– 5 –

  • Allah’a ve Rasulüne itaat etmenin ehemmiyeti
  • Müminlere hayat sağlamanın manası
  • Müminlerin buna muhalefet etmelerinden sakındırılması
  • İtaat etmeyenlerin hayvanlara benzetilmesi
  • Gerçeğe inanmayanlara sert üslup kullanılması
  • Zalimlere karşı çıkmanın ve münkeri değiştirmenin büyüklüğü
  • Onlara karşı çıkılmadığı zaman müminlerin maruz kalacakları tehlikeler
  • Daveti taşıyanların sayıca ve güç bakımından az olması
  • Zalimlerden eziyet görmelerinin normal olması
  • Allah’ın yardımının kendilerine yetişeceğine inanmaları

يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡۤا اَطِيۡعُوا اللّٰهَ وَرَسُوۡلَهٗ وَلَا تَوَلَّوۡا عَنۡهُ وَاَنۡـتُمۡ تَسۡمَعُوۡنَ‌ۖ‌ۚ‏ ﴿۲۰﴾ وَلَا تَكُوۡنُوۡا كَالَّذِيۡنَ قَالُوۡا سَمِعۡنَا وَهُمۡ لَا يَسۡمَعُوۡنَ‌‏ ﴿۲۱﴾ اِنَّ شَرَّ الدَّوَآبِّ عِنۡدَ اللّٰهِ الصُّمُّ الۡبُكۡمُ الَّذِيۡنَ لَا يَعۡقِلُوۡنَ‏ ﴿۲۲﴾ وَلَوۡ عَلِمَ اللّٰهُ فِيۡهِمۡ خَيۡرًا لَّاَسۡمَعَهُمۡ‌ؕ وَلَوۡ اَسۡمَعَهُمۡ لَـتَوَلَّوْا وَّهُمۡ مُّعۡرِضُوۡنَ‏ ﴿۲۳﴾ يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوا اسۡتَجِيۡبُوۡا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُوۡلِ اِذَا دَعَاكُمۡ لِمَا يُحۡيِيۡكُمۡ‌ۚ وَاعۡلَمُوۡۤا اَنَّ اللّٰهَ يَحُوۡلُ بَيۡنَ الۡمَرۡءِ وَقَلۡبِهٖ وَاَنَّهٗۤ اِلَيۡهِ تُحۡشَرُوۡنَ‏ ﴿۲٤﴾ وَاتَّقُوۡا فِتۡنَةً لَّا تُصِيۡبَنَّ الَّذِيۡنَ ظَلَمُوۡا مِنۡكُمۡ خَآصَّةً‌ ۚ وَاعۡلَمُوۡۤا اَنَّ اللّٰهَ شَدِيۡدُ الۡعِقَابِ‏ ﴿۲۵﴾ وَاذۡكُرُوۡۤا اِذۡ اَنۡـتُمۡ قَلِيۡلٌ مُّسۡتَضۡعَفُوۡنَ فِى الۡاَرۡضِ تَخَافُوۡنَ اَنۡ يَّتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَاٰوٰٮكُمۡ وَاَيَّدَكُمۡ بِنَصۡرِهٖ وَرَزَقَكُمۡ مِّنَ الطَّيِّبٰتِ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُوۡنَ‏ ﴿۲٦﴾ 

“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulüne itaat edin. İşittiğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin.” (20)

“İşitmedikleri hâlde ‘işittik’ diyenler gibi olmayın.” (21)

“Şüphesiz Allah katında canlıların en şerlisi, akletmeyen sağır ve dilsizlerdir.” (22)

“Allah onlarda bir hayır görseydi, onlara işittirirdi. Onlara işittirseydi de yine yüz çevirerek kaçarlardı.” (23)

“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere Allah ve Rasulü sizi çağırdığı zaman icabet edin. Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve bilin ki O’nun huzurunda haşrolunacaksınız.” (24)

“Öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zalimlere dokunmakla kalmaz. Bilin ki Allah’ın azabı şiddetlidir.” (25)

“Hatırlayın ki bir zaman siz yeryüzünde zayıf görülen, horlanan bir azınlıktınız. İnsanların sizi kapıp götürmelerinden korkuyordunuz. Fakat Allah size barınacak bir yer verdi, yardımıyla sizi destekledi ve size temiz rızıklar verdi. Umulur ki şükredersiniz.” (26)

Allah, müminlere değişik şekillerde yardımını gösterdikten sonra onların Kendisine ve Rasulüne itaat etmelerinin önemini tekrar vurguladı.

Baştan beri bu talep vardı. Fakat onlara yardımlarla minnet gösterdikten sonra bunu tekrar hatırlattı. Çünkü bu nimetleri onlara verdikten sonra kalpleri daha fazla yumuşar. İşte size Bedir Savaşı’nda nasıl değişik şekillerde yardım ettiysem, öyleyse Bana ve Rasulüme itaat edin. Bunun manası; zaferle aldanıp bu itaati bırakmayın, onu sürdürün, bu hususta hiçbir zaman gevşeklik göstermeyin demektir. Çünkü asıl olan budur. Allah’a kulluk budur.

Bu nedenle: “İşittiğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin” buyurdu. Allah’ın ve Rasulünün emirlerini Rasulün ağzından duyduğunuz hâlde sakın yüz çevirmeyin. Bunun manası da bu itaate devam edin, hiçbir zaman isyan etmeyin demektir.

İsrailoğulları gibi olmayın. Allah onlara nimet verdikçe şımardılar; Kendisine, Rasulü olan Musa’ya, peygamberi Harun’a ve diğer nebilere hep isyan ettiler, onları yalanladılar, hatta bir kısmını öldürdüler.

Yahudileri dost edinen münafıklar da böyledir. Allah’ın müminlere verdiği nimetler birer mucizedir. Bunlardan ders alıp münafıklıklarından vazgeçmeleri ve sağlam mümin olmaları gerekirdi. Fakat Yahudiler gibi onların da kalpleri hiç yumuşamadı. Böylece Yahudilerin hak ettiği azabı hak ettiler.

İnsanların hesaplarına göre Bedir’de Müslümanların savaşı kazanmaları mümkün değildi. Öyleyse onlar bu savaşı nasıl kazandılar? Bunu hiç düşünmek istemediler. Çünkü kalplerini, gözlerini ve kulaklarını kapattılar; tamamen dabbeler gibi olup düşünmez hâle geldiler.

Onlar, “Bedir’de olup bitenleri işittik, Allah’ın ve Rasulünün sözünü işittik; fakat inanmak istemiyoruz” dediler. Çünkü “işittik” dediler ama inanmadıkları için işitmemiş gibi oldular.

Normalde insan gerçeği işitince veya görünce inanır. İnanmazsa sanki hiç işitmemiş olur; boşuna ona anlatırsın.

Bu nedenle Allah onları dabbelere benzetti. Örfî manada eşek, katır, inek gibi dört ayak üzerinde yürüyen hayvanlara dabbe denilir.

Araplar düşünmeyen veya bir şey anlamayan kimseye de dabbe derler.

Hatta Allah onları “dabbelerin en şerlisi” olarak vasıflandırdı. Çünkü normal dabbe özürlüdür; aklı yoktur, düşünmesi mümkün değildir. Bunların ise düşünme imkânları vardır ama düşünmek istemezler. Bu sebepten dolayı dabbelerin en şerlisi oldular.

Bu ifade şu iki manayı taşır: Hem en kötü hem de en zararlı olanlardır.

Normal dabbelerin aklı olmasa da itaate alıştırılıp kullanılırlar ve zararları yoktur. Ama bu kâfirler ve münafıklar daha kötü ve daha zararlıdır. Allah’a ve Rasulüne isyankâr kaldıkları hâlde müminleri kendi hâllerine bırakmazlar. Allah’a ve Rasulüne itaat edenlerle savaşırlar.

Bunlar küfürleri veya münafıklıkları üzerinde ısrar ettikçe akletmez, gerçeği görmek ve işitmek istemezler. Gerçeğe karşı sağır ve dilsiz olurlar.

Daha önce tefsir ettiğimiz Araf Suresi 179. ayette Allah, onların hayvanlardan daha aşağı olduklarını vasıflayarak şöyle buyurdu:

 لَهُمۡ قُلُوۡبٌ لَّا يَفۡقَهُوۡنَ بِهَا وَلَهُمۡ اَعۡيُنٌ لَّا يُبۡصِرُوۡنَ بِهَا وَلَهُمۡ اٰذَانٌ لَّا يَسۡمَعُوۡنَ بِهَا ؕ اُولٰۤٮِٕكَ كَالۡاَنۡعَامِ بَلۡ هُمۡ اَضَلُّ‌ ؕ اُولٰۤٮِٕكَ هُمُ الۡغٰفِلُوۡنَ‏ ﴿۱۷۹﴾

“Onların kalpleri vardır, fakat onunla anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onunla görmezler. Kulakları vardır, fakat onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.” (179)

Artık bu tip insanlarda hiçbir hayır yoktur. Bu nedenle Allah: “Onlarda bir hayır görseydi, onlara işittirirdi” buyurdu. Eğer onların niyeti hakkı ve hidayeti istemek olsaydı, Allah onları gerçeği işitmeye ve anlamaya muvaffak kılardı.

Çünkü birçok ayette açıklandığı üzere Allah, hidayeti isteyene yardım eder; istemeyeni ise kendi hâline bırakır. Böylece şeytan ona musallat olur ve sapıklık içinde boğuşur.

Allah’ın: “Onlara işittirseydi de yüz çevirerek kaçarlardı” buyurmasının manası şudur: Allah, gerçeği görmeleri için onlara yardım edeceğini söylese bile yine yüz çevirip kaçarlardı. Bunu birçok ayette vurguladı. İslam nuru onların üzerine geldi, fakat onlar bu nurdan kaçıp karanlığa daldılar.

Allah’u Teâlâ, kâfirler ve münafıkların misalini şöyle verdi:

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَّا يُبۡصِرُوۡنَ‏   

“Onların durumu, karanlık bir gecede ateş yakan kimsenin durumu gibidir. Ateş etrafını aydınlattığı anda Allah onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; artık onlar göremezler.” (Bakara 17)

Hakkı duymak istemedikleri için onların hâli şöyledir:

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ 

 “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bu sebeple geri dönemezler.” (Bakara 18)

Yani nur olan Allah’ın dinine dönmezler ve hakka uymazlar.

Bu ayetlerden Kur’an’ın şu üslubu anlaşılır: Bazı insanlar gerçeği görmek veya gördükleri hâlde düşünüp inanmak istemiyorlarsa, onlara sert şekilde karşı çıkmak gerekir. Onlara karşı olumsuz üslup kullanılır. Allah onları dabbe, hayvan, hayvandan daha aşağı, sağır ve dilsiz olarak vasıflandırmıştır.

Çünkü bazıları, “Gerçeği kabul edip etmemek hürriyettir” derler. Oysa bu batıldır. İnsanın gerçeği kabul etmesi mecburidir. Eğer kabul etmezse bozgunculuk ve fesadı yayar. Zira zevkine, hevâ ve hevesine göre hareket edecektir. Böyle bir insan çok tehlikelidir. Onu bu hâli üzere bırakmak doğru değildir. Nitekim diğer insanlara kötü örnek olup zarar verir. İmkân ve güç sahibi olursa zararı daha da büyük olur; her kötülüğü yapar, yayar ve müminlere saldırmaya başlar.

Bu nedenle kâfirler ve münafıklar otorite sahibi olduklarında toplumu nasıl bozduklarına herkes şahittir. “Dine saygılıyız ama din ayrı, devlet ayrıdır; egemenlik halkındır; biz demokratız, özgürüz, herkes özgürdür” ve benzeri aldatıcı sloganlar atarlar. Düşünmeyen insanlar da aldanıp onları izlerler.

Daha önce tefsir ettiğimiz Bakara Suresi 204-206 ayetlerinde bu konuya değinildi. Bunların sözleri seni aldatır. “Kalbi ve niyeti temizdir” diye iddia ederler. Oysa Allah’ın bir numaralı düşmanıdırlar. Yeryüzünde otorite sahibi olduklarında fesadı yayar, bozgunculuk yapar, ekinleri ve nesilleri helak ederler. Ona “Allah’tan kork” dendiği zaman ise gurura kapılarak günaha dayalı bir izzet gösterir ve dinlememek için bunu bahane eder. “Nasıl bana Allah’tan kork dersin?” tavrına girer. İşte bunlar cehennemi hak etmişlerdir. Orası onlar için ne kötü bir döşek ve karargâhtır.

Bu nedenle bunlara karşı her türlü amansız mücadeleyi vermek haktır.

Allah kâfirlere ve münafıklara böyle sert şekilde karşı çıkarken, müminleri de Kendisine ve Rasulüne muhalefet etmekten sakındırır.

Tekrar Kendisine ve Rasulüne itaati pekiştirirken bunun önemini gösterir. Çünkü bu itaat müminlere hayat verir.

İman edenler bütün işlerinde Allah’a ve Rasulüne itaat ederlerse emniyet ve huzur içinde yaşarlar. “Size çağrıda bulunduğu zaman” ifadesi, her konuda size bir emir ve nehiy gösterildiğinde onlara uyacağınız manasına gelir.

Bunun manası şudur: İslam hükümleri kapsamlıdır; her konuyla ilgili hüküm vardır. Bunlar uygulandığında Müslümanlar izzetli ve güçlü olurlar, her alanda ilerler ve başarılı olurlar.

Bakara 179. ayette geçtiği gibi Allah’ın ve Rasulünün gösterdiği ceza hükümleri uygulandığı zaman müminlere hayat verilir. Emniyet ve huzur içinde yaşarlar. Dinleri, canları, ırzları, haysiyetleri, malları ve sahip oldukları her şey güvence altında olur. Hiç kimse bunlara dokunamaz ve saldıramaz. Aksi hâlde İslam’ın gösterdiği ağır cezaya çarptırılır.

Bu şekilde müminler gerçek manada rahat yaşarlar. Herkes emniyet içinde olur, huzurludur, insanlar korkusuz yaşar ve birbirlerine güvenirler. Toplum temiz olur. Allah’a ve Rasulüne itaatin verdiği hayat budur.

Allah ve Rasulü denildiğinde Kur’an ve Sünnet kastedilir. Böylece birçok ayet, Kur’an’a ve onun beyanı olan sünnete uymayı gerekli kılar. Bu iki kaynak, Allah’ın Rasulüne vahyettiği şeylerdir.

Allah ve Rasulüne iman edenler, sıkıntı göstermeden ve tereddüt etmeden hemen icabet edip uyarlar.

Eğer bir kişi “Allah’a ve Rasulüne inanıyorum” deyip emirlerine uymazsa, onun imanından şüphe edilir. Ya da o kadar cahildir ki bunun manasını hiç anlamamıştır.

Allah ve Rasulüne iman eden birinin başka hükümleri kabul etmesi tasavvur edilemez. Ancak münafıklar böyle davranırlar. İman ettiklerini iddia ederler fakat Allah’ın ve Rasulünün hükümlerine çağrıldıkları zaman yüz çevirirler. Nisa Suresi 60-65 ayetlerinde onların bu tutumları teşhir edilmiştir.

Eğer insan münafıklığa alışırsa kimse onu hidayete getiremez. Hidayeti istemediği için, “Allah kişi ile kalbi arasına girer” ifadesinin manası; Allah’ın onun kalbine kilit vurması, gözlerine perde çekmesi ve kulaklarını kapatmasıdır. Artık o sadece şeytanların vesveselerine açık hâle gelir.

En’am 125. ayette geçtiği gibi Allah, hidayeti isteyene yardım eder ve onun kalbini, göğsünü İslam’a açar. Hidayeti istemeyip sapıklığı tercih edenlerin ise göğsünü öyle daraltır ki sanki göğe çıkıyormuş gibi olur. İşte Allah, iman etmeyenlere şiddetli azap verecektir.

Allah müminlere, “Bilin ki O’nun huzurunda haşrolunacaksınız” diyerek önemli bir hususu hatırlatır. Yani dirilip Allah’ın huzurunda toplanacak ve hesap vereceksiniz. Bunu hiçbir zaman unutmayın, daima aklınızda tutun. İnsan, yaptıklarından sorguya çekileceğini ve buna göre ceza göreceğini bilirse korkar.

Mümin buna inandığı için ona bunu devamlı hatırlatmak gerekir. Çünkü Zariyat 56. ayette geçtiği gibi hatırlatma müminlere fayda verir. Yine Bakara 269, Âl-i İmran 7, Ra’d 19 ve Zümer 9 ayetlerinde: “Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır” buyurularak, aklını kullanmayan ve arzularına uyan kimselerin öğüt almayacağı bildirilmiştir.

Kâfirler ve münafıklar ise değişik üsluplarla bu sözlerle alay ederler.

Allah, müminlerin zalimleri kendi hâllerine bırakmalarını ve onları zulümden alıkoymaya çalışmamalarını yasaklar.

Müminler, bazı hükümlerde bile Allah’a ve Rasulüne itaat etmezlerse, Allah onları: “Öyle bir fitneden sakının ki…” diye uyarır. Bu fitne yalnızca zalimlere dokunmaz, hepsini kapsar.

Kendisine veya başkalarına karşı Allah’ın ve Rasulünün emirlerine muhalefet eden kimse haksızlık etmiş olur. Buna zalim denilir. Böyle biri azabı hak eder. Ona karşı susan da bundan etkilenir.

Buradaki fitneden maksat azaptır. Bu azap da toplum içerisinde fitnenin çıkmasıdır. Kargaşa ve sıkıntılar meydana gelir, insanlar birbirine düşer ve toplumun hâli tamamen bozulur. Bunun yanında düşmanların musallat olması ve her türlü sıkıntının gelmesi de buna dahildir.

Çünkü Allah’ın ve Rasulünün emri dışındaki her emir batıldır, fasittir; insanları ve toplumları ifsat eder. Taha 124. ayette: “Kim Benim zikrimden yüz çevirirse ona dar bir hayat vardır” buyurularak, Allah’a ve Rasulüne itaat etmemenin neticesi bildirilmiştir.

İşte müminler, kendi aralarında günah işleyen veya zulmeden biri bulunduğu hâlde buna karşı harekete geçmezlerse, bu kötü sonuçlarla karşılaşırlar. Başta yöneticiler ve güç sahibi olanlar olmak üzere, toplumda yayılan zulüm ve günahlara karşı durmaları gerekir.

Bazı kişiler dindarlık görüntüsü vererek, “Biz başkalarına karışmak istemiyoruz, yöneticilerle uğraşmak istemiyoruz, nefisleri değiştireceğiz” derler. Bunlar ne kadar büyük bir yanılgı içindedirler! Allah’a ve Rasulüne muhalefet ettiklerinin farkında değillerdir. Bu ayeti bilselerdi! Çünkü azap sadece zalimlere değil, onlara da dokunacaktır.

Bunlar, “Ululemre ne yaparlarsa yapsınlar hesap soramayız, onlara itaat etmek gerekir; yoksa fitne olur” diyerek işleri tersine çevirmiş ve gerçek fitnenin içine düşmüşlerdir.

Allah, zalimlere ve onlara karşı çıkmayan müminlere şiddetli azap tehdidinde bulunur.

Bu tehdit son derece ciddidir. Nitekim: “Bilin ki Allah’ın azabı şiddetlidir” buyurulmuştur. Yani zalimlere karşı çıkmazsanız bu azap size de gelir. Öyleyse zalimlerden değil, Benim azabımdan korkun ve kendinizi kurtarın. Eğer zalimlerin eziyetinden kaçarsanız, Allah’ın azabına uğrarsınız.

Bu nedenle Maide 79. ayette, münker işleyenlere karşı çıkmayan İsrailoğullarını Allah lanetlemiş ve üzerlerine azap indirmiştir.

Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

«وَاللَّه لَتَأْمُرُنَّ بالْمعْرُوفِ، وَلَتَنْهوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، ولَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدِ الظَّالِمِ، ولَتَأْطِرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْراً، ولَتقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْراً، أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللَّه بقُلُوبِ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ، ثُمَّ لَيَلْعَنكُمْ كَمَا لَعَنَهُمْ» (أبو داود والترمذي وابن ماجه).


“Hayır! Allah’a yemin olsun ki elbette marufu emredecek, münkerden nehyedeceksiniz. Zalimin elinden tutup onu hakka döndürecek ve onu hak üzerinde tutacaksınız. Aksi hâlde Allah sizin de kalplerinizi birbirine düşürür, sonra onları lanetlediği gibi sizi de lanetler.”
(Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce)

Şöyle de buyurdu:

 «إنَّ النَّاسَ إَذا رَأوُا الظَّالِمَ فَلمْ يَأْخُذُوا عَلى يَدَيْهِ أوْشَكَ أن يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بعِقَاب»


“İnsanlar zalimi görüp onu zulmünden alıkoymaya çalışmazlarsa, Allah’ın onlara umumi bir azap vermesi yakındır.”
(Ebû Dâvûd 4338, Tirmizî 3057, İbn Mâce 4005)

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, zalime ve zulme karşı çıkmanın önemini ve faziletini vurgulayarak bu görevi üstlenenin derecesini şöyle açıkladı:

 «سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَالَ إِلَى إِمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ فَقَتَلَهُ»


“Şehitlerin efendisi Hamza bin Abdülmuttalib’dir ve zalim yöneticiye karşı çıkıp ona marufu emredip münkerden nehyettiği için onun tarafından öldürülen kimsedir.”
(Hâkim, Müstedrek; senedi sahihtir)

Şöyle de buyurdu:

  «أَلا لا يَمْنَعنَّ أحدَكُم رَهْبةُ النّاسِ أّن يَقولَ بِحقٍّ إذا رآه أَو شَهِدَه، فَإنَّه لا يُقرِّبُ مِن أَجلٍ، ولا يُبَاعدُ مِن رزقٍ أَن يَقولَ بِحقٍ أو يُذكِّرَ بعظيمٍ».

 
“Sizden birini, hakkı gördüğü veya şahit olduğu zaman onu söylemekten insanların korkusu alıkoymasın. Çünkü hakkı söylemek veya büyük bir hakikati hatırlatmak ne eceli yaklaştırır ne de rızkı uzaklaştırır.”
(Tirmizî 2191, Ahmed bin Hanbel 11474)

Birçok ayet, müminlerin marufu emretmelerinin ve münkeri nehyetmelerinin gerekliliğini ve farziyetini vurgulamıştır. Hatta Âl-i İmran 104. ayette, bu görevleri yerine getirebilmek için yeterli bir grup veya hizbin oluşturulmasını farz kılmıştır.

Bu ayete yaptığımız tefsire dönüp detaylarını okuyabilirsiniz.

Allah, müminleri münkeri değiştirme ve marufu emretme farzını yerine getirmeye teşvik ederken onların eski hâllerini ve Kendilerine nasıl yardım ettiğini hatırlatıyor:

“Bir zaman siz yeryüzünde zayıf görülen, horlanan bir azınlıktınız.”

Buradaki yer Mekke’dir. Rasulullah orada daveti başlattı, bir kitle oluşturdu ve daveti taşımak üzere kitlesine katılan müminleri organize ederek çalıştırdı. Fakat müminler çok ezildi ve hor görüldü. Sayıları azdı. Neredeyse:

“İnsanların sizi kapıp götürmelerinden korkuyordunuz.”

Çünkü onlar bir avuç mümindi; güçleri de pek yoktu. Çoğu fakirdi. Kâfirler her an onları toplayıp bir yere kapatabilirdi. Nitekim üç yıla kadar onları Ebû Talib Vadisi’nde hapsedip yiyeceksiz bıraktılar.

Fakat bütün bu durumlarına rağmen Allah onlara:

“Bir sığınak verdi.”

O yer Medine idi. Orada devlet kurdular. Allah onların otorite sahibi olmalarını sağladı ve:

“Yardımıyla sizi destekledi.”

Ensar gibi yardımcılar verdi. Onlar muhacirlere her türlü yardımı sundular. Hatta mallarını bile onlarla paylaştılar. Böylece Allah onlara:

“Temiz ve hoş rızıklar verdi.”

Bütün bunlar Allah’ın yardımıyla oldu. Müslümanlar kendi imkânlarıyla bunları asla elde edemezlerdi.

Allah onlara:

“Umulur ki şükredersiniz.”

diye hitap etti. Bundan maksat; Allah’a şükretmeniz, O’na ve Rasulüne itaat etmenizdir. Bunun en önemli yönlerinden biri de münkeri nehyetmeniz ve marufu emretmenizdir. Aynı zamanda en büyük fitne olan küfrü ve onun sistemini ortadan kaldırmak için mücadele etmenizdir.

Bu ayetten şu hususlar anlaşılır:

  • Daveti taşıyanların sayısının az olması normaldir. İnsanların çoğu katılmaz. Ancak ihsası ve duyarlılığı yüksek, düşüncesi derin ve fedakârlık göstermeye hazır olanlar katılır.
  • Zalimler tarafından eziyet, sıkıntı ve işkence görmeleri normaldir. Davet yolu çiçeklerle döşenmiş değildir. Kâfirler ve münafıklar davete ve onu taşıyanlara karşı sessiz kalmazlar.
  • Güçleri ne kadar az olursa olsun Allah’ın yardımına çok güvenmelidirler. Bir gün yardımın kendilerine mutlaka ulaşacağına tam inanmalıdırlar. Eğer bu güven sarsılırsa daveti bırakırlar. Çünkü karşılarındaki kâfirler ve münafıklar o kadar güçlüdür ki normal hesaplarla bakıldığında bir avuç müminin bu kadar büyük ve güçlü toplulukları ve devletleri nasıl yeneceği düşünülebilir.
  • Allah birçok ayette, daveti taşıyan müminleri; Kendi yardımı gelinceye kadar sebat göstermeye ve sabretmeye teşvik etmiştir. Önceki müminlerden örnekler vermiş, sebat gösteren ve sabredenleri çok övmüştür. Ne mutlu onlara.