-7-

  • Kâfirlerin İslam’a karşı yaptıkları gürültü
  • İnat ve kibirlerinden dolayı başlarına bir azabın inmesini istemeleri
  • Başlarına azabın inmemesinin sebepleri
  • Mağfiret dilemenin azabın inmesine mani olması
  • Esirlerin bazı hâllerde öldürülmesi
  • Hilafet kurulduktan sonra öldürülecek kimseler
  • Kâfirlerin nihai mağlubiyeti
  • Allah yolundan çevirmek için harcadıklarına içlerinin yanması
  • Habis olanların temiz olanlardan ayrılması
  • Hilafetin kurulacağına dair sebepler

وَاِذَا تُتۡلٰى عَلَيۡهِمۡ اٰيٰتُنَا قَالُوۡا قَدۡ سَمِعۡنَا لَوۡ نَشَآءُ لَـقُلۡنَا مِثۡلَ هٰذَٓا‌ ۙ اِنۡ هٰذَاۤ اِلَّاۤ اَسَاطِيۡرُ الۡاَوَّلِيۡنَ‏ ﴿۳۱﴾  وَاِذۡ قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنۡ كَانَ هٰذَا هُوَ الۡحَـقَّ مِنۡ عِنۡدِكَ فَاَمۡطِرۡ عَلَيۡنَا حِجَارَةً مِّنَ السَّمَآءِ اَوِ ائۡتِنَا بِعَذَابٍ اَ لِيۡمٍ‏ ﴿۳۲﴾  وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمۡ وَاَنۡتَ فِيۡهِمۡ‌ؕ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمۡ وَهُمۡ يَسۡتَغۡفِرُوۡنَ‏ ﴿۳۳﴾  وَمَا لَهُمۡ اَلَّا يُعَذِّبَهُمُ اللّٰهُ وَهُمۡ يَصُدُّوۡنَ عَنِ الۡمَسۡجِدِ الۡحَـرَامِ وَمَا كَانُوۡۤا اَوۡلِيَآءَهٗ‌ؕ اِنۡ اَوۡلِيَآؤُهٗۤ اِلَّا الۡمُتَّقُوۡنَ وَلٰـكِنَّ اَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُوۡنَ‏ ﴿۳۴﴾  وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمۡ عِنۡدَ الۡبَيۡتِ اِلَّا مُكَآءً وَّتَصۡدِيَةً‌  ؕ فَذُوۡقُوا الۡعَذَابَ بِمَا كُنۡتُمۡ تَكۡفُرُوۡنَ‏ ﴿۳۵﴾ اِنَّ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا يُنۡفِقُوۡنَ اَمۡوَالَهُمۡ لِيَـصُدُّوۡا عَنۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِ‌ ؕ فَسَيُنۡفِقُوۡنَهَا ثُمَّ تَكُوۡنُ عَلَيۡهِمۡ حَسۡرَةً ثُمَّ يُغۡلَبُوۡنَ وَالَّذِيۡنَ كَفَرُوۡۤا اِلٰى جَهَـنَّمَ يُحۡشَرُوۡنَۙ‏ ﴿ ۳٦﴾ لِيَمِيۡزَ اللّٰهُ الۡخَبِيۡثَ مِنَ الطَّيِّبِ وَيَجۡعَلَ الۡخَبِيۡثَ بَعۡضَهٗ عَلٰى بَعۡضٍ فَيَرۡكُمَهٗ جَمِيۡعًا فَيَجۡعَلَهٗ فِىۡ جَهَـنَّمَ‌ؕ اُولٰٓٮِٕكَ هُمُ الۡخٰسِرُوۡنَ‏﴿۳۷﴾ 

“Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman: ‘İşittik, istesek biz de bunun gibisini söylerdik. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler.” (31)

“Ve dediler ki: ‘Allah’ım! Eğer bu Kitap senin tarafından gelen hak ise, üzerimize gökten taşlar yağdır veya bize elem verici bir azap getir.’” (32)

“Sen onların arasında bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir. Onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.” (33)

“Onlar Mescid-i Haram’dan (müminleri) çevirirken Allah onlara niçin azap etmesin? Oysa onlar onun velileri değildirler. Şüphesiz onun velileri ancak takva sahipleridir. Fakat onların çoğu bilmezler.” (34)

“Beyt’in (Mescid-i Haram’ın) yanında onların namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. Öyleyse küfür işlediğinizden dolayı azabı tadın.” (35)

“Şüphesiz kâfirler mallarını Allah yolundan çevirmek için harcarlar. Onlar mallarını harcayacaklar, sonra bu kendileri için bir iç acısı olacaktır. Sonra yenilgiye uğrayacaklardır. Kâfirler toplanıp cehenneme sürükleneceklerdir.” (36)

“Allah, habis olanı temiz olandan ayırsın, habis olanları birbiri üstüne yığıp hepsini bir araya getirerek cehenneme koysun diye… İşte hüsrana uğrayanlar bunlardır.” (37)

Allah, kâfirlere karşı Bedir Savaşı’nda verilen galibiyetten sonra, Rasulü’nün ve müminlerin Mekke’de yürüttükleri fikrî ve siyasî mücadele karşısında kâfirlerin takındıkları tavrı ve yaptıklarını hatırlatmaya devam etmektedir.

Zira Bedir Savaşı’na gelen küfür liderlerinin tamamı öldürüldü. Bunlardan biri de Nadr bin Hâris’ti. Savaşta esir düşünce fidye ile veya başka bir esir karşılığında serbest bırakılmadı; aksine öldürüldü. Çünkü Rasulullah davetini tebliğ etmek üzere nereye giderse, bu adam gelip: “İşte onu dinlediniz, bunlar ancak eskilerin masallarıdır. İstesem ben de bunlar gibisini söylerim” der ve ardından Farsların masallarını anlatmaya başlardı. Çünkü Fars diyarlarına gidip onların hikâyelerini öğrenmişti. Böylece gürültü çıkarıp insanların İslam’a girmelerini engellemeye çalışıyordu. Bu nedenle ağır bir cezayı hak etmişti.

Ukbe bin Ebi Muayt adlı kişi de Rasulullah secde hâlindeyken başının üzerine ayağını koyup bastırmış ve Rasulullah’ın yüzüne tükürmüştü. Bedir Savaşı’nda esir düşünce o da öldürüldü.

Muhammed Suresi 4. ayette geçtiği gibi, asıl olan esirlerin öldürülmemesidir. Ya fidye ile ya da karşılıksız olarak serbest bırakılırlar. Fakat İslam’a zarar veren ve Müslümanlara eziyet eden kimseler cezalandırılır.

Buna göre Allah’ın izniyle Hilafet Devleti kurulduktan sonra, davetle savaşanlara ve Müslümanlara eziyet çektiren kimselere ağır ceza verilir.

Bu asırda demokratlar, laikler ve sosyalistler; İslam’a “irtica” ve “gericilik”, İslam davetini taşıyanlara ise “gerici”, “yobaz”, “aşırı” vb. ifadeler kullanarak onları ezmeye çalışırlar; cezaevine atarlar veya öldürürler, işlerinde sıkıntı çıkarırlar yahut diyarlarından çıkarmaya çalışırlar.

Bu kâfirler ve dostları; yazar, düşünür veya filozof unvanı taşıyan büyük şeytanlarının fikirlerini, İslam fikirlerinden daha üstün tutarlar.

Oysa İslam son derece üstün fikirler içerdiği hâlde bunlar gerçeği görmezler. Bunlar; Nadr bin Hâris, Ebu Cehil, Ebu Leheb ve Ukbe bin Ebi Muayt gibidirler. Kibirlenip hakkı görmek ve kabul etmek istemezler. Bunlar fikirden anlamazlar, ancak kılıcı anlarlar. Hilafet Devleti kuruluncaya kadar bu hâllerine devam ederlerse, o cahiliye liderlerinin karşılaştıkları akıbetle karşılaşırlar.

Bunlar öyle bir inat ve kibir gösterdiler ki:

“Allah’ım! Eğer bu Kitap senin tarafından gelen hak ise, üzerimize gökten taşlar yağdır veya bize elem verici bir azap getir.”

dediler.

Bunun manası şudur: Kur’an’ın Allah’tan geldiğine inanmıyorlardı. Şirk koşarak Allah’a inanıyorlar, fakat O’nun kitabına ve Rasulü’ne hiç inanmıyorlardı. Bedir Savaşı’nda ise o elem verici azabı tattılar.

Fakat Allah, Mekke halkının tamamına azap indirmek istemedi. Çünkü o müstekbir ve inatçılar dışında halktan iman edecek olanların bulunduğunu biliyordu.

Bu nedenle:

“Sen onların arasında bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir.”

buyurdu.

Rasulullah, kendisine ve sahabelerine çok eziyet edilmesine rağmen Mekke’de daveti taşırken onların üzerine azap indirilmesini istemedi ve beddua etmedi. Allah, kendi emri gelinceye kadar onların sabretmelerini ve bu eziyetlere karşı dayanmalarını istedi.

Allah, inatçılar ve müstekbirler dışında Mekke halkından iman edecek kimselerin bulunduğuna dair işaretler vermişti. Zira Fetih Suresi 25. ayette; orada gizlenen erkek ve kadın müminler bulunmasaydı ve Allah’ın dilediği kimseleri rahmeti altına dahil etme muradı olmasaydı, Mekke’deki kâfirlere elem verici bir azap vereceğini bildirdi.

Bu nedenle Rasulullah, Mekke’nin fethi sırasında hiçbir kanın akıtılmasını istemedi.

Ancak İslam’a çok zarar veren ve Müslümanlara büyük eziyetler çektiren birkaç kişi vardı; Rasulullah onların öldürülmesini emretti. Allah’ın izniyle Hilafet yeniden kurulduğunda bu tür kişiler öldürülür.

Buna göre, Hilafeti yeniden kurmak için çalışan ve İslam davetini taşıyanlar eziyetlere sabredeceklerdir. Hem de bugün toplumdaki insanların çoğu “Biz Müslümanız” demektedir. Fakat İslam’ı kavramadıkları veya yanlış anladıkları için davete karşı çıkmakta ya da destek vermemektedirler. Ancak gerçeği öğrendikten sonra ya davete katılırlar ya da en azından destek verirler.

Müslümanlar arasında daveti taşıyanlar bulunduğu ve köklü değişim için ciddi çalışmalar yapıldığı sürece Allah bütün Müslümanlara azap vermez. Ancak aralarında Müslüman olduğunu iddia edip laiklik, demokrasi ve sosyalizm gibi küfür fikirlerini uygulayan veya savunan kimseler, bu işten tövbe etmezlerse elem verici bir azap göreceklerdir.

“Onlar mağfiret dilerlerken Allah onlara azap edecek değildir.”

Mağfiret dileyen kimse tövbe etmiş olur. İnsan suç işlerse tövbe eder ve Allah’tan mağfiret diler. Böylece kurtuluşa erer.

Allah, Mekkelilere tövbe kapısını açtı; böylece onları rahmeti altına dahil etti.

Bu ayet geneldir. Herhangi bir kimse küfründen ve işlediği günahtan tövbe eder, vazgeçer ve Allah’tan mağfiret dilerse Allah ona merhamet eder ve onu azaptan kurtarır. Hatta ona birçok nimet ve ikramda bulunur.

Nuh Suresi’nde mağfiret dilemenin önemi vurgulanmaktadır. Nuh Aleyhisselam, kavmini imana çağırırken aynı zamanda Allah’tan mağfiret dilemeye de çağırdı. Mağfiret dilerlerse ecellerinin belli bir zamana kadar erteleneceğini, fakat vakti gelince ecelin ertelenmeyeceğini bildirdi.

Bunun manası şudur: Küfürden tövbe edip mağfiret dilerlerse, uzun yaşadıklarını ve mutlu olduklarını hissederler; hayattan lezzet alırlar. Bu şekilde manevî olarak ecelleri geciktirilmiş olur. Fakat gerçekte kendileri için belirlenmiş ecel ve ömür aynıdır.

Yine aynı surede:

“Mağfiret dilerlerse Allah onlara bol yağmur yağdırır, çok mal ve evlat verir, bahçeler ihsan eder ve nehirler akıtır.”

buyrulmaktadır.

Bunun manası şudur: İnsan küfürden veya işlediği günahtan tövbe edip Allah’tan mağfiret dilerse, Allah onu dünyada mutlu kılar, malına ve evlatlarına bereket verir.

İşte insanlar laik ve demokratik küfür sistemlerinden ve kanunlarından tövbe edip mağfiret dilerlerse, Hilafeti kurup Allah’ın indirdikleriyle yeniden hükmetmeye başlarlarsa, Allah onları mutlu eder, bol rızık verir ve kendilerine her türlü yardımı sağlar. Ahirette ise onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır.

Allah, Nuh Aleyhisselam’ı ve müminleri kurtarırken; tövbe edip mağfiret dilemek istemeyen, küfürlerinde ısrar eden kimselerin üzerine azap indirdi ve onları tufanda boğdu.

Her zamanda ve her yerde Allah’ın sünneti, uygulaması budur. Tövbe etmeyip mağfiret dilemeyenler, er geç O’nun azabını beklesinler.

Kâfirler, müminlerin Mescid-i Haram’ı ziyaret etmelerini engelliyor, hac ve umre yapmalarına mani oluyorlardı. Bu nedenle Allah, onlara ceza vermek üzere:

“Allah onlara niçin azap etmesin?”

buyurdu. Böylece cezayı hak ettiklerini bildirdi. Buradaki “azap vermek”, ceza vermek manasındadır.

Arapçada ceza, bir karşılık manasında kullanılır. Birçok ayette müminlerin cezasının cennet, kâfirlerin cezasının ise cehennem olduğu ifade edilir. Ancak Türkçede “ceza” kelimesi çoğunlukla olumsuz anlamda kullanılır. Azap da kötü bir karşılığın ismidir.

Müminlerin sadece hac ve umre yapmalarını değil, dinlerinin diğer hükümlerini uygulamalarını da engelleyenler elem verici azap çekeceklerdir.

Kâfirler Allah’ın velileri değildir ve olamazlar. Çünkü O’na şirk koşarlar, kitabına ve Rasulü’ne inanmazlar, iman edenlerle savaşırlar. O hâlde nasıl O’nun dostları ve yardımcıları olabilirler?! Madem ki onlar O’nun dostları değiller, o hâlde Allah onlara niçin azap etmesin?!

“Şüphesiz O’nun velileri ancak takva sahipleridir.”

Bunlar Allah’tan korkup O’nun azabından sakınan, emir ve yasaklarına riayet eden kimselerdir.

Fakat kâfirlerin çoğu bu gerçeği bilmezler. Allah’a inandıkları için O’nun kendilerinin dostu olduğunu zannederler. Oysa şirk koşar, kitabına ve Rasulü’ne inanmazlar.

Bu asırda da benzer kimseler vardır. “Allah’a inanıyoruz, Allah bizimle beraberdir” derler. Hâlbuki şirk koşar, kitabına ve Rasulü’ne inanmazlar. Yahut ibadet ve ahlak hükümleri gibi kitabın bir kısmına inanırken; yönetim, ekonomi, ceza hukuku, devlet ve hayatla ilgili diğer İslam hükümlerini kabul etmez veya bu çağda geçersiz olduğunu söylerler. Bunlar Allah’ın dostları değildir; bilakis kâfirdirler.

Kâfirler de ibadet yapıyorlardı. Beyt’in, yani Mescid-i Haram’ın yanında namaz kılıyorlardı. Fakat onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildi. Allah’ı zikretmiyorlardı. Rastgele zikrettiklerinde ise şirk koşarak kendi putlarını yüceltiyorlardı.

Oysa bu Beyt Allah’a aittir. Oraya putlar dikilmez ve onlardan söz edilmez. Zaten heykel dikmek büyük bir haramdır. Bir kişiyi veya herhangi bir şeyi yüceltmek amacıyla asla heykel dikilmez. Allah dışında hiç kimse yüceltilmez ve kendisine kulluk edilmez.

“Beyt” ev demektir. Ancak bu ev, Allah’a kulluk etmek için tahsis edilmiştir. Âl-i İmran 96. ayette geçtiği gibi, Allah’a kulluk için kurulan ilk ev Mekke’deki Mescid-i Haram’dır; yani Kâbe ve çevresidir.

Kâbe’yi ilk tesis edenin Âdem olduğu rivayet edilir. Çünkü o ilk nebiydi. Bakara 127. ayette ise İbrahim ve İsmail’in, onun temelleri üzerine Beyt’in duvarlarını yeniden yükselttikleri bildirilmektedir. Çünkü bina yıkılmıştı. İbrahim ve İsmail Mekke’ye geldiklerinde orada hiç kimse yoktu.

Mecazî anlamda her mescide “Allah’ın evi” denilebilir. Nur Suresi 36. ayette bu konuya işaret edilmiştir.

İbrahim ve oğlu İsmail’in neslinden Kureyş kabilesi meydana geldi. Bunlar, içinde Kâbe’nin bulunduğu Mescid-i Haram’ı ve harem bölgesini korumaya başladılar.

Fakat İslam’ın gelişinden yaklaşık 150 sene öncesine kadar İbrahim’in tevhid akidesi üzereydiler. Daha sonra bundan sapıp Allah’a yaklaşmak amacıyla putlar dikmeye başladılar.

İşte sapanlar, yaptıkları küfür sebebiyle azabı tadacaklardır. Çünkü Allah’ın vahyi dışında kalan her ibadet ve uygulama batıldır. Din ancak Allah’ın vahyi olan Kur’an ve sünnet ile belirlenir. Bunun dışına çıkmak haktan sapmaktır.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde kâfirler mallarını insanları Allah yolundan çevirmek için harcadılar. Her asırda da aynı hedef için harcamışlardır. Zira ayette geçen:

“Harcarlar”

ifadesi, her zamanda harcamaya devam ederler manasındadır.

Bu asırda da kâfirler Allah yolundan çevirmek için polislerini, hâkimlerini, medyalarını ve her türlü araçlarını kullanırlar. Bunun için çok mal, para ve emek harcarlar.

Fakat İslam Devleti kurulunca boşuna harcadıklarını anlayacaklardır. O kadar harcamalarına rağmen İslam Devleti kurulup İslam hâkim olunca ve Müslümanlar bu devlet sayesinde izzete kavuşunca içleri yanacaktır. “Bu kadar para ve emek harcadık, yine de bunu engelleyemedik! Yazıklar olsun bize!” diyeceklerdir.

Bedir Savaşı’nda da yenilgiye uğradılar.

Fakat bu yenilgi yalnızca o döneme mahsus değildir. Her zamanda aynı durum tekrar eder. Çünkü ayette:

“Sonra yenilgiye uğrayacaklardır.”

buyrulmuştur. Bu ifade sürekliliğe delalet eder. Her asırda kâfirler insanları Allah yolundan çevirmek için para ve emek harcarlar; ardından yenilgiye uğrarlar. Böylece harcadıkları mallar yüzünden içleri yanar.

Şu anda da Allah’ın yolunu temsil eden Hilafetin kuruluşunu engellemek için kâfirler ve dostları çok para ve emek harcamaktadırlar. Allah’ın izniyle şu sebeplerden dolayı bütün çabaları boşa çıkacak ve Hilafet kurulacaktır:

  • Bu ayetin nassı olması
  • Birçok ayette Allah’ın vaadi olması
  • Rasulullah’ın müjdesi olması
  • İslam ümmetinin hayırlılığı ve Hilafetin kurulmasını arzulaması
  • Bunun için yılmadan çalışan ihlaslı bir hizbin bulunması

Kâfirler dünyada mağlup olacakları gibi, ahirette de ebedî mağlubiyete uğrayacak; cehennemde toplanıp oraya atılacaklardır.

Allah böylece küfür ile iman arasındaki çekişme ve müminlerin kâfirlere ve onların rejimlerine karşı mücadelesiyle ayrım yapacaktır. Habis olan kâfirler ve dostları ile temiz olan ihlaslı müminleri birbirinden ayıracaktır.

Ayette geçen:

“Allah habis olanı temiz olandan ayırsın…”

ifadesi, bu ayrımın mücadeleler ve savaşlar yoluyla gerçekleşeceğini göstermektedir. Sanki müminlere: “Kâfirlere karşı mücadele edin ve savaşın ki, bu kâfirler ve dostları ortaya çıksın ve yenilgiye uğrasınlar” denilmektedir.

Allah yolunda mücadele olmazsa kâfirlerin işledikleri pislikler ortaya çıkmaz. Müslümanlar susup mücadele etmezlerse, kâfirler ve dostları da onlara karşı ciddi bir tavır almazlar. Fakat Müslümanlar Hilafet yoluyla İslam hâkimiyetini tesis etmek için mücadele ettiklerinde, kâfirler ve dostları kudururlar; böylece ne kadar habis ve pis oldukları ortaya çıkar.

Ahirette Allah bu habis ve pis kimseleri cehennemde birbiri üstüne yığarak balya hâline getirecektir.

“İşte hüsrana uğrayanlar bunlardır.”

En büyük hüsran, ahiretteki hüsrandır; yani cehennemde ebediyen azap çekmektir.