ABD ile İran Arasında Ateşkes ve Müzakereler

ABD’nin İran’a yönelik saldırganlığını ve başta Trump olmak üzere yetkililerinin saldırıyı durdurma, yeniden başlatma tehdidi ya da ateşkes ilanına ilişkin açıklamalarını takip ettiğimizde, bütün bunların ABD’nin bu saldırıdan ne hedeflediğini kavrama çerçevesinde anlaşılması gerekir. Çünkü tüm eylemler bir hedefi gerçekleştirmek için yapılır. ABD açısından İran’a yönelik hedef, onu kendi yörüngesinde dolaşan ve bağımsızlaşmaya çalışan bir devletten çıkarıp, şartlarını dayattığı ve kendi isteklerini yerine getiren bağımlı bir devlete dönüştürmektir. Bölge açısından ise amaç; stratejik konumu nedeniyle bölge üzerinde hâkimiyet kurmak, sömürgeci bir hedef olarak zenginliklerini yağmalamak, bölgenin yeniden dirilişini ve özgürleşmesini ve hilafetin kurulmasını engellemek—zira kapitalizme meydan okuyan küresel bir ilkeye sahiptir—ve bu hedefleri gerçekleştirmek için kirli bir araç olarak Yahudi varlığını güçlendirmektir.

ABD, İran’a karşı yürüttüğü 40 günlük savaşta hedeflerine ulaşamayınca, Pakistan planı adı altında iki haftalık bir ateşkes talep etti; karşılığında İran’ın Hürmüz Boğazı’nı açmasını istedi. Böylece hedefini bu boğazın açılmasına indirgemiş oldu. Oysa bu boğaz, İran’a yönelik saldırısından önce zaten açıktı!

Dolayısıyla ateşkesin amacı, saldırıyla başaramadığı hedefleri müzakereler yoluyla gerçekleştirmektir. ABD, 24/3/2026 tarihinde yine Pakistan aracılığıyla sunduğu ve 15 maddeden oluşan planın İran tarafından reddedilmesi, ayrıca İran’ın ateş altında müzakereyi kabul etmemesi üzerine ateşkese yöneldi. Bu plan; “İran’ın nükleer programının tamamen sökülmesi, Natanz, Fordo ve İsfahan’daki nükleer reaktörlerin kapatılması, %60 oranında zenginleştirilmiş uranyumun Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na teslim edilmesi, barışçıl amaçlar için gerekli uranyumun dışarıdan temin edilmesi, İran’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirmesine izin verilmemesi, nükleer program ve tedarik kaynakları üzerinde Ajans tarafından sıkı denetim uygulanması, balistik füze programı ve insansız hava araçları üretiminin durdurulması, Lübnan’daki Hizbullah gibi bölgesel müttefiklere verilen desteğin kesilmesi, Hürmüz Boğazı’nın serbest bir deniz geçişi olarak açık tutulması ve Yahudi varlığının var olma hakkının tanınması” gibi maddeleri içermekteydi. Bu şartların tümü, ister şartların kendisi olsun ister ateş altında müzakere dayatması olsun, İran açısından aşağılayıcı niteliktedir.

Bu nedenle ateşkes gündeme gelmiş ve şartlarda bir yumuşama başlamıştır. Ancak bu şartlar, müzakerelerin ana eksenini ve en yüksek taleplerini oluşturmaya devam edecektir. ABD, bu taleplerin tamamını ya da en azından en önemli kısmını ne ölçüde gerçekleştirebileceğini görmek istemektedir. Eğer bunları dayatmayı başarırsa, İran onu yörüngesinde tutan güç unsurlarını kaybedecek, bağımsızlaşma ihtimalini yitirecek ve sonuçta bağımlı bir devlete dönüşecektir.

Ateşkesin ilan edilmesinin ardından, 11/4/2026 tarihinde Pakistan’da taraflar arasında müzakereler başladı. İran’ın ateş altında müzakereyi kabul etmemesi bir kazanım olarak görülmektedir. Zira ateşkesin amacı, saldırıyı kalıcı olarak durdurmak değil, müzakereleri gerçekleştirmektir.

ABD’nin müzakerelere başkan yardımcısının başkanlık ettiği üst düzey bir heyet göndermesi, konunun ciddiyetini ve kararlılığını göstermektedir. Bu durum aynı zamanda, taleplerinin ya da en azından en önemli kısmının karşılanmaması hâlinde saldırıların yeniden başlayacağı mesajını da içermektedir. Başkan yardımcısı, ABD’de karar alma mekanizmasında ikinci kişi olarak doğrudan İran heyetine tehditler yöneltmekte ve adeta başkanın kendisi müzakere ediyormuş gibi davranmaktadır. Bu da ABD yönetimi içinde, müzakerelerin başarısız olması hâlinde saldırıların sürdürülmesi yönünde bir fikir birliği oluşturmayı amaçlamaktadır; zira başkan yardımcısı daha önce müzakereleri savaşa tercih eden bir tutum sergilemekteydi.

Bu durum, müzakerelerin başarısız olması hâlinde ABD’nin saldırılarını yeniden başlatacağını göstermektedir. Nitekim Başkan Trump, 10/4/2026 tarihinde şöyle demiştir: “Barış görüşmeleri başarısız olursa, Amerikan savaş gemileri İran’a yönelik saldırıları yeniden başlatmak için en gelişmiş mühimmatla donatılıyor.”

Ateşkes, savaş hâlinin tamamen sona ermesi ve kalıcı bir barış anlaşmasının imzalanmasından farklıdır. Ateşkes, taraflardan birinin ya da her ikisinin ihlaliyle her an bozulabilir.

İran ise on maddelik şartlarını şöyle sıralamıştır: “ABD’nin saldırmazlık garantisi vermesi, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün sürmesi, uranyum zenginleştirme hakkının kabul edilmesi, temel ve ikincil yaptırımların kaldırılması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının iptal edilmesi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu’nun tüm kararlarının sona erdirilmesi, İran’a tazminat ödenmesi, ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi ve Lübnan dâhil tüm cephelerde savaşın durdurulması.”

Ancak İran, ABD’nin şartlarını açıkça reddettiğini belirtmemiş, sadece kendi şartlarını ortaya koymuştur. Bu da, ABD’nin bazı şartlarını ya da yumuşatılmış hâlini kabul etmeye hazır olabileceğine işaret etmektedir.

Taraflar, Pakistan’ın ev sahipliğinde doğrudan iki tur müzakere gerçekleştirmiştir. İran medyası, “görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini, ABD’nin dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmayı ve Beyrut’un güney banliyösüne yönelik Yahudi varlığının saldırılarını durdurmayı kabul ettiğini” duyurmuştur.

Bu durum, Litani Nehri’nin güneyinin saldırıların dışında bırakıldığını göstermektedir. Zira Yahudi varlığı burada bir tampon bölge oluşturmayı hedeflemektedir. Bu konu, 14/4/2026 tarihinde Washington’da Lübnan heyeti ile Yahudi varlığı heyeti arasında ABD gözetiminde yapılacak görüşmelerde ele alınacaktır.

Bunun ardından, 12/4/2026 sabahı üçüncü tur müzakereler yapılmış ve ABD Başkan Yardımcısı Vance, “İranlıların nükleer silah geliştirmeme şartını reddetmesi nedeniyle barış anlaşmasına varılamadığını” açıklamıştır. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise “barış görüşmelerinin başarısının, ABD’nin aşırı ve yasa dışı taleplerden kaçınmasına bağlı olduğunu” ifade etmiştir.

Bu da ABD’nin 15 maddelik planı üzerinde ısrar ettiğini, İran’ın ise bunları aşırı bulduğunu göstermektedir. Dolayısıyla ABD’nin saldırıları her an yeniden başlatması ihtimal dâhilindedir. Görünen o ki ABD, İran’ı bağımlı bir devlete dönüştürme hedefinde ısrarcıdır. ABD’nin başarı ya da başarısızlığı ise İran’ın tutumuna ve savaşma iradesine bağlı olacaktır.

Genel tabloya bakıldığında, bölgede ABD varlığının kabul edildiği ve onunla müzakere edildiği, aynı şekilde Filistin’i işgal eden Yahudi varlığının da kabul edilip onunla müzakere edildiği görülmektedir. Oysa esas olan, ABD ile müzakereyi reddetmek ve onu bölgeden kovmak için mücadeleyi sürdürmektir; ta ki Atlas Okyanusu’nun ötesine geri dönene kadar. Aynı şekilde, Filistin’i onların kirinden arındırıncaya kadar Yahudi varlığıyla mücadeleye devam edilmelidir. Bu ise, Allah’ın kelimesini yüceltmek için mücadele eden ilkesel bir devletin kurulmasını gerektirir ki bu da Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafet Devleti’dir.

Esad Mansur