– 3 –

Müminlerin savaşa hazırlanırken Allah’a dua etmesi,
Dualarının kabulünün şartları,
Uyuklama ve yağmurla desteklenmeleri,
Meleklerle desteklenmeleri,
Meleklerin savaşta rolü,
Zaferin sadece Allah’tan gelmesi,
Allah’ın kâfirlerin kalplerine korku salmasının keyfiyeti,
Allah ve Resûlü ile çekişmeleri,
Onların liderlerini tasfiye etmenin önemi,
Müminlerin elleriyle onları cezalandırması:

اِذۡ تَسۡتَغِيۡثُوۡنَ رَبَّكُمۡ فَاسۡتَجَابَ لَـكُمۡ اَنِّىۡ مُمِدُّكُمۡ بِاَلۡفٍ مِّنَ الۡمَلٰۤٮِٕكَةِ مُرۡدِفِيۡنَ‏ ﴿۹﴾  وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشۡرٰى وَلِتَطۡمَٮِٕنَّ بِهٖ قُلُوۡبُكُمۡ‌ۚ وَمَا النَّصۡرُ اِلَّا مِنۡ عِنۡدِ اللّٰهِ‌ؕ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيۡزٌ حَكِيۡمٌ‏ ﴿۱۰﴾  اِذۡ يُغَشِّيۡكُمُ النُّعَاسَ اَمَنَةً مِّنۡهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيۡكُمۡ مِّنَ السَّمَآءِ مَآءً لِّيُطَهِّرَكُمۡ بِهٖ وَيُذۡهِبَ عَنۡكُمۡ رِجۡزَ الشَّيۡطٰنِ وَلِيَرۡبِطَ عَلٰى قُلُوۡبِكُمۡ وَيُثَبِّتَ بِهِ الۡاَقۡدَامَؕ‏ ﴿۱۱﴾  اِذۡ يُوۡحِىۡ رَبُّكَ اِلَى الۡمَلٰۤٮِٕكَةِ اَنِّىۡ مَعَكُمۡ فَثَبِّتُوا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا‌ ؕ سَاُلۡقِىۡ فِىۡ قُلُوۡبِ الَّذِيۡنَ كَفَرُوا الرُّعۡبَ فَاضۡرِبُوۡا فَوۡقَ الۡاَعۡنَاقِ وَاضۡرِبُوۡا مِنۡهُمۡ كُلَّ بَنَانٍؕ‏ ﴿۱۲﴾  ذٰلِكَ بِاَنَّهُمۡ شَآ قُّوا اللّٰهَ وَرَسُوۡلَهٗ‌ ۚ وَمَنۡ يُّشَاقِقِ اللّٰهَ وَرَسُوۡلَهٗ فَاِنَّ اللّٰهَ شَدِيۡدُ الۡعِقَابِ‏ ﴿۱۳﴾  ذٰلِكُمۡ فَذُوۡقُوۡهُ وَاَنَّ لِلۡكٰفِرِيۡنَ عَذَابَ النَّارِ‏ ﴿۱٤﴾

 “Hatırlayın ki; Rabbinize yalvarıp yakarmıştınız. O da: ‘Muhakkak ki Ben size peş peşe bin melekle yardım edeceğim’ diyerek duanıza icabet etti.” (9)

“Allah bunu ancak bir müjde olması ve kalplerinizin tatmin bulması için yapmıştı. Oysa nusret ve zafer ancak Allah katındadır. Şüphesiz ki Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (10)

“Allah, kendi katından bir emniyet vermek üzere sizi bir uyuklama bürüyordu. Gökten de üzerinize su indiriyordu ki bununla sizi tertemiz kılsın, üzerinizden şeytanın pisliğini gidersin, kalplerinizi sağlamlaştırsın ve ayaklarınızı sabit kılsın.” (11)

“Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: ‘Muhakkak ki Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Öyleyse (ey müminler!) onların boyunlarını vurun, parmaklarını kesin.’” (12)

“Çünkü onlar Allah ve Resûlü ile çekiştiler. Kim Allah ve Resûlü ile çekişirse bilsin ki Allah’ın cezası pek şiddetlidir.” (13)

“İşte, bunu tadın! Kâfirler için ayrıca cehennem azabı da vardır.” (14)

Bedir’de Resûlullah’ın liderliğinde Müslümanlar, tartışmayı bırakıp liderlerine itaati gösterdikten sonra kâfirlerle savaşmaya hazırlanırken Allah’a çok dua etmeye başladılar.

İbn Hanbel’in, Ömer yoluyla rivayet ettiğine göre: “Bedir gününde Resûlullah sahabelerine baktı; üç yüzü biraz aşan az bir sayı gördü. Bunun üzerine kıbleye yöneldi ve durmadan Allah’a yalvarıp dua etmeye başladı. O anda omzundaki örtü düştü. Yardımcısı Ebû Bekir bu örtüyü yerden alıp tekrar omzuna koydu ve ‘Rabbine yalvarman yeter; muhakkak ki O, vaadini sana gerçekleştirecektir’ dedi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.”

Allah, peş peşe bin melek indirerek duasını kabul etti.

İşte bu konuda en önemli noktalar şunlardır: Görüş alışverişi yapılır, cedelleşme de olabilir; fakat sonra bunlar terk edilerek lidere itaat edilir ve savaşmaya hazır olunur. Bundan sonra dua edilmeye başlanır.

İşte dua etmek, amelsiz ve savaşsız uygun değildir. Ancak amel ve sadık niyetle beraber olursa icabet edilir.

Allah, Bedir savaşına katılan Müslümanların kalplerine baktı; hepsi samimiydi, niyetleri sadıktı, Allah uğrunda savaşmaya hazırdılar ve bilfiil savaşa katıldılar. Bunun üzerine Allah onlara yardım olarak bin melek indirerek dualarını kabul etti.

Buna göre duanın kabulü için samimiyet, ihlas, sadık niyet, amele yönelmek, çalışmak, bilfiil mücadele etmek ve savaşmak gerekir.

İhlas; kendini işe vermek, malla ve canla fedakârlık göstermektir.

Sadık niyet ise; sırf Allah için çarpışmak veya iş yapmaktır. Şöhret, kavmiyet, vatanî hamiyet, çıkar ve şahsî menfaat için değil; sırf Allah’ın sözünü yüceltmek ve İslam’ı hâkim kılmak içindir.

Amel harp ise; bilfiil savaşa girişmektir.

Eğer amel siyasi ve fikrî ise; bilfiil karşıt fikir sahiplerine ve zalimlere karşı ciddi mücadele etmektir.

Allah, melekleri indirmekten maksadını şöyle açıkladı: Müslümanlara zafer ve nusreti elde edeceklerine dair bir müjde vermek. Çünkü bir orduya melekler katılırsa kesinlikle zafer gerçekleşir. Böylece korku giderilir, kalpler tatmin olur ve yatışır. Çünkü Müslümanların sayısı, silahı ve gücü çok azdı; yenilgiden korkuyorlardı.

“Oysa nusret ve zafer ancak Allah katındadır.” ayet-i kerimesi temel bir kuraldır. İnsan buna inandıkça ne kadar sıkıntı ve çile çekerse çeksin yılmaz, dayanır. Allah’ın vaadine güvenerek çarpışır, ümitsizliğe kapılmaz.

Çokluk, silah ve mühimmat; düşmanı korkutacak güç hazırlamak zaferin sebebi değildir. Bunlar amel için gerekli araçlardır. Zaferin yegâne sebebi ve müsebbibi Allah’tır.

Buna göre Allah’a tevekkül etmek, O’na güvenip dayanmak şarttır. Hac 40 ve Muhammed 7. ayetlerde geçtiği gibi Allah, kendi sözünü yüceltmeye ve dinin hâkimiyetini kurmaya çalışanlara yardım edeceğini vaat etmiştir.

İhlaslı mümin, dinde asla taviz vermez; fikirleri ve hedefleri üzerinde ölüme kadar ısrarcı olur.

Resûlullah ve sahabeler bu hususta örnek idiler. Allah onların tutumlarını birçok ayette övmüştür.

“Şüphesiz ki Allah izzet ve hikmet sahibidir.” ayetinin devamında Allah, ne kadar güçlü olduğunu vurgular. Zira izzet sahibi ve onun kaynağı O’dur. Buna göre müminlere yardım eder, onlara izzet ve güç verir.

Müminlere ne zaman ve nasıl izzet ve nusret vereceğini yalnızca O bilir. Hikmet sahibi O’dur. Her şey için bir zaman tayin etmiştir; zamanı gelince gerçekleşir.

Bu nedenle ihlasla ve sadık niyetle çalışanlara zafer gecikirse üzülmezler ve duraklamazlar. Bu gecikmede Allah’ın hikmeti nedir diye sorsak da bilemeyiz; ancak O bilir. Bize düşen sorumluluk; tam bir ihlas, ciddiyet ve samimiyetle çalışmak, ölüme kadar sebat göstermektir. Sonrasında zafer ve nusret gelir.

Melekleri indirmekle birlikte Allah başka nimetler de vermiştir: uyuklama. İnsan yorgun veya korku hâlindeyken uyuklama ile dinlenir ve rahatlar; sonra daha güçlü kalkar.

Bu uyuklama, korkuları gidererek emniyet sağladı; rahatlık ve güç verdi. Sonra müminler daha güçlü şekilde savaştılar.

Ayette uyuklamadan bahsedilir. Müslümanlar savaş hâlindedir; uyumak tehlikelidir. Eğer tam uyusalar düşman onları gafil yakalayabilir.

Fakat uyuklama hâlinde yarı uyanık olduklarından, bir saldırı anında hemen kalkıp düşmanla güçlü şekilde karşılaşabilirler.

Bunun benzeri Uhud Savaşı’nda da olmuştur. Âl-i İmrân 154. ayette şöyle buyrulur:

“Sonra o kederin ardından Allah size bir emniyet indirdi ki, bir kısmınızı uyuklama bürüyordu. Bir kısmı da kendi canının kaygısına düşmüş, Allah hakkında cahiliye zannına benzer zanlar taşıyordu.”

Uhud Savaşı’nda, şiddetli çarpışmalar ve bir yenilginin ardından yorgunluk ve korku oluşmuştu. Bunun üzerine Allah, imanı sağlam olanlara uyuklama nimetini verdi. Böylece yorgunluklarını attılar ve kalpleri rahatladı.

Ali bin Ebû Talha adlı sahabe şöyle dedi:
“Uhud Savaşı’nda uyuklayanlardandım. Defalarca kılıç elimden düştü. Her seferinde düşüyor, sonra tekrar alıyordum. Diğerlerine baktım; onlar da uyuklayarak sallanıyorlardı.”

Fakat imanı sağlam olmayan kimselere bu nimet dokunmadı; onlar hep endişe ve ıztırap içinde kaldılar. “Niye buraya geldik?” diyerek hem kendi canlarının hem de kardeşlerinin canlarının kaygısına düştüler.

Ayetin devamında bu durum şöyle aktarılır:
“Bu işten bize bir şey olsaydı burada öldürülmezdik.”

“Keşke gelmeseydik, kardeşlerimiz öldürülmeyecekti!” dediler.

Allah onlara şöyle cevap verdi:
“Eğer evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar yine öldürülecekleri yerlere çıkıp giderlerdi.”

Böylece Allah, imanı sağlam olan ile olmayanı ortaya çıkardı:
“Allah, içinizdekini yoklamak ve kalplerinizdekini temizlemek için bunu yaptı.”

Bunun manası şudur: Müslümanların, kâfirler kendileriyle savaşırken uyuması doğru değildir. Daima teyakkuz hâlinde olmalıdırlar. Savaşta bir kısmı uyuyabilir; fakat diğerleri onları silahlarıyla korumalıdır. Nöbetleşe birbirlerini muhafaza ederler.

Nisâ Suresi 102. ayette, savaş meydanında Müslümanların hep birlikte cemaatle namaz kılmaları yasaklanmıştır. Bir grup imamın arkasında bir rekât kılarken diğerleri onları korur; sonra bunlar ikinci rekâtı tamamlar ve birinci rekâtı kılanlar onları korur.

Bu asırda Müslümanlar kendi Hilafet devletlerini kaybedince, kâfirler onlara karşı her alanda savaşmaktadır. Bu nedenle Müslümanlar sürekli teyakkuz hâlinde olmalı, onlara karşılık vermeli ve her alanda mücadele etmelidirler. Mecazî anlamda “uyumaları” asla caiz değildir. Gözleri açık olmalı ve yeniden Hilafet Devleti kuruluncaya kadar durmaksızın mücadele etmelidirler.

Gökten Müslümanların üzerine su indirilmesi (yağmur) da Allah’ın ayrı bir nimetidir. Bununla kum ve toz gibi pislikler giderilmiş, temizlenmişlerdir. Ayrıca Müslümanların üzerinde durdukları yer yağmurla sertleşmiş, savaş için uygun hâle gelmiştir. Eğer kumlu kalsaydı savaşmak zor olurdu.

Kâfirlerin durumu ise zordu; onların bulunduğu yere yağmur yağmadı. Bu nedenle sıkıntıya düştüler. Ayette Allah’ın müminlerin üzerine su indirdiği açıkça beyan edilmiştir.

Öte yandan bu su ile ihtilam gibi “şeytan pisliği” giderilmiş ve temizlenmişlerdir. Böylece namazlarını rahatça kılabilmişlerdir. Çünkü ihtilam, namaz kılmaya engeldir. Bu durum şeytanın işine gelir. Şeytan, Müslümanın namaz kılmaması için bahaneler üretir ve vesvese verir:

“Yorgunuz, korku içindeyiz; şimdi namaz vakti mi?”
“İhtilam oldum, nasıl namaz kılacağım?”
“Zaruret var!”

Bu tür vesveseler, imanı zayıf olanlara gelir. İmanı güçlü olanlar ise bunlara yenik düşmezler.

Şeytan her konuda insanlara haram işlemeleri için bahaneler üretmeyi öğretir, çirkin şeyleri güzel gösterir. Bu asırda da faiz yiyenlere “zaruret ve ihtiyaç” gibi bahaneler uydurtur; Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemek için yollar gösterir.

Ayette geçen “sizi tertemiz kılsın” ifadesi, taharetin hem küçük hem büyük abdesti kapsadığını gösterir. Müslüman, namaz kılmak için hem abdestli hem de gusüllü olmalıdır.

Bedir Savaşı’nda imanı zayıf olan kimse yoktu. Hepsi sağlam idi; Resûlullah ile cedelleşmeyi bırakıp ona itaat ederek savaşa sadık niyetle katıldılar. Bu nedenle melekler onlara yardım için indi ve Allah onlardan razı oldu.

Hatta Resûlullah, Bedir’e katılanlardan biri hata işlediğinde onu affederdi. Çünkü Allah’ın şahitliğiyle onların kalpleri ve niyetleri sağlamdı.

Buna göre; önemli zamanlarda ve büyük sıkıntılar içinde sadık niyetle iman ve dava üzerinde sebat gösteren kimselere güvenilir. Eğer daha sonra hata yapar veya kusur işlerlerse ve özür beyan ederlerse affedilirler. Çünkü bu kişinin aslı sağlamdır; sonradan hata etmiştir.

Nitekim Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

   ” أقيلوا ذوي الهيئات زلاتهم” وفي رواية أخرى “عثراتهم إلا الحدود”

“Heya’t sahiplerinin (hayırla tanınan kimselerin) hatalarını affedin.”
Başka bir rivayette: “Sürçmelerini affedin; ancak had cezaları müstesnadır.”
(İbn Hanbel 25513, Nesâî 7293)

İçki içmek, zina etmek, hırsızlık yapmak, iffetli kimselere iftira atmak gibi Allah’ın hududları olan büyük günahlar ise affedilmez.

Uhud Savaşı’nda durum böyle değildi. Bir kısım münafıklar, kalbi hasta olanlar ve imanı zayıf kimseler vardı. Resûlullah ile cedelleştiler ve kötü zanna kapıldılar. Ayrıca Müslümanların arkasını koruyanlardan bir kısmı savaşın bittiğini zannederek ganimet almak için Uhud Dağı’ndan indiler ve liderleri olan Resûlullah’a muhalefet ettiler. Böylece savaşı kazandıktan sonra kaybettiler.

Şu da bir gerçektir ki; korku, yorgunluk veya öfke hâlinde insanın içi daralır, zihni karışır, doğru düşünemez ve sağlıklı hareket edemez.

Müslüman yıkandığında veya abdest aldığında ise sakinleşir, ferahlar ve şeytanın vesveseleri gider. Böylece Allah onların kalplerini iman üzere sağlamlaştırır. Onların Allah’ın yardımına ve zaferine olan güvenleri tamdır; bu da onları sabırlı ve cesur kılar.

Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

” إنّ الغضبَ من الشيطانِ، وإنّ الشيطانَ خُلقَ من النارِ، وإنما تُطفاُ النارُ بالماءِ، فإذا غضبَ أحدُكُم فليتوضأ”

“Şüphesiz ki öfke şeytandandır. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ise ancak su ile söndürülür. Sizden biri öfkelendiğinde abdest alsın.”
(Ebû Dâvûd 4784, İbn Hanbel 17985)

Allah onlara sabır ve cesaret verdiğinde, bunu savaş meydanında gösterdiler. Savaşırken sabit kaldılar ve kaçmadılar. Böylece Allah onların ayaklarını sabit kıldı. Ayrıca yağmur sayesinde yer sertleşmiş ve savaşmaya elverişli hâle gelmişti.

Buna binaen, savaşmak için hem imanı sağlamlaştırmak hem de askerleri bu yönde iyi yetiştirmek gerekir. Allah’a dayanıp güvenmelerini güçlendirmek, cesaret ve dayanıklılık kazandırmak için eğitim verilmelidir.

Aynı zamanda iyi askerî eğitim vermek, savaş için uygun yer ve zamanı seçmek, plan ve strateji belirlemek, silah ve mühimmat hazırlamak da vaciptir. Zira şer’î kaide şöyledir:
“Bir vacibi yerine getirmek için gerekli olan şeyler de vaciptir.”

Allah müminlere meleklerle de yardım eder. Ayette bu açıkça belirtilmiştir.

Ayette “meleklere vahyetti” ifadesi, yardım edecek tüm meleklere veya baş melek Cebrâil vasıtasıyla bu emrin iletildiğini gösterir. Zira Kur’an da Cebrâil aracılığıyla Resûlullah’a vahyedilmiştir.

Allah meleklere: “Muhakkak ki Ben sizinle beraberim” dediğinde, onlar Allah’ın desteğiyle hareket ederler ve görevlerini yerine getirirler. Çünkü onlar da yaratılmıştır ve Allah’ın yardımına muhtaçtırlar.

Melekler, kendilerine verilen güce rağmen bağımsız hareket edemezler; ancak Allah’ın izni ve yardımıyla iş yaparlar. Onların görevi doğrudan savaşmak değil, iman edenlere sebat vermektir.

Melekler müminlerin yanına geldiğinde, insanı gevşeten, korkutan ve savaştan kaçmaya sevk eden şeytanlar kaçar. Çünkü şeytanlar melekleri görebilir ve onları görünce uzaklaşırlar. Böylece müminler şeytanın vesveselerinden kurtulur.

Ayrıca meleklerin varlığı, müminlerin moralini yükseltir ve Allah’a bağlılıklarını güçlendirir.

Şu ayetlerden anlaşılır;

اِنَّ الَّذِيۡنَ قَالُوۡا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسۡتَقَامُوۡا تَتَنَزَّلُ عَلَيۡهِمُ الۡمَلٰٓٮِٕكَةُ اَلَّا  تَخَافُوۡا  وَلَا  تَحۡزَنُوۡا وَاَبۡشِرُوۡا بِالۡجَـنَّةِ الَّتِىۡ كُنۡتُمۡ تُوۡعَدُوۡنَ‏ ﴿۳۰﴾  نَحۡنُ اَوۡلِيٰٓـؤُکُمۡ فِى الۡحَيٰوةِالدُّنۡيَا وَفِى الۡاٰخِرَةِ ۚ وَلَـكُمۡ فِيۡهَا مَا تَشۡتَهِىۡۤ اَنۡفُسُكُمۡ وَلَـكُمۡ فِيۡهَا مَا تَدَّعُوۡنَ ؕ‏ ﴿۳۱﴾  نُزُلًا مِّنۡ غَفُوۡرٍ رَّحِيۡمٍ﴿۳۲﴾ 

“Rabbimiz Allah’tır” deyip (Allah’ın emrine göre) istikamet eden, dosdoğru yürüyenlerin üzerine melekler iner ve şöyle derler: “Korkmayın, üzülmeyin; size vaad edilen cennetle müjdelenin. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Cennette canınızın istediği her şey vardır ve size vaad edilen her şeyi bulacaksınız. Bunlar, çok bağışlayan ve merhamet eden Allah’tan bir ikramdır.” (Fussilet 30–32)

İşte melekler gelince şeytanlar kaçar. Müstakim müminler, meleklerin müjdeleriyle imanî bir atmosferde bulunur ve güç kazanırlar. Cennete talip olup Allah yolunda güzelce çarpışırlar; hiçbir kimseden korkmazlar. Allah şöyle buyurur:

‏  اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيۡطٰنُ يُخَوِّفُ اَوۡلِيَآءَهٗ فَلَا تَخَافُوۡهُمۡ وَخَافُوۡنِ اِنۡ كُنۡتُمۡ مُّؤۡمِنِيۡنَ‏ ﴿۱۷۵﴾ 

“Şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Eğer mümin iseniz onlardan korkmayın, yalnızca Benden korkun.” (Âl-i İmrân 175)

Müstakim olan, dosdoğru yolda giden müminler; dostlarının melekler olduğunu bildiklerinden şeytandan ve onun dostları olan kâfir ve münafıklardan korkmazlar. Çünkü fayda ve zararın ancak Allah’ın takdiriyle olduğunu, ecelin ve rızkın da Allah’ın elinde bulunduğunu bilirler.

Allah, “Kâfirlerin kalplerine büyük korku salacağım” buyurduğunda, onları sahte dostları olan şeytanların tasallutu altında bırakır. Şeytanlar onları canları ve malları konusunda korkutur.

Allah şöyle buyurur:

فَاِذَا قَرَاۡتَ الۡقُرۡاٰنَ فَاسۡتَعِذۡ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيۡطٰنِ الرَّجِيۡمِ‏ ﴿۹۸﴾  اِنَّهٗ لَـيۡسَ لَهٗ سُلۡطٰنٌ عَلَى الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا وَعَلٰى رَبِّهِمۡ يَتَوَكَّلُوۡنَ‏ ﴿۹۹﴾  اِنَّمَا سُلۡطٰنُهٗ عَلَى الَّذِيۡنَ يَتَوَلَّوۡنَهٗ وَالَّذِيۡنَ هُمۡ بِهٖ مُشۡرِكُوۡنَ‏ ﴿۱۰۰﴾

“Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Şüphesiz ki onun, iman edip Rablerine tevekkül edenler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. Onun hâkimiyeti ancak onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl 98–100)

İşte şeytan, ancak kâfirlere musallat olur ve onlara korku vesvesesi verir.

Allah müminlere destek ve yardım garantisi vererek şöyle hitap etti:
“Öyleyse kâfirlerin boyunlarını vurun, ellerini ve ayaklarını kesin.”

Yani sizin göreviniz doğrudan kâfirlerin başlarını, ellerini ve ayaklarını kesmektir. Asıl kestiren Allah’tır; O’nun iradesiyle olur. Ancak müminler bu işi fiilen yerine getirirler. Bunun benzeri şu ayette de geçer:

قَاتِلُوۡهُمۡ يُعَذِّبۡهُمُ اللّٰهُ بِاَيۡدِيۡكُمۡ وَيُخۡزِهِمۡ وَيَنۡصُرۡكُمۡ عَلَيۡهِمۡ وَيَشۡفِ صُدُوۡرَ قَوۡمٍ مُّؤۡمِنِيۡنَۙ‏

“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları azaplandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara karşı galip kılsın ve müminlerin gönüllerini ferahlatsın.” (Tevbe 14)

Bu kâfirler bu azabı hak ettiler:
“Çünkü onlar Allah ve Resûlü ile çekiştiler.”

Zira kendi cahiliye hükümlerini, atalarından gördükleri adetleri, fikirleri ve kanunları Allah ve Resûlü’nün emirlerinden üstün tutarak çekişmeye girdiler.

İşte:
“Kim Allah ve Resûlü ile çekişirse bilsin ki Allah’ın cezası pek şiddetlidir.”

Savaşta müminler karşısında mağlup olurlar; başları, elleri ve ayakları kesilir.

Allah onlara Bedir Savaşı ile “bu azabı tattırdı.” Nitekim onların bir kısmı öldürüldü. Bedir’e katılan bütün liderleri öldürüldü. Çünkü liderleri mağlup olunca veya öldürülünce moralleri bozulur, yenilirler ve güçleri kalmaz.

Nitekim Tevbe Suresi 12. ayette küfür önderleriyle savaşma emri verilmiştir. Umulur ki onlar küfürlerinden ve ihanetlerinden vazgeçerler. Çünkü fırsat buldukça yeminlerini ve ahitlerini bozarak müminlere saldırırlar.

Zaten kâfirler için cehennem azabı hazırlanmıştır. Onlar hem dünyada müminlerin eliyle cezalandırılırlar hem de ahirette ebedî olarak cehennemde kalırlar.

Bedir Savaşı’nda en azgın ve inatçı liderler yok edildi. Bu, Mekke’nin fethine yol açtı. Nitekim bu savaştan 6 yıl sonra, hicrî 8. yılda Mekke fethedildi; Ebû Süfyân gibi kalan liderler teslim oldu ve İslam’a girdiler.

Buna binaen, küfür sistemlerinin önderleri ve yöneticileri hedef alınmalıdır. Onlar yok olursa veya teslim olursa, onlara tabi olanlar da ya onları takip eder ya da dağılır ve güçleri kalmaz.

Fikrî ve siyasî mücadelede de durum aynıdır. Resûlullah onların liderlerini ve etkili kimselerini hedef almıştır. Çünkü diğer insanlar onlara tabidir.

Onlarla yapılacak herhangi bir uzlaşma, onları güçlendirir ve sistemlerini yaşatır.

Bu asırda kendi laik ve demokratik sistemlerini ve kanunlarını üstün tutup Allah’ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini uygulamayı reddedenlere karşı büyük bir mücadele verilmelidir. Bunlar Allah ve Resûlü ile çekişmektedir. Bu nedenle müminler de onlarla mücadele etmelidir.

Muhakkak ki Allah müminlere her türlü imkânı sağlar ve onları meleklerle destekler. Çünkü melekler, dünya ve ahirette onların dostlarıdır.