– 2 –
Bedir Savaşı karşısında Müslümanların tutumu
Rasulullah ile tartışmalarının sebebi
Savaşmamaları hâlinde çekecekleri
Bu savaştan Allah’ın muradı ve alınan dersler
Hakkı yükseltmek için savaşmanın önemi
كَمَاۤ اَخۡرَجَكَ رَبُّكَ مِنۡۢ بَيۡتِكَ بِالۡحَـقِّ وَاِنَّ فَرِيۡقًا مِّنَ الۡمُؤۡمِنِيۡنَ لَـكٰرِهُوۡنَۙ ﴿۵﴾ يُجَادِلُوۡنَكَ فِى الۡحَـقِّ بَعۡدَ مَا تَبَيَّنَ كَاَنَّمَا يُسَاقُوۡنَ اِلَى الۡمَوۡتِ وَهُمۡ يَنۡظُرُوۡنَؕ ﴿٦﴾ وَاِذۡ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحۡدَى الطَّآٮِٕفَتَيۡنِ اَنَّهَا لَـكُمۡ وَتَوَدُّوۡنَ اَنَّ غَيۡرَ ذَاتِ الشَّوۡكَةِ تَكُوۡنُ لَـكُمۡ وَيُرِيۡدُ اللّٰهُ اَنۡ يُّحِقَّ الۡحَـقَّ بِكَلِمٰتِهٖ وَيَقۡطَعَ دَابِرَ الۡـكٰفِرِيۡنَۙ ﴿۷﴾ لِيُحِقَّ الۡحَـقَّ وَيُبۡطِلَ الۡبَاطِلَ وَلَوۡ كَرِهَ الۡمُجۡرِمُوۡنَۚ ﴿۸﴾
“Tıpkı Rabbinin seni hak uğruna savaşmak için evinden çıkardığı gibi. Şüphesiz müminlerden bir grup bundan hoşlanmıyordu.” (5)
“Hak (savaşın gerekli olduğu gerçeği) açıkça ortaya çıktıktan sonra, bunun hakkında seninle tartışıyorlardı. Sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlardı.” (6)
“Hatırlayın ki Allah size iki şeyden (kafile veya zaferden) birini vaat ediyordu. Siz ise kuvvet kullanmayı (savaşı) gerektirmeyen (kafileyi) arzu ediyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkın hak olduğunu göstermek ve kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu.” (7)
“(Savaşla) mücrimler hoşlanmasa da hakkın hak olduğunu ortaya koymak ve batılın batıl olduğunu yok etmek için (bunu yaptı).” (8)
Daha önce geçen ayetlerde ganimetler hakkında müminlerin ihtilafa düştükleri ve Allah’ın Rasulüne vahyettiği hükümle bu ihtilafın nasıl çözüldüğü gösterildi.
Bunun gibi, savaşma konusunda da ihtilaf ettiler. Bu nedenle “ كَمَاۤ” (gibi) kelimesi kullanıldı.
Allah, kendi Rasulünü Medine’deki evinden hak uğruna savaşa çıkarmıştır. Müminlerin bundan haberi yoktu; kafileyi çevirip ganimet almak için çıkmışlardı. Savaş olacağını bilmiyorlardı. Allah bu ayetlerde Rasulüne savaşa gideceklerini haber verdi.
Kafilenin başında bulunan Kureyş lideri Ebu Süfyan, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabelerinin ne yapacaklarına dair kavmine haber vermek için bir adam göndermişti. Aynı zamanda tedbir alarak yolu değiştirmiş, deniz kenarı hizasında bir yol bulup kafileyi kurtarmıştı.
Buna rağmen Kureyş, bu olay gururlarına dokunduğu için Rasulullah ve Müslümanlarla savaşmaya karar verip bir ordu gönderdi. Bu orduya Kureyş’in hemen hemen bütün liderleri ve ileri gelenleri katıldı.
Rasulullah, sahabelerine “Kafile elimizden kaçtı, Kureyş bizimle savaşmak için bir ordu gönderdi” haberini verince, Müslümanlardan bir grup savaşmaktan hoşlanmadı. Çünkü bunun için çıkmamışlardı; hazırlıkları yoktu ve yeterli silah ile mühimmatları bulunmuyordu.
İşte ganimetler hakkında ihtilaf ettikleri gibi, savaşma konusunda da ihtilaf ettiler. Bu konuda liderleri olan Rasulullah ile tartışıyorlardı: “Biz savaş için çıkmadık, silahımız yoktur” diyorlardı. Ayet bunun üzerine indirildi.
Müslümanların sayısı 313–340 kişi civarındaydı ve yalnız iki atları vardı. Kılıçlar dışında savaş için gerekli silah taşımıyorlardı. Çünkü savaşa çıkmamışlardı; kafileyi çevirip ganimet elde etmek için çıkmışlardı.
Onların karşısına ise Kureyş, 100 atlı ve 600 zırhlı dahil olmak üzere 900 ila 1000 kişilik bir orduyla çıktı.
Bu durum, böyle büyük bir savaşın çıkacağına dair Allah’ın daha önce Rasulüne vahyetmemiş olabileceğini düşündürür. Onlar sadece kafileyi koruyanlarla bir çatışma olabileceğini düşünüyorlardı; bu da ağır silah gerektirmezdi.
Eğer büyük bir savaş olacağını bilselerdi, tedbir olarak “Atlarımızı ve kalkanlarımızı götürelim” derlerdi. Ancak Allah, onların imanlarını denemek ve savaşmak için illa ağır silah ve çok mühimmat gerekmediğini pratik olarak göstermek üzere onları önceden haber vermeden savaşa sevk etti.
“Hak belli olduktan sonra” artık savaşın gerçekleşeceği kesinleşmiştir; bundan kaçış yoktur. Çünkü Kureyş ordusu yaklaşmaktadır. Buna rağmen bazı müminler hâlâ Rasulullah ile tartışıyorlardı.
“Sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlar.” Yani sanki hemen ölecekler gibi hissediyorlardı. Çünkü hazırlıkları yoktu ve sayıları Kureyş ordusuna göre çok azdı.
Cahiliye anlayışıyla sadece maddi hesaplar yapıyorlardı: Düşmanın sayısı ve silahı ne kadarsa ona denk olunması gerektiğini düşünüyorlardı. Oysa Allah onlara, savaşı kazanmanın sayı ve silaha değil, yalnızca O’nun takdirine bağlı olduğunu öğretmek istiyordu.
İlerideki ayetlerde, bu hâlde iken savaşı kazandıklarında zaferin yalnızca Allah’tan geldiği gerçeği açıkça bildirilecektir.
Şu da bir gerçektir ki ölümün sebebi ecelin sona ermesidir. Savaşa hazırlık yapılsa da, ne kadar tedbir alınırsa alınsın, eceli gelen mutlaka ölecektir. Hiç hazırlık yapılmasa bile ecel gelmedikçe kimse ölmez.
Ancak o anda bunu unutan bazı müminler, hazırlık ve tedbir olmadığı için kendilerini sanki göz göre göre ölüme götürülüyor gibi hissettiler.
Nitekim, kâfirlerin ordusu çok güçlü olmasına rağmen Müslümanlardan sadece 14 kişi şehit olurken, kâfirlerden 70 kişi öldürüldü ve 70 kişi esir alındı.
Bu tartışma ile ilgili olarak İbn Merdûye ve İbn Ebî Hâtim, Ebû Eyyûb el-Ensârî’den şu rivayeti aktarmışlardır:
***“Medine’deyken Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: ‘Ebu Süfyan’ın kafilesinin gelmesiyle ilgili bana haber verildi. Bu kafileyi çevirmek üzere çıkalım; umulur ki Allah onu bize ganimet olarak verir.’ Biz de ‘Evet’ dedik. Rasulullah çıktı, biz de çıktık. Bir veya iki gün yürüdükten sonra bize dedi ki: ‘O kavimle (Kureyş ile) savaşmak hakkında ne diyorsunuz? Onlar, sizin (kafileyi çevirmek için) çıkışınızdan haberdar oldular.’
Biz: ‘Allah’a yemin olsun hayır! Düşmanla savaşacak gücümüz yoktur. Biz sadece kafileyi ganimet olarak elde etmeyi hedeflemiştik’ dedik.
Rasulullah tekrar savaş hakkında ne düşündüğümüzü sordu, biz yine aynı cevabı verdik. Bunun üzerine Mikdâd bin Amr şöyle dedi: ‘Allah’a yemin olsun ki, Musa’ya ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturuyoruz’ diyen kavminin (Maide 24) söylediği gibi asla söylemeyiz!’
Biz Ensarlar olarak bu sözden geri kalmıştık. Keşke Mikdâd’ın söylediği gibi söyleseydik. Bu söz, bizim için büyük mal ve servetten daha hayırlı olurdu.’ Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi.”
Yine de başka rivayetlerde, (Ensar’ın liderlerinden) Sa’d bin Muaz şöyle dedi:
“Seni hak ile şereflendiren ve Kitabı indiren Allah’a yemin olsun ki, bizi Yemen’de Birek el-Ğamâm’a götürsen bile seninle beraber yürürüz, geri kalmayız. Musa’ya ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturuyoruz’ diyen kavminin (İsrailoğullarının) söylediği gibi asla sana demeyiz. Bilakis sen Rabbinle beraber git, savaşın; biz de sizinle beraberiz, sizi izleriz. Belki sen bir husus (kafile) için çıktın, fakat Allah bunun dışında bir şey murad etti. Allah sana ne vahyettiyse ona bak; onun için yürü. İstediğin kimseyle ilişki kur, istediğin kimseyle ilişkiyi kes, istediğin kimseye düşmanlığını ilan et, istediğin kimseyle barış yap. Mallarımızdan da istediğin kadar al.”
Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
Sa’d bin Ubâde de:
“Bizi denize götürsen bile gideriz, denizin içinde de seninle savaşırız” dedi.
Sa’d bin Muaz, Sa’d bin Ubâde ve Mikdâd, Ensar’ın liderlerindendir. Bunların onayı ve desteği yeterlidir. Oysa bunlar ve diğer Ensarlar, Medine’de Rasulullah’ı himaye etmek üzere söz vermişlerdi. Fakat şimdi Medine dışında bir savaş söz konusuydu.
Mikdâd ve Sa’d bin Muaz böyle deyince Rasulullah, “Savaşa hazırlanın” dedi.
Allah, Müslümanlara iki vaadini Rasulullah vasıtasıyla hatırlatıyor: ya kafile ya zafer. Fakat Müslümanlar, fazla kuvvet kullanmayı gerektirmeyen kafileyi hedef edinmişlerdi. Kafile ele geçirilseydi ganimet elde edilecekti; fakat zafer, kuvvet kullanmayı ve savaşmayı gerektiriyordu.
Bir lider, grubuna bir hedef gösterdiğinde sonra onu değiştiremez; tabi olanlar bunu kabul etmeyebilir ve isyan edebilirler. Ya da lider onları ikna etmeye çalışır.
Burada ise Müslümanlar, Rasulullah’a iman ettikleri için ikna olup savaşa hazırlandılar. Hatta itiraz edenler pişmanlık duyarak hemen itaat ettiler ve tereddüt etmeden savaşa katıldılar.
Burada fikrî liderliğin önemi ortaya çıkar. Eğer lider, cemaatini bir fikrin egemenliğini sağlamak için yürütüyorsa, onları fikirle ikna edebilir.
Allah bu savaşla, hak olan sözlerini ve dinini yükseltmek, bunun hak olduğunu ispatlamak ve batıl üzere bulunan kâfirlerin kökünü kesmek istedi. Bunun için savaşı gerekli kıldı. Savaş olmadan bu tür sonuçlar gerçekleşmez. Allah, müminlere bu gerçeği gösterdi.
Nitekim savaşa katılan Kureyş’in birçok lideri ve ileri geleni öldürüldü. Böylece kâfirlerin gücü kırıldı. İleride Mekke’nin fethi de kolaylaşacaktır.
Allah bu hakikati vurgulayarak: “Mücrimler hoşlanmasa da hakkın hak olduğunu ve batılın batıl olduğunu ortaya koyacağını, yani batılı yok edeceğini” pekiştirir.
Bu mücrimlerin başında Ebu Cehil vardı. Bunlar hakka karşı savaşıyor, batıl üzerinde ısrar ediyorlardı. Onlara rağmen Allah bu savaşla hakkı yükseltti, Müslümanların dinlerine olan imanlarını artırdı ve Rasul’e olan güvenlerini pekiştirdi. Aynı zamanda batıl ehline büyük bir darbe indirdi.
Bu nedenle Bedir Savaşı çok önemli bir savaştır. Allah, bu savaşa katılan sahabelerin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı.
“Mücrimler” suç işleyenler demektir. Ancak genellikle, korkusuzca büyük kötülük veya büyük günah işleyenler için kullanılır.
Kâfirler, müşrikler, günah işlemekte ısrar edenler; Lut kavmi gibi çirkin fiilleri işleyenler; otoriteleriyle kibirlenip azgınlaşan Firavun; zenginliğiyle kibirlenen Karun; küfür rejimlerinin liderleri ve yöneticileri; nebilerin davetine karşı çıkanlar ve daveti taşıyanlarla savaşanlar, Kur’an-ı Kerim’de “mücrim” olarak nitelendirilmiştir.
Kureyş liderleri de İslam daveti karşısında durmuş ve daveti taşıyanlarla savaşmışlardır. Bu tür mücrimler, hakkın yükselmesini ve batıl olan inanç ve sistemlerinin yok olmasını istemezler.
Ancak Allah, onlar istemese de savaş yoluyla hakkı yükseltmeyi ve batılı yok etmeyi murad etmiştir.
Bir kısım Müslümanlar savaşmadan ganimet isterken, Allah savaş yoluyla Müslümanlara hem zaferi hem de ganimeti temin edecektir. Böylece iki vaadini birden, ancak savaşla gerçekleştirecektir.
İşte savaşla hem zafer hem ganimet elde edilir. Ancak bazı Müslümanlar şehit olur, bazıları yaralanır veya sakat kalır. Bu ise zarar sayılmaz; bilakis onlar için bir kazançtır, çok hayırlıdır ve ahirette sevapları pek çoktur.
İlk savaşla Allah, müminlere bu yolu gösterdi ve farz kıldı: Sürekli savaşacaksınız; böylece hak yücelir, İslam yayılır, sistemi yerleşir ve Müslümanlar korunur. Aynı zamanda ganimet de elde ederler. Bununla birlikte batıl olan küfür sistemleri ve dinleri yıkılır. Kâfirlerin bir kısmı İslam ile şereflenir; bu şerefi istemeyenler ise İslam egemenliğine cizye vererek boyun eğerler.
Böylece Müslümanlara dış siyasette doğru yol gösterildi, bu yol kendilerine benimseltildi ve buna alıştırıldılar.
İsrailoğulları gibi olmazlar. Onlar sürekli savaşmadan her şeyi istediler ve buna alıştılar. Mücadele etmeden Firavun’dan kurtuldular, gökten rızıklar indirildi, Musa bir taşa vurduğunda on iki pınar fışkırdı ve bu pınarlar onların on iki boyuna taksim edildi. Musa, “Allah size kutsal toprak olan Filistin’i vaat etti, oraya girin” dediğinde ise, “Hayır, orada güçlü bir kavim var, onlarla savaşamayız; sen Rabbinle birlikte git, savaşın, biz burada oturuyoruz” dediler.
Müslümanlar ise bunun tersini söylediler. Hatta “gücümüz ve hazırlığımız yok” diyenler bile pişmanlık duyarak hemen savaşa katıldılar.
İşte Rasulullah’ın yetiştirdiği Müslümanların farkı budur: Güçleri az olsa bile savaşırlar. Allah’a tevekkül eder, O’na dayanır ve O’nun vaadine güvenirler.
Bu asırda küfür olan laik demokratik devletler; eğitim sistemleri, medyaları ve sahte hocalarıyla Müslümanları ters yönde yetiştirmeye çalışırlar. Allah yolunda savaşma düşüncesini engeller, “cihad” kelimesini dahi söyletmez ve yasaklarlar. Milliyetçilik ve vatanperverlik gibi cahiliye sloganları öne çıkarılır; en fazla Ebu Cehil’in sloganlarıyla hareket edilir.
Allah, Bedir Savaşı ile Müslümanları denedi, eğitti ve Allah yolunda savaşma metodunu benimsedi. Güçleri az olsa bile savaşı kazanabileceklerini gösterdi. Bu hakikat, birçok ayette ortaya konulmuştur.
İşte İslam davetini dışarıya, dünyaya taşımanın metodu cihaddır. Davet fikirle yayılırken ordular da hazırlanır. İnsanlar İslam’a çağrılır; gönüllü olarak girmezlerse İslam’ın hükmüne ve devletine boyun eğmeye davet edilirler, direnenlerle savaşılır.
Müslümanlar cihadı terk ederlerse Allah onlara azap eder ve zillete düşürür. Tevbe Suresi 39. ayet bu konuda açık bir uyarıdır:
اِلَّا تَـنۡفِرُوۡا يُعَذِّبۡكُمۡ عَذَابًا اَلِيۡمًاۙ وَّيَسۡتَبۡدِلۡ قَوۡمًا غَيۡرَكُمۡ وَلَا تَضُرُّوۡهُ شَيۡـًٔــا ؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَىۡءٍ قَدِيۡرٌ ﴿۳۹﴾
“Eğer Allah yolunda savaşa çıkmazsanız, sizi acı bir azap ile cezalandırır ve yerinize başka bir kavim getirir. Siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.”
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Bir kavim cihadı terk ederse mutlaka zillete düşer.” (Ahmed b. Hanbel rivayeti)