– 4 –

Savaştan kaçmanın hükmü
Savaştan maksat
Savaş tekniklerini öğrenmek
Halifenin ordu başkomutanı olması
“Siz onları öldürmediniz, Allah onları öldürdü” manası
“Sen attığın zaman sen atmadın, Allah attı” manası
İnsanın amelinden sorumlu olması
Neticenin doğmasının kendi elinde olmaması
Kâfirlerin gücünü zayıflığa uğratması
Fetih ve zaferin manaları
Allah’ın müminlerle beraber olması

يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡۤا اِذَا لَقِيۡتُمُ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا زَحۡفًا فَلَا تُوَلُّوۡهُمُ الۡاَدۡبَارَ‌ۚ‏ ﴿۱۵﴾ وَمَنۡ يُّوَلِّهِمۡ يَوۡمَٮِٕذٍ دُبُرَهٗۤ اِلَّا مُتَحَرِّفًا لِّقِتَالٍ اَوۡ مُتَحَيِّزًا اِلٰى فِئَةٍ فَقَدۡ بَآءَ بِغَضَبٍ مِّنَ اللّٰهِ وَمَاۡوٰٮهُ جَهَـنَّمُ‌ؕ وَبِئۡسَ الۡمَصِيۡرُ‏ ﴿۱٦﴾   فَلَمۡ تَقۡتُلُوۡهُمۡ وَلٰـكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُمۡ وَمَا رَمَيۡتَ اِذۡ رَمَيۡتَ وَ لٰـكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى‌ ۚ وَلِيُبۡلِىَ الۡمُؤۡمِنِيۡنَ مِنۡهُ بَلَاۤءً حَسَنًا‌ ؕ اِنَّ اللّٰهَ سَمِيۡعٌ عَلِيۡمٌ‏ ﴿۱۷﴾ ذٰلِكُمۡ وَاَنَّ اللّٰهَ مُوۡهِنُ كَيۡدِ الۡـكٰفِرِيۡنَ‏ ﴿۱۸﴾ اِنۡ تَسۡتَفۡتِحُوۡا فَقَدۡ جَآءَكُمُ الۡفَتۡحُ‌ۚ وَاِنۡ تَنۡتَهُوۡا فَهُوَ خَيۡرٌ لَّـكُمۡ‌ۚ وَاِنۡ تَعُوۡدُوۡا نَـعُدۡ‌ۚ وَلَنۡ تُغۡنِىَ عَنۡكُمۡ فِئَتُكُمۡ شَيۡـًٔـا وَّلَوۡ كَثُرَتۡۙ وَاَنَّ اللّٰهَ مَعَ الۡمُؤۡمِنِيۡنَ﴿۱۹﴾

 “Ey iman edenler! Savaş için ilerlerken kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin. (15)
O gün, savaşmak için bir tarafa çekilmek veya başka bir topluluğa katılmak maksadı dışında kim onlara arkasını dönerse Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun son karargâhı cehennemdir. Ne kötü bir gelecektir!
(16)
Siz onları öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Sen attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Allah bununla iman edenleri güzel bir imtihanla denemek ister. Şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir.
(17)
İşte bu böyledir. Allah kâfirlerin tuzaklarını zayıf hale getirir.
(18)
(Ey kâfirler!) Eğer fetih bekliyorsanız, işte fetih size geldi. Eğer (Kâfirlikten ve İslam’a karşı gelmekten) vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer (İslam’la savaşmak için) tekrar dönerseniz biz de döneriz. O gün grubunuz ne kadar çok olsa da size fayda vermez. Bilin ki Allah müminlerle beraberdir. (19)”

Allah, iman edenlerin kâfirlerle savaşırken kaçmalarını yasaklar.
“Karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin” ifadesinin manası kaçmayın demektir. Çünkü kaçan kimse karşı tarafa sırt çevirir, arkasını verir.

Buhârî ve Müslim, İbn Hibbân ve Ebû Dâvûd’un tahriç ettikleri sahih hadiste Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, savaştan kaçmayı yedi büyük çirkin günahtan saymıştır.

Ayette ve hadiste geçen “kâfirlerle savaşmak için ilerlerken” ifadesinin manası, Müslümanların kâfirlerle savaşmaya gitmesidir. Savaş sırf savunmak için değildir; daha doğrusu kâfirler üzerine yürümek, saldırmaktır.

Burada şu işaret delaleti vardır: Ey iman edenler! Kâfirlerin hükmettikleri memleketleri fethetmek için askerî hamle yapınız. Böylece Bedir Savaşı, fetihleri gerçekleştirmek üzere dışarıda savaşma yolunu açtı. Allah, onların düşünmedikleri yerden onları bu savaşa sevk etti. Bu savaş, Müslümanlara pratik bir ders verdi. Savaş yalnızca memleketi, Medine’yi, Rasulullah’ı ve Müslümanları savunmak için değil; dışarıda kâfirlerin üzerine gitmek içindir.

Ayrıca birçok muhkem ayet ve ileride tefsir edeceğimiz Enfâl 39. ayette, yalnız Allah’ın dini hâkim kılınıncaya ve fitne ortadan kalkıncaya kadar (Müslümanları doğrudan veya dolaylı olarak dinlerinden döndürme işi bitinceye kadar) Müslümanların savaşması farz kılınmıştır.

Savaş ancak kâfirlerle meydana gelir. Çünkü küfür ile iman arasındaki çatışma, İslam hâkim oluncaya kadar durmaz. Bunun sebebi, onların İslam dinine inanmamaları veya boyun eğmemeleridir. Tevbe Suresi 29. ayet bunu açıkça ifade eder: Eğer Müslüman olurlarsa veya cizye vererek İslam hükmüne boyun eğerlerse, onlarla savaş sona erer.

Ancak savaş esnasında düşmana yeniden saldırmak veya başka bir yerden saldırmak amacıyla savaşçı başka bir tarafa çekilirse ya da başka bir bölüğe katılmak üzere arkasını dönerse bu caizdir; kaçmak sayılmaz. Çünkü daha güçlü bir şekilde başka bir yerden saldırmak veya başka bir bölüğü takviye etmek için geri çekilmektedir.

Savaştan kaçmak o kadar büyük bir çirkin günahtır ki:
“Kim onlara arkasını dönerse Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun son karargâhı cehennemdir. Ne kötü bir gelecektir!”

Çünkü savaştan kaçmak, kâfirlerin galibiyetine yol açar; Müslümanların üzerine gelmelerine ve onları doğrudan veya dolaylı olarak dinlerinden döndürmelerine sebep olur. Oysa savaşın veya cihadın maksadı, kâfirlerin ya İslam’a girmesini ya da boyun eğmesini sağlamaktır.

Kâfirler İslam’ın üstünlüğünü istemezler; aksine onu ortadan kaldırmayı hedef edinirler. Özellikle bu asırdaki laik kâfirler, İslam’ı sadece ferdi alanlara hapsetmek, hayatın, toplumun, devletin ve siyasetin dışında bırakmak isterler. Zira dini hayattan ayırma ilkesine inanırlar. Diğer dinler gibi İslam’a da aynı mesafede durmak isterler. İşte demokratların temel akidesi budur. Bu tamamen küfürdür.

Oysa İslam diğer dinler gibi değildir. Tevhid akidesinden hayat nizamı ve devlet sistemi doğar. İslam’ın 13 asır boyunca devleti olmuştur.

Demokrat, laik, komünist, sosyalist, Yahudi, Hristiyan, Budist ve Hindu gibi kâfirlerin hepsi İslam’la savaşmaktadır. Askerî, siyasi veya fikrî savaşlarda bunların önünden kaçmak büyük ve çirkin bir haramdır. Sadece iman, ibadet ve ahlakla yetinen Müslümanlar, bu kâfirlerin önünden kaçmış ve onların galibiyetine yol açmış olurlar.

Öte yandan bu ayet, düşmanı yenmek üzere Müslümanların savaş tekniklerini öğrenmelerine de işaret eder.

Orduyu bölüklere ve kollara ayırmak, farklı stratejik yerlere yerleştirmek, savaş alanını terk etmeden vur-kaç taktiğini kullanmak gibi teknik hususların uygulanması gerekir.

Buna göre Hilafet Devleti; savaş tekniğini ve taktiklerini öğrenmek, plan çizmek, tuzak kurmak ve askerleri eğitmek için harp okulları açar, kışlalar kurar ve stratejik yerleri seçip orada çeşitli silah, levazım, kuvvet ve askerleri yerleştirir.

Zira Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu savaşta bir yerde konakladığında, savaş teknik ve stratejilerini bilen Hubab bin Münzir adlı sahabe şöyle sordu: “Bu konaklama Allah’tan bir emir midir; yani ne ileri ne geri adım atamayacağımız bir durum mudur, yoksa rey, harp ve hile meselesi midir?” Bunun üzerine ona:

” بل هو الرأي والحرب والمكيدة”

 “Daha doğrusu bu, rey, harp ve hile meselesidir.”

cevabını verince Hubab: “Ey Rasulullah! (Savaşmak için) bu konaklama hiç uygun değildir. O kavme karşı Bedir suyuna en yakın yere insanları (Müslümanları) götür. Orada konaklayalım. Suyun merkezinin arkasında kalanları kapatalım, bir havuz inşa edelim ve onu suyla dolduralım. Biz içeriz, onlar içemez.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah:

” لقد أشرت بالرأي”

“Gerçekten isabetli bir görüş ortaya koydun.”

buyurdu. Gecenin ortasında Rasulullah ve beraberindeki Müslümanlar kalktı ve bunu yaptılar (İbn İshak ve İbn Sa’d).

Bu münasebetle Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“الحرب خدعة”

 “Harp aldatma sanatıdır.” (Buhârî 3029, Müslim 1740)

Hubab bin Münzir bu hususta yetişmiş ve uzmanlaşmıştır. Bunun gibi askerler yetiştirmek gerekir.

Düşmanı daha fazla hile ve aldatma ile yenebiliriz. Bu nedenle düşmanı aldatmak için ordu başkanı olan Halife, askerî sırları ve planları gizler.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem fiilen ordu başkanı ve başkomutan olduğundan dolayı Halife de böyle olur. Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, yönetimi boyunca 10 yıl içerisinde bizzat 29 savaşa katılmış ve liderlik etmiş, ayrıca yaklaşık 100 seriyye göndermiştir. Buna göre Halife ya savaşa katılıp liderlik eder ya da yerine komutanlar tayin ederek gönderir.

Bir rivayete göre Bedir Savaşı’nda her Müslüman “Ben bunu öldürdüm, şunu öldürdüm” diyerek övününce Allah onlara şu cevabı verdi:

“Siz onları öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü.”

Bunun manası şudur: Asıl müsebbip Allah’tır. Allah bu insanların ecellerini tayin etmiştir; ecelleri gelince Müslümanların eliyle öldürülmüşlerdir. Eğer ecelleri gelmemiş olsaydı, Müslümanlar onları öldüremezdi. Nitekim bin kişiden sadece 70 kişi öldürüldü, diğerleri kaçtı. Eğer ecelleri gelmiş olsaydı kaçamazlardı.

Nitekim birçok ayette belirtildiği gibi ölümün tek sebebi ecelin gelmesidir. İnsan bir halde, bir sebeple veya bir araçla ölür ya da öldürülür.

İşte Müslümanlar öldürme fiilini gerçekleştirdiler, fakat asıl canı alan Allah’tır. Bu nedenle “Siz onları öldürmediniz, fakat Allah öldürdü” buyurulmuştur.

Allah Müslümanlara bunu hatırlatmıştır: Öyleyse kendinizle övünmeyin, “Allah’ın iradesi ve yardımıyla öldürdük” deyin.

Böylece Müslüman, yaptığı her işte bunu söylemelidir. Fiilinden sorumlu olmakla birlikte, asıl müsebbip olan Allah’ı unutmamalıdır.

Rivayete göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir avuç toprak alıp kâfirlerin yüzlerine attı. Toprağın tozu hepsinin gözlerine girdi. Her biri gözlerini temizlemekle meşgul olurken Müslümanlar onlara saldırdı. Bu da Allah’ın bir mucizesi ve Müslümanlara bir yardımıdır. Nitekim Allah, Müslümanlara sebat vermek için melekleri göndermiş, dinlenmeleri için uyuklama vermiş, yağmur indirerek ayaklarının altındaki toprağı sertleştirmiş ve savaşmalarını kolaylaştırmıştır.

Her asırda Müslümanlar Allah’a tevekkül ederek savaşa giderlerse, Allah’ın onlara yardım edeceğine dair burada bir işaret vardır. Bedir’de Müslümanların sayısı ve silahları az olmasına rağmen, sayıca ve silahça kendilerinden kat kat üstün olanlara galip gelmişlerdir. Öyleyse Allah, her savaşta Müslümanlara yardım eder. Yeter ki O’na tam tevekkül etsinler ve yalnız O’nun rızasını hedef edinerek O’nun yolunda savaşsınlar.

“Sen attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.”

Burada Allah “sen attığın zaman” buyurur. Bunun manası şudur: Fiil insana aittir. İnsan atar; ancak bu atışın sonucunu belirleyen Allah’tır. İsabet edip etmeyeceğini ancak Allah takdir eder.

Kâfirlerin gözlerine isabet etmesi, bu işin Allah’a ait olduğunu göstermiştir. “Fakat Allah attı” ifadesiyle isabet ettirme kastedilmiştir. Çünkü atmanın amacı hedefi tutturmaktır. Bu ifade mecazî olarak kullanılmıştır; yani sen attın, fakat hedefe ulaştıran Allah’tır.

İnsana düşen fiili gerçekleştirmektir; ancak sonuçlar Allah’ın elindedir. İnsan amelden sorumludur, fakat sonucun meydana gelmesi kendi elinde değildir. Bununla birlikte, sonuçları elde etmek için her türlü üsul ve aracı kullanmalıdır. Çünkü Allah birçok ayette amel etmeyi emreder ve amel, bir hedefi gerçekleştirmek için yapılır. O hâlde bu hedefe ulaşmak için en uygun üslup ve vesile kullanılmalıdır.

“Allah bununla iman edenleri güzel bir imtihanla denemek ister.”

Buradaki “bela” olumlu anlamda kullanılmıştır. Çünkü insan hem hayırla hem şerle imtihan edilir. Allah şöyle buyurur:

كُلُّ نَفۡسٍ ذَآٮِٕقَةُ الۡمَوۡتِ‌ؕ وَنَبۡلُوۡكُمۡ بِالشَّرِّ وَالۡخَيۡرِ فِتۡنَةً‌ ؕ وَاِلَيۡنَا تُرۡجَعُوۡنَ‏ ﴿ الأنبياء ۳۵﴾ 

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ 35)

Allah, insanları bazen sevdikleri ve kendileri için hayırlı gördükleri şeylerle; bazen de hoşlanmadıkları ve zarar gördükleri şeylerle imtihan eder.

Allah, Bedir Savaşı’nda iman edenleri güzelliklerle imtihan etmiş ve büyük bir nimet olan zaferle denemiştir. Bu nimeti değerlendirip Allah’a şükredip etmeyeceklerini görmek istemiştir.

“Şüphesiz ki Allah işitendir, bilendir.”

Allah her şeyi yarattığı için elbette işitir ve bilir. Bedir Savaşı’na katılanların söylediklerini işitmiş ve yaptıklarını görmüştür. Bu nedenle onlara bunu göstererek cevap vermiştir.

Müslüman, daima “Allah beni işitir, görür, yaptıklarımı kuşatır; her an cezalandırabilir, zaten her an canımı alabilir; sonra beni diriltecek ve hesaba çekecektir” düşüncesini zihninde yerleştirmeli ve bunu sürekli hatırlamaya çalışmalıdır. Bu bilinçte olan kimse günah işlemekten kaçınır ve Allah’ın emirlerini yerine getirmeye gayret eder.

İşte bu böyledir; durum bundan ibarettir. Allah o kadar güçlüdür ki muhakkak kâfirlerin tuzaklarını zayıf hale getirir. Onlar Allah’ın gücüne karşı hiçbir şey yapamazlar. Müslümanlar Allah’a tevekkül eder, O’na tam güvenip dayanırlarsa, kendilerine karşı savaşan kâfirlerin tuzaklarını ve güçlerini zayıflatır.

Kâfirlerin güçleri ve tuzakları vardır; fakat Allah bunları etkisiz hale getirir. Nitekim Bedir Savaşı’nda kâfirlerin güçlü ordusu ve sayıca üstünlüğü vardı. Allah onların kalplerine korku salmış, müminlere meleklerle yardım etmiş, onlara uyuklama vermiş, yağmur indirerek zemini sağlamlaştırmış ve kâfirlerin gözlerine giren toprakla onların gücünü zayıflatmıştır. Böylece sayıca ve silahça az olan Müslümanları onlara galip kılmıştır.

Allah, kâfirleri tehdit ederek şöyle buyurur:
“Eğer fetih bekliyorsanız, işte fetih size geldi.”

Müslümanların kâfirlere karşı kazandığı zafer de bir fetihtir. Fetih Suresi’nde Mekke’nin fethinden söz edilmiştir. Müslümanlar Mekke’yi ele geçirince buna fetih denilmiştir. Her zafer bir fetih sayılır. Dil bakımından fetih “açmak” demektir; İslam’ın yayılması için bir açılımdır.

Fetih, zaferden daha kapsamlıdır. Hem savaşı kazanmak hem de bir beldeyi ele geçirerek İslam’ın hâkimiyetini sağlamaktır.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Konstantiniyye’nin (İstanbul’un) fethini müjdelediğinde bu; Müslümanların Bizans’a karşı galip gelmesi, savaşı kazanması ve İstanbul’u ele geçirerek orada İslam hâkimiyetini kurması anlamına geliyordu. Nitekim bu gerçekleşti.

Aynı şekilde İstanbul’un fethinden sonra Roma’nın fethi de müjdelenmiştir. Bunun manası, Müslümanların Batılılara galip gelerek Roma’yı ele geçirmesi ve orada İslam hâkimiyetini tesis etmesidir. Ancak bu, Fatih ve askerleri gibi sırf Allah rızası için savaşan imanlı komutan ve askerlerle gerçekleşir.

İşte Bedir Savaşı da İslam’ın yayılması ve hâkim olması için bir açılım olmuştur.

Allah, kâfirlere şöyle buyurur:
“Eğer vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”

Eğer küfürden vazgeçip İslam’a girerlerse hem dünya hem ahiret hayrını elde ederler. İslam’a karşı gelmekten vazgeçip İslam hükmüne boyun eğerlerse dünya azabından kurtulurlar; bu da bir yönüyle onlar için hayırdır. Ancak ahiret azabından kurtulamazlar.

Eğer küfürlerinde ısrar eder ve İslam’a karşı savaşmaya tekrar dönerlerse, Allah:
“Biz de size döneriz.”

buyurarak onları tehdit eder. Bunun manası, Müslümanların galip gelmesi için Allah’ın Melekleri göndermek gibi her türlü yardımı sağlamasıdır.

Allah, kâfirleri şu sözle uyarır:
“O gün sizin grubunuz ne kadar çok olsa da size fayda vermez.”

Kâfirlerin sayısı ve gücü ne kadar fazla olursa olsun, Allah sadık Müslümanları onlara galip getirecektir.

Nitekim bunu Bedir’de gördüler. Buna rağmen Allah’ın tehdit ve uyarılarını dikkate almadılar. Nihayet Mekke’nin fethiyle bu tehditler gerçekleşti.

Kâfirler tehdit ve uyarılardan anlamaz, korkmazlar; ancak kendilerine karşı ciddi bir güç ortaya konulduğunda bundan etkilenirler. Çünkü Allah’a hakkıyla inanmazlar; Kur’an’a ve Allah’ın kelamına iman etmez, onu yalanlarlar. Kur’an’daki tehdit ve uyarılarla alay ederler.

Allah, kâfirlere şöyle ilan eder:
“Bilin ki Allah müminlerle beraberdir.”

Allah’ın gücünden daha büyük bir güç var mıdır? Elbette yoktur. O hâlde ey kâfirler! Allah, müminlere sizin karşınızda her türlü destek ve yardımı verecektir.

Bu durum, müminler için büyük bir müjdedir. Öyleyse müminler Allah’a tam güvenip dayanmalı, kâfirlerden korkmamalı, onlara hiçbir taviz vermemeli; sabır ve sebat göstermelidir. Çünkü Allah onları imtihan edecek, bela ve musibetlerle deneyecektir. Nihayetinde ise Allah mutlaka yardım edecek, zafer ve fetihleri gerçekleştirecektir.