– 6 –
- Allah ve Rasulüne hainlik
- Emanete hainlik
- Takvanın güzel meyveleri
- Takva sahiplerine furkan kılınması
- Kâfirlerin tuzakları
- Allah’ın tuzağı
- Ebu Cehil’in cahiliyesinin demokratların cahiliyesinden üstün oluşu
يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡا لَا تَخُوۡنُوا اللّٰهَ وَالرَّسُوۡلَ وَتَخُوۡنُوۡۤا اَمٰنٰتِكُمۡ وَاَنۡـتُمۡ تَعۡلَمُوۡنَ ﴿۲۷﴾ وَاعۡلَمُوۡۤا اَنَّمَاۤ اَمۡوَالُكُمۡ وَاَوۡلَادُكُمۡ فِتۡنَةٌ ۙ وَّاَنَّ اللّٰهَ عِنۡدَهٗۤ اَجۡرٌ عَظِيۡمٌ ﴿۲۸﴾ يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡۤا اِنۡ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجۡعَلْ لَّـكُمۡ فُرۡقَانًا وَّيُكَفِّرۡ عَنۡكُمۡ سَيِّاٰتِكُمۡ وَيَغۡفِرۡ لَـكُمۡؕ وَ اللّٰهُ ذُو الۡفَضۡلِ الۡعَظِيۡمِ ﴿۲۹﴾ وَاِذۡ يَمۡكُرُ بِكَ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا لِيُثۡبِتُوۡكَ اَوۡ يَقۡتُلُوۡكَ اَوۡ يُخۡرِجُوۡكَؕ وَيَمۡكُرُوۡنَ وَيَمۡكُرُ اللّٰهُؕ وَاللّٰهُ خَيۡرُ الۡمٰكِرِيۡنَ ﴿۳۰﴾ وَاِذَا تُتۡلٰى عَلَيۡهِمۡ اٰيٰتُنَا قَالُوۡا قَدۡ سَمِعۡنَا لَوۡ نَشَآءُ لَـقُلۡنَا مِثۡلَ هٰذَٓا ۙ اِنۡ هٰذَاۤ اِلَّاۤ اَسَاطِيۡرُ الۡاَوَّلِيۡنَ ﴿۳۱﴾
“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulüne hainlik etmeyin. Bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin.” (27)
“Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız sizin için ancak birer fitnedir. Biliniz ki Allah katında büyük ecir vardır.” (28)
“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız, sizin için bir furkan kılar, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Nitekim Allah büyük fazl sahibidir.” (29)
“Hatırla ki kâfirler seni tutuklamak, öldürmek veya yurdundan çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlardı, Allah da tuzak kuruyordu. Tuzak kuranların en hayırlısı Allah’tır.” (30)
Allah, iman edenlerin Kendisine ve Rasulüne hainlik etmelerini nehyeder. Aynı zamanda kendilerine verilen emanetlere de hainlik etmelerini yasaklar.
Kâfirlere hitap etmez. Çünkü kâfirler zaten sürekli Allah’a ve Rasulüne hainlik ederler. Onlar savaş açtılar, iman edenleri dinlerinden döndürmeye çalışırlar.
Bu ayetin nüzul sebebiyle ilgili bazı rivayetler gelmiştir. En kuvvetli olanları şu iki rivayettir:
- Ebu Lubabe adlı sahabe, ahdi bozup hainlik eden Kureyzaoğulları adlı Yahudi kabilesine, Rasulullah’ın hükmüne boyun eğmelerini bildirmek üzere gönderildi. Onlar kendisiyle istişare ettiler ve kendilerine ne yapılacağını sordular. O da boğazına işaret ederek “kesilmek” anlamında bir işaret yaptı. Bunun üzerine onlara bir sır kaçırdığını ve Allah’a ve Rasulüne hainlik ettiğini fark etti. Hemen Medine Mescidi’ne giderek kendisini bir direğe bağladı ve Allah tövbesini kabul edinceye kadar çözülmeyeceğine dair yemin etti. Dokuz gün bu şekilde devam etti. Sonra Müslümanlar gelip Allah’ın onun tövbesini kabul ettiğini müjdelediler. Kendisi ise ancak Rasulullah’ın gelip çözmesini istedi. Rasulullah gelip onu çözerken, bütün malını tasadduk etmek istediğini söyledi. Bunun üzerine Rasulullah: “Malının üçte birini tasadduk etmen sana yeter.” buyurdu. (Zührî ve Ebu Katâde)
- Bu rivayete göre bir kimse günah işleyip tövbe edince malından belli bir miktarı tasadduk etmeye çalışmalıdır. Çünkü Rasulullah, Ebu Lubabe’nin isteğini ikrar etmiş ve malının üçte birini tasadduk etmesine izin vermiştir.
- Başka bir rivayette ise Bedir savaşına katılan Hatıb bin Beltea, Mekke’nin fethi sırasında Rasulullah’ın seferiyle ilgili Kureyş’e bir mektup yazıp bir kadına verdi. Cebrail gelip Rasulullah’a haber verdi. Bunun üzerine Rasulullah, Ali ve Abdurrahman bin Avf’ı Mekke yoluna giden kadının peşinden gönderdi. Kadını durdurup Hatıb bin Beltea’nın verdiği mektubu istediler. Kadın inkâr edince Ali kılıcını çekerek onu tehdit etti. Kadın korktu ve mektubu saçlarının arasından çıkardı.
Rasulullah, Hatıb bin Beltea’ya: “Niçin bunu yaptın?” diye sorunca, o da Mekkeliler yanında değer kazanmak istediğini söyledi. Devlet reisi olan Rasulullah’ın yardımcısı Ömer, onun boynunun vurulması için izin istedi. Ancak Rasulullah onu affetti. Çünkü Hatıb Bedir savaşına katılmıştı. (Buhârî ve Müslim)
Bu rivayete göre Hilafet Devleti’nde düşmana sır kaçıran, onlarla iş birliği yapan veya ajanlık eden kimse öldürülebilir. Halife suçun durumunu takdir eder. Çünkü Rasulullah, yardımcısı Ömer’in sözünü inkâr etmedi. Ancak Allah’ın Bedir’e katılanları affetmiş olması sebebiyle Hatıb’ı affetti.
Bu iki rivayet ve benzeri rivayetler her ne kadar nüzul sebebi olarak sayılsa da önemli olan ayetin genel manasıdır.
Kim Allah’a, Rasulüne ve emanete hainlik ederse büyük bir cürüm işlemiş sayılır.
Allah’a hainlik etmek, O’nun hükümlerine ve emirlerine muhalefet etmektir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemektir. Küfrü uygulamaktır. Bu nedenle Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen yöneticiler, beşerin hükmü olan demokrasiyi tercih eden ve dini hayattan ayırma ilkesini savunan yöneticiler en büyük hainler sayılır. Zaten Maide 44, 45 ve 47. ayetlerde Allah onları ya kâfir, ya zalim, ya fasık yahut bunların hepsini kendisinde toplayan kimseler olarak vasıflandırmıştır.
Rasule ihanet etmek ise onun emir ve nehiylerine muhalefet etmektir. Hele sünneti inkâr edenler büyük hain ve mürtet sayılırlar. Çünkü bu konuyla ilgili muhkem ayetleri inkâr eder veya onları yanlış şekilde tevil ederler.
Emanete hainlik etmek ise insanın kendisine verilen herhangi bir emaneti inkâr etmesidir. Bu, münafıklığın alametlerindendir.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
“آية المنافق ثلاث: إذا حدث كذب، وإذا وعد أخلف، وإذا أؤتمن خان” وفي زيادة ” وإذا خاصم فجر، وإذا عاهد غدر”
“Münafığın alametleri üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine emanet verildiğinde hainlik eder.” ( Buhari)
Başka bir rivayette şu ziyade de vardır:
“Düşmanlık ettiği zaman haddi aşar, anlaşma yaptığı zaman gaddarlık eder.” (Buhârî)
Yine şöyle buyurdu:
“لَا إِيمَانَ لِمَنْ لَا أَمَانَةَ لَهُ”
“Kendisine güvenilmeyen kimsenin imanı yoktur.” (İbn Hanbel)
En önemli emanet yönetimdir. Müslümanların yöneticisi olup Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen, kâfirleri dost edinen veya onlarla müttefiklik yapan kimse büyük hain sayılır. Kendilerine İslam’ı uygulamayan da büyük hain sayılır.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e bir adam gelip şöyle sordu: “Kıyamet günü ne zamandır?” Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
” إذا ضيعت الأمانة فانتظر الساعة”
“Eğer emanet zayi edilirse kıyameti bekle.”
Adam tekrar sordu:
“Emanet nasıl zayi edilir?”
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
” إذا وسد الأمر إلى غير أهله فانتظر الساعة”. (البخاري)
“Eğer yönetim ehil olmayana verilirse kıyameti bekle.” (Buhârî)
Eğer bir kişi yönetime ehil değilse emanet zayi olur. Peki Allah’a ve Rasulüne muhalefet ederek beşerî hüküm olan demokrasiyi uygulayan kimse hakkında ne denilir? İşte Hilafetin yıkılışından bugüne kadar sürekli beşerî kanunları uygulayan yöneticilerin vebali çok büyüktür. Bunlar büyük hainlerdir. Bunlara destek veren veya yardım edenler de hainliğe ortak olurlar. Çünkü onları yaşatır, savunur ve korurlar.
Bunlar, o yöneticileri savunurken: “İslam’ı uygulamak istiyorlar fakat güçleri yetmiyor, askerlerden korkuyorlar, Amerika’dan korkuyorlar” ve benzeri bahaneler ileri sürüyorlar. Öyleyse yönetici olmasınlar. Yönetimi ehil olan, güçlü olan, sadece Allah’tan korkan, akide sahibi mütefekkir siyasi şahsiyetlere teslim etsinler. Nitekim Hilafeti yeniden kurmak için yetmiş seneden fazla mücadele edenler buna ehildir.
Ebu Zer (r.a) şöyle rivayet etti:
“Dedim ki: ‘Ey Allah’ın Rasulü! Bana bir görev vermez misin?’ Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem eliyle omzuma vurdu ve şöyle dedi:
فعن أبي ذر رضي الله عنه قال: قُلتُ: يا رَسولَ اللهِ، أَلَا تَسْتَعْمِلُنِي؟ قالَ: فَضَرَبَ بيَدِهِ علَى مَنْكِبِي، ثُمَّ قالَ: «يا أَبَا ذَرٍّ، إنَّكَ ضَعِيفٌ، وإنَّهَا أَمَانَةُ، وإنَّهَا يَومَ القِيَامَةِ خِزْيٌ وَنَدَامَةٌ، إلَّا مَن أَخَذَهَا بحَقِّهَا، وَأَدَّى الذي عليه فِيهَا» رواه مسلم،
‘Ey Ebu Zer! Şüphesiz sen zayıf bir kimsesin. Bu yönetim ise bir emanettir. Kıyamet günü rezillik ve pişmanlıktır. Ancak onu hakkıyla alan ve onunla ilgili üzerine düşeni yerine getiren kimse müstesnadır.’ (Müslim)
Eğer şer’î hükümlere çok bağlı olan Ebu Zer gibi bir sahabeye, bazı zaaflarından dolayı emanete hainlik etmesinden korkulduğu için görev verilmemişse, değişik güçlerden korkan kimselere niçin yönetim emaneti verilir ve neden desteklenir? Eğer bunlardan korkuyorlarsa yöneticiliği bıraksınlar; bunlardan korkmayan ve sadece Allah’tan korkanlara yönetimi teslim etsinler.
Ebu Zer’in karakterine bakıldığında çoğu zaman fevrî hareket ettiği görülürdü. Anlaşılan zaaflık buydu. Çünkü yönetici, Allah’ın indirdiklerini uygularken fevrî davranmaz. Önce danışır, etraflıca düşünür, derin ve aydın bir fikirle hareket eder, hikmet sahibi olur. Akıllıca davranmak ve doğru karar almak için böyle hareket eder. Bunlar yöneticinin efdaliyet şartlarındandır.
Bile bile hainlik etmek, kasıtlı suç işlemektir. Şer’î hükümleri bildiği hâlde uygulamamak veya sırları kâfirlerle paylaşmak yahut onları dost edinmek buna girer.
NATO’ya ve Gazze için Trump Barış Konseyi’ne katılmak emanete hainlik sayılır. Bilerek Allah ve Rasulünün emirlerine uymamak da hainliktir.
Ebu Lubabe ise bile bile hainlik etmedi. Bilmeden, yanlışlıkla Yahudilere bir sır kaçırdığını fark etti. Hatta tövbe etmek için kendisini cezalandırarak mescidin bir direğine bağladı. Adeta: “Bakın, ben hainlik ettim!” dedi. Affedilince de bütün malını Allah yolunda harcamak isteyerek bunu örtecek salih amellere yöneldi. Rasulullah ise bunun üçte birini kabul etti.
İşte yöneticiler, kendilerine ölüm gelmeden önce hemen tövbe edip yönetimi Hilafete çağıran güçlü ve ihlaslı siyasi şahsiyetlere teslim etsinler. Çünkü bu değerli şahsiyetler, bütün eziyetlere rağmen derin ve aydın fikirlerine bağlı kaldılar, hiç yılmadılar ve taviz vermediler. Fikir ve siyaseti iyice kavradılar. Bu da onların yönetim emanetini üstlenmeye ehil olduklarını gösterir.
Hain yöneticileri destekleyenler de çabucak tövbe edip onlara verdikleri desteği çekmeli ve o değerli şahsiyetlere destek vermelidirler.
“Biliniz ki” lafzı, “kesin olarak inanın” manasındadır. Çünkü bazı yerlerde bilmek, inanmak manasında kullanılır. Burada Allah, iman edenlere mallarının ve evlatlarının kendileri için birer fitne olduğuna kesin olarak inanmalarını bildirmektedir.
Burada fitne, imtihan manasında kullanılmıştır. Allah, mallar ve evlatlar hususunda insanların kendi emirlerine uyup uymayacaklarını imtihan eder.
Ayrıca insan, mallarına ve evlatlarına aldanıp Allah’ın diğer önemli farzlarını ihmal edebilir, terk edebilir veya yerine getirmeye yanaşmayabilir. Sadece malları ve çocuklarıyla meşgul olur.
Bu ayet, Allah’a, Rasulüne ve emanete hainlik etmeyi yasaklayan ayetten sonra gelmiştir. İnsan, malı veya çocukları uğruna emanete hainlik edebilir. Allah bundan sakındırmaktadır.
Hatıb bin Beltea, kâfirlerin yanında değer kazanmak ve dünyada bir makam elde etmek istediği için böyle bir hainlik yaptı. Fakat hatasını anlayıp pişmanlığını ilan ederek tövbe etti. Eğer Bedir savaşına katılma şerefine nail olmamış olsaydı belki de boynu vurulacaktı.
Birçok kimse makam ve mal sevgisi uğrunda emanete hainlik eder. Bu nedenle küfür sistemine katılır. Ailesini ve çocuklarını zengin etmek, onları makamlara yerleştirmek için çalışır. Sonra da kendi gerçek maksadını gizlemek için çeşitli bahaneler ileri sürmeye, ayetleri ve hadisleri kötü ve ters şekilde tevil etmeye başlar yahut bunun için sahte hocalar arar.
Sadık kimseler ise Allah katındaki büyük ecir olan O’nun rızasının ve cennetin; dünya malından, makamdan ve çocuklardan daha üstün olduğuna inanırlar ve hainlik etmemeye titizlik gösterirler. Böylece imtihanı geçip Allah katında üstün makam elde ederler.
Bu uyarılardan sonra Allah, iman edenlere büyük ecri kazanmanın ve başarıya ulaşmanın yolunu gösterir: Allah’tan korkmak, yani takva sahibi olmak. Bu, önceki ayetleri pekiştirmek ve takvanın güzel meyvelerini bildirmek içindir.
Bunların gerçekleşmesi için takva, yani Allah’tan korkmak şarttır. Çünkü ayette: “Eğer Allah’tan korkarsanız…” buyurulmuştur.
Allah’tan korkmak veya takva sahibi olmak ise O’nun azabından korkarak O’na muhalefet etmekten sakınmaktır.
Eğer bir kimse “Allah’tan korkuyorum” derse, O’nun emirlerine muhalefet etmekten sakınır ve yasaklarından uzak durur. Aksi takdirde Allah’tan korktuğu söylenemez. Bilakis onun, Allah’ın azabını önemsemediği, ona inanmadığı yahut onu hafife aldığı anlaşılır.
Bazıları: “Allah affedicidir, biz ne yaparsak yapalım bizi affeder” diyerek Allah’ın azabından korkmaz ve rahatça emirlerine muhalefet eder.
Bazıları da: “Sonra hacca gideriz, tövbe ederiz” diyerek emirlerine muhalefet etmeye devam eder.
Bazıları ise Yahudilerin dediği gibi: “Bir süre cehenneme girer, sonra çıkar ve cennete gireriz” derler.
Bunlar asla takva sahibi değildirler ve Allah’tan korkmazlar.
Eğer takvanın ve Allah’tan korkmanın güzel meyvelerini bilselerdi böyle söylemezlerdi. Çünkü Allah, kendisinden korkan kimseye furkan verir. Furkan ise ayıran şeydir; hakkı batıldan, hidayeti sapıklıktan, nuru karanlıktan ve doğruyu yanlıştan ayıran ölçüdür.
Bu da Allah’ın emir ve nehiylerine riayet etmekle gerçekleşir. Kişi, amellerine şer’î hükümleri ölçü kıldığında Allah ona bu furkanı verir. Böylece aydınlık içinde doğru yolda yürür; tökezlemez, düşmez, dünyayı ve ahireti kazanır.
Allah bu kişinin günahlarını da örter ve onu bağışlar. Çünkü o, Allah’ın emirlerine uymuş ve yasaklarından uzak durmuş olur. Bu ise Allah’ın fazlı ve lütfudur.
Bunun manası, Allah’ın mümine yaptığı iyiliktir. Bundan daha büyük bir iyilik olabilir mi? Nitekim: “Şüphesiz Allah büyük fazl sahibidir.”
İnsanlar birbirlerine iyilik yaparlar; fakat onların iyilikleri sınırlıdır, küçük çaplıdır. Üstelik bunların hepsi Allah’ın otoritesi altındadır; Allah onları her an yok edebilir.
İnsana verilen en büyük iyilik furkandır; yani hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırma gücüdür. Bundan sonra da Allah’ın tövbesi ve mağfireti gelir. Böylece mümin hem dünyayı hem de ahireti kazanmış olur.
Allah’ın emirlerine uymayanlar ise bu iyilikten mahrumdurlar. Hakkı batılla, doğruyu yanlışla karıştırırlar; karanlıkta veya sisli bir havada dolaşır gibi yaşarlar. Bedbaht bir hayat sürerler ve ahireti de kaybederler.
Allah özellikle Rasulüne dönerek kendi fazlını hatırlatıyor: Kâfirler onu tutuklamak, öldürmek veya yurdundan çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Allah ise onu bu durumdan kurtardı, ona otorite verdi, devlet reisi yaptı ve onlara karşı ilk savaş olan Bedir’de galip getirdi. Dünyada bundan daha büyük bir fazl ve ihsan olabilir mi?
Rasulullah Mekke’deyken, Medine liderlerinden nusreti aldıktan ve İkinci Akabe Biatı gerçekleştikten sonra Kureyş liderleri onun ileride güç kazanacağından korktular. Bunun üzerine acil toplantıya çağrıldılar. Kendi meclisleri olan Daru’n-Nedve’de toplanıp onun durumunu müzakere ettiler. Ondan kurtulmak için plan yapıp karar almak istiyorlardı. Bir kısmı: “Onu hapse atalım” dedi. Diğerleri: “Öldürelim” dedi. Bazıları da: “Onu Mekke’den çıkarıp sürelim” dediler. Nihayet onu öldürme konusunda anlaştılar.
Kureyş’in en önde gelen liderlerinden Ebu Cehil, her kabileden bir kişi seçip Rasulullah’a hep birlikte vurmalarını teklif etti. Böylece onun kabilesi olan Haşimoğulları’nın bütün kabilelerden intikam alamayacağını ve buna güç yetiremeyeceğini söyledi. Bu kararı uygulamak için Rasulullah’ın evini kuşattılar ve gece çıkmasını beklediler. Fakat Allah onu kurtardı. Rasulullah hicret etti, Medine’de güvenlik ve otorite elde etti. Sonrasında savaş meydanında onlarla karşılaşıp galip geldi.
Ebu Cehil ne kadar azgın ve zalim biri olsa da Rasulullah’ı öldürmek için geceleyin evine baskın yapmadı. Böyle bir teklif yapıldığında bunu reddetti ve büyük bir ayıp saydı. Fakat bugün modern, demokratik, laik ve insan haklarını savunduğunu iddia eden zalimler, “Rabbim Allah’tır” diyen Müslümanların evlerini geceleyin basmaktadırlar. Ebu Cehil’in cahiliyesi, bunların cahiliyesinden daha üstündür.
“Onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu.”
Bunun manası şudur: Allah onların tuzaklarını bozdu, Rasulünü onların pusularından kurtardı ve amellerini boşa çıkardı. Çünkü tuzak kuranların en hayırlısı Allah’tır. Yaratıcı O’dur ve her şeye kadirdir. Bu yaratıkların planlarını kolayca bozabilir; nitekim bozdu ve onları kendi aleyhlerine çevirdi.
Bu ayetler aynı zamanda, Hilafet Devleti şeklinde Allah’ın sözünü yüceltmek ve hâkimiyetini tesis etmek için mücadele eden müminlere de bir hatırlatmadır. Bu asırda kâfirler de onlara karşı benzer tuzaklar kurmaktadırlar. Bir kısmını hapse atıyorlar, bir kısmını öldürüyorlar, bir kısmını da yurtlarından çıkarıyorlar.
Fakat Allah’ın da bir planı vardır. Dava adamları, Rasulullah ve sahabeleri gibi hiçbir taviz vermeden sabretmeli ve sebat göstermelidirler. Er veya geç Allah onlara nusret verecek, otorite sağlayacak ve kâfirlere karşı galibiyet nasip edecektir.
Formun Altı