugün size korku yoktur, üzülmeyeceksiniz de. Onlar, ayetlerimize iman eden ve Müslüman olanlardır. Siz ve eşleriniz sevinç içinde cennete girin. Onların etrafında altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği ve gözlerin hoşlandığı her şey vardır. Siz orada ebedî kalacaksınız. Size yaptıklarınıza karşılık miras verilen cennet işte budur. Orada sizin için birçok meyve vardır; onlardan yiyeceksiniz.”