– 8 –

Allah’ın Kâfirlere Tövbe Fırsatı Vermesi

Müminlere Yardımı

Gerçekleştireceği Emir

Savaşın Hedefleri

Savaş Meydanının Tasviri

Ganimet Taksimi

Rasul’ün Rüyası

Maneviyatı Artırmak

Kâfirlerin Gözlerinde Müminlerin Sayısının Çok Görülmesi

Müminlerin Gözlerinde Kâfirlerin Sayısının Az Görülmesi

قُلْ لِّـلَّذِيۡنَ كَفَرُوۡۤا اِنۡ يَّنۡتَهُوۡا يُغۡفَرۡ لَهُمۡ مَّا قَدۡ سَلَفَۚ وَاِنۡ يَّعُوۡدُوۡا فَقَدۡ مَضَتۡ سُنَّتُ الۡاَوَّلِيۡنَ‏ ﴿۳۸﴾  وَقَاتِلُوۡهُمۡ حَتّٰى لَا تَكُوۡنَ فِتۡنَةٌ وَّيَكُوۡنَ الدِّيۡنُ كُلُّهٗ لِلّٰهِ‌ۚ فَاِنِ انْـتَهَوۡا فَاِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعۡمَلُوۡنَ بَصِيۡرٌ‏ ﴿۳۹﴾  وَاِنۡ تَوَلَّوۡا فَاعۡلَمُوۡۤا اَنَّ اللّٰهَ مَوۡلٰٮكُمۡ‌ؕ نِعۡمَ الۡمَوۡلٰى وَنِعۡمَ النَّصِيۡرُ‏ ﴿٤٠﴾  وَاعۡلَمُوۡۤا اَنَّمَا غَنِمۡتُمۡ مِّنۡ شَىۡءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهٗ وَ لِلرَّسُوۡلِ وَلِذِى الۡقُرۡبٰى وَالۡيَتٰمٰى وَالۡمَسٰكِيۡنِ وَابۡنِ السَّبِيۡلِ ۙ اِنۡ كُنۡتُمۡ اٰمَنۡتُمۡ بِاللّٰهِ وَمَاۤ اَنۡزَلۡنَا عَلٰى عَبۡدِنَا يَوۡمَ الۡفُرۡقَانِ يَوۡمَ الۡتَقَى الۡجَمۡعٰنِ‌ ؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَىۡءٍ قَدِيۡرٌ‏ ﴿٤١﴾  اِذۡ اَنۡتُمۡ بِالۡعُدۡوَةِ الدُّنۡيَا وَهُمۡ بِالۡعُدۡوَةِ الۡقُصۡوٰى وَ الرَّكۡبُ اَسۡفَلَ مِنۡكُمۡ‌ؕ وَلَوۡ تَوَاعَدْتُّمۡ لَاخۡتَلَفۡتُمۡ فِى الۡمِيۡعٰدِ‌ۙ وَلٰـكِنۡ لِّيَقۡضِىَ اللّٰهُ اَمۡرًا كَانَ مَفۡعُوۡلًاۙ لِّيَهۡلِكَ مَنۡ هَلَكَ عَنۡۢ بَيِّنَةٍ وَّيَحۡيٰى مَنۡ حَىَّ عَنۡۢ بَيِّنَةٍ‌ ؕ وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَمِيۡعٌ عَلِيۡمٌۙ‏ ﴿٤٢﴾  اِذۡ يُرِيۡكَهُمُ اللّٰهُ فِىۡ مَنَامِكَ قَلِيۡلًا ؕ وَّلَوۡ اَرٰٮكَهُمۡ كَثِيۡرًا لَّـفَشِلۡـتُمۡ وَلَـتَـنَازَعۡتُمۡ فِى الۡاَمۡرِ وَلٰـكِنَّ اللّٰهَ سَلَّمَ‌ؕ اِنَّهٗ عَلِيۡمٌۢ بِذَاتِ الصُّدُوۡرِ‏ ﴿٤٣﴾  وَ اِذۡ يُرِيۡكُمُوۡهُمۡ اِذِ الۡتَقَيۡتُمۡ فِىۡۤ اَعۡيُنِكُمۡ قَلِيۡلًا وَّيُقَلِّلُكُمۡ فِىۡۤ اَعۡيُنِهِمۡ لِيَـقۡضِىَ اللّٰهُ اَمۡرًا كَانَ مَفۡعُوۡلًا ؕ وَاِلَى اللّٰهِ تُرۡجَعُ الۡاُمُوۡرُ‏ ﴿٤٤﴾ 

 “Kâfirlere de ki: Üzerinde bulundukları hâlden vazgeçerlerse daha önce yaptıkları bağışlanır. Eğer tekrar aynı şeyi yapmaya dönerlerse, daha önceki halklar hakkında uygulanan sünnet (ilahi emir) uygulanır.” (38)

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya kadar savaşın. Eğer vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah yaptıklarını görür.” (39)

“Eğer yüz çevirirlerse Allah sizin mevlanızdır. O ne güzel mevladır ve ne güzel yardımcıdır.” (40)

“Bilin ki ganimet olarak aldığınız her şeyin beşte biri Allah’a, Rasulüne, onun akrabalarına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmış olanlara aittir. Eğer Allah’a ve Furkan gününde, iki ordunun karşılaştığı günde kulumuz üzerine indirdiğimize iman etmiş iseniz durum böyledir. Allah her şeye kadirdir.” (41)

“Hatırlayın ki (Bedir Savaşı’nda) siz (Medine’ye) daha yakın yamaçtayken, onlar ise uzak yamaçtaydılar; kervan da sizden daha aşağı yerde (deniz sahilinde) idi. Eğer siz savaşmak için belli vakit ve mekân hakkında sözleşseydiniz muhakkak ihtilafa düşecektiniz. Fakat Allah, gerçekleşecek bir hususu elbette yerine getirmek için bunu yaptı. Yine de helak olacak kimse bir beyyine ile helak olsun ve yaşayacak kişi beyyine ile yaşasın diye bunu yaptı. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” (42)

“Hatırla ki Allah, sen uyurken onları sana az gösteriyordu. Eğer onları çok gösterseydi mutlaka çekinecektiniz ve bu hususta çekişecektiniz. Fakat Allah (sizi bu durumdan) kurtardı. Şüphesiz ki O, göğüslerde ne varsa onu bilir.” (43)

“Karşılaştığınızda Allah, elbette gerçekleşecek bir hususu yerine getirmek için onları gözlerinize az gösteriyor ve sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Bütün işler Allah’a döndürülür.” (44)

Allah, kâfirlere tövbe etmek için fırsat verir. Rasulünün onlara bunu bildirmesini ister. Üzerinde bulundukları hâl; küfür, şirk, İslam’a ve Rasulüne karşı açtıkları savaş, gösterdikleri düşmanlık ve yaptıkları sair çirkin işlerdir. Bunlardan vazgeçerlerse, İslam’a girmeden önce yaptıkları bütün bu fiiller bağışlanır.

İnsanlar koştukları şirkten, edindikleri küfür akaidinden ve yaptıkları kötü işlerden vazgeçip İslam’a girer ve iman ederlerse, hepsinin Allah tarafından bağışlanacağı kesin olarak vaat edilmiştir.

Nitekim Allah şöyle buyurdu:

اِلَّا مَنۡ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًـا فَاُولٰٓٮِٕكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّاٰتِهِمۡ حَسَنٰتٍ‌ ؕ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوۡرًا رَّحِيۡمًا‏ ﴿۷۰﴾ 

 “Ancak kim tövbe eder, iman eder ve salih amel işlerse, bunların yaptıkları kötülükler Allah tarafından iyiliklere (sevaplara) çevrilir. Allah bağışlayıcı ve merhametlidir.” (Furkan 70)

İşte kâfirliklerinden ve kötü amellerinden vazgeçip iman ederlerse ve İslam hükümlerine dayalı olarak salih ameller yaparlarsa, bütün yaptıkları kötü ameller sevaplara çevrilir. Allah ne kadar mağfiret ve rahmet sahibidir.

Eğer tekrar kâfirliklerine dönüp İslam’a ve Müslümanlara düşmanlıklarını ve savaşlarını sürdürürlerse, Allah onların benzeri eski halklara ne yaptıysa, başlarına indirdiği azabı bunlara da indirir. Buna Allah’ın sünneti denilmiştir. Dilde sünnet; yol ve metot anlamına gelir. Allah’ın edindiği yol, cezalandırma metodudur.

Müslümanlar dinlerine bağlanıp kâfirlere karşı cihat ederlerse Allah günahlarını siler, iyiliklere çevirir ve kâfirleri onların elleriyle cezalandırır. Bunun manası, Allah’ın elbette kâfirlere karşı Müslümanları galip getireceğidir. Çünkü O’nun sünneti kâfirleri cezalandırmaktır. Çünkü onlar Kendisini inkâr ettiler veya Kendisine şirk koştular, her türlü haramı işlediler, dinine ve iman edenlere karşı savaş açtılar. Bu nedenle azabı hak ettiler.

Bu nedenle tarih boyunca, 13 asır boyunca İslam Devleti döneminde cihat eden Müslümanlar kâfirlere galip geldiler. Bu devlet yıkılınca ve cihadı terk edince mağlup ve zelil oldular. Ancak tekrar Hilafeti kurup cihadı ilan ederlerse Allah’ın izniyle kâfirlere karşı hep muzaffer olacaklardır.

Nitekim cihadın gayesi:

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya kadar savaşın.”

ayetinde açıkça bildirildi.

Bunun benzeri Bakara 193. ayette geçti. Buradaki fitne; küfür, şirk, haktan sapmak, tağut hâkimiyeti, insanları dinden çevirmek, Allah’ın diniyle ve Müslümanlarla savaşmaktır.

Fitne olan bu durumlar ortadan kalkıncaya ve yalnız Allah’ın dini hâkim oluncaya, diğer dinler de ortadan kalkıncaya kadar savaşma emri haktır ve durdurulamaz.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

” الجهاد ماض منذ بعثني الله تعالى إلى أن يقاتل آخر أمتي الدجال” (المبسوط)

“Allah beni gönderdiği zamandan beri, ümmetimin sonu Deccal ile savaşıncaya kadar cihat geçerlidir.”
(Ebu Davut, Mebsut, Beyhaki, Ebu Ya‘la)

Eğer bu fitneden vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah yaptıklarını görür. Bu iki hâlde tecelli eder: Ya Müslüman olurlar ya da cizye vererek İslam hâkimiyetine ve devletine boyun eğerler.

Allah şöyle buyurdu:

قَاتِلُوا الَّذِيۡنَ لَا يُؤۡمِنُوۡنَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالۡيَوۡمِ الۡاٰخِرِ وَلَا يُحَرِّمُوۡنَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُوۡلُهٗ وَلَا يَدِيۡنُوۡنَ دِيۡنَ الۡحَـقِّ مِنَ الَّذِيۡنَ اُوۡتُوا الۡـكِتٰبَ حَتّٰى يُعۡطُوا الۡجِزۡيَةَ عَنۡ يَّدٍ وَّهُمۡ صٰغِرُوۡنَ

 “Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldıklarını haram kılmayanlar ve hak dini İslam’ı din olarak edinmeyen Ehl-i kitapla, (İslam devletine) boyun eğinceye ve güçlerine göre cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 29)

Allah, “Eğer onlar hak olan Allah’ın dininden yüz çevirirlerse” diyerek kâfirleri tehdit ederken, müminlere de “Allah sizin mevlanızdır” diyerek yardım edeceğine söz verdi. Mevla; dost ve yardımcıdır. Ayetin devamı bunu açıkça belirtir:

“O ne güzel mevladır ve ne güzel yardımcıdır.”

Bakara suresinin son ayetinde:

اَنۡتَ مَوۡلٰٮنَا فَانۡصُرۡنَا عَلَى الۡقَوۡمِ الۡكٰفِرِيۡنَ

 “Mevlamız Sensin. Öyleyse bizi kâfirlere karşı yardım et.” (Bakara 286)

Zira Bedir Savaşı’nda kâfirler: “Hubel yüce olsun, Hubel yüce olsun” derken Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Müslümanlara:

“Onlara cevap verin” buyurdu.

Müslümanlar:

“Ne diyelim ya Rasulallah?” diye sordular.

Bunun üzerine Rasulullah şöyle buyurdu:

قولوا: ” اللهُ مَوۡلانَا، ولا مَولى لَكُم”

“‘Allah bizim mevlamızdır, sizin hiçbir mevlanız yoktur’ deyin.”
(Buhari, Nesai, İbn Hanbel, Ebu Davut, Said bin Mansur)

Buna göre Müslümanlar Allah’a tam güvenip dayanacaklar, kâfirlere karşı hiç yılmayacak ve gevşemeyeceklerdir. Çünkü Allah onların yardımcısıdır. Zira onlar O’nun askerleri olup dinini savunuyorlar ve onu yeryüzünde hâkim kılmak için savaşıyorlar. Bu nedenle kesinlikle onlara yardım edecektir. Çünkü onların vasıtasıyla dinini egemen kılacak ve egemenliğini reddeden kimseleri cezalandıracaktır. Allah bunu birçok ayette vurgulamıştır.

Müminler, zihinlerinde daima Allah’ın gücünü tasavvur etmelidirler. Mülk ve her türlü güç O’nundur. Yarattığı kâfirleri her an yok edebilir; eski kavimleri yok ettiği gibi. Fakat İslam geldikten sonra bunu müminlerin elleriyle gerçekleştirmek ister. Bu nedenle 13 asır boyunca, Hilafet tarihi süresince hep savaştılar ve Allah da onlara hep yardım etti. Böylece dünyayı fethettiler.

Cihat, İslam’ın yayılması ve hâkimiyetinin gerçekleşmesini sağlarken ganimetleri de beraberinde getirir. Eğer kâfirler gönüllü olarak İslam’a girmek istemezse veya sulh yoluyla İslam hükmü altına girmeyi reddederlerse onlarla savaş olur; yenildiklerinde malları ganimet olur. Bedir Savaşı’nda olduğu gibi.

Bu surenin başlangıcında ganimetlere değinilerek bunun hükmünün Allah ve Rasulüne ait olduğu açıklandı. Aynı zamanda Allah’a ve Rasulüne itaat etmek müminlere farz kılındı.

Bedir Savaşı ile ilgili hususlar ve bundan önce Müslümanların Mekke’de kâfirlerin hükmü altında ezik hâlleri ve kendilerine karşı yapılan kötülükler ortaya konulduktan, bütün dünyada küfür kalkıncaya ve İslam hâkim oluncaya kadar savaşın farziyeti pekiştirildikten sonra ganimetlerle ilgili detayları açıklamaya dönüldü.

Allah müminlere hitap ederek:

“Bilin ki ganimet olarak aldığınız her şeyin beşte biri Allah’a, Rasulüne, onun akrabalarına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmış olanlara aittir.”

buyurdu.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde ganimetlerin beşte biri beş kısma ayrıldı. Ayette geçen bu beş kısımdır. Beşte birin ilk kısmı Allah ve Rasulüne aitti. Buna rağmen Rasulullah kendisi bundan bir şey almıyor, bununla silah satın alıyor ve orduyu donatıyordu.

Beşte birin ikinci kısmı Rasulullah’ın akrabaları olan Haşimoğulları ve Abdülmuttaliboğullarına veriliyordu. Zira bunlar Rasulullah’a sahip çıkıp yardım ettiler.

Diğer kısımlar yetimlere, miskinlere ve yolda parasız kalanlara dağıtılıyordu.

Diğer beşte dördü ise mücahitlere dağıtılıyordu. Yaya savaşana bir hisse verilirken, atlıya üç hisse veriliyordu. Zira atın masrafı vardır; bu nedenle atlının payı daha fazla idi.

Fakat Rasulullah başka savaşlarda farklı uygulamalar da yaptı. İslam’ın ve Müslümanların maslahatını gözeterek ganimetleri dağıttı.

Zira Enfal suresinin başlangıcında ganimetlerle ilgili hüküm verme yetkisinin Allah’a ve Rasulüne ait olduğu açıklandı. Rasulün hükmü Allah’tan bir vahiy sayılır. Bu nedenle ona itaat etmek Müslümanlara farz kılındı.

Buna binaen Halife de İslam’ın ve Müslümanların maslahatını gözeterek ganimetleri dağıtır.

Nitekim Ebu Bekir halife olunca beşte biri Beytülmal’e koydu. Devlet reisi olarak bu beşte biri kendi kısımlarına ve ihtiyaçlara göre dağıtmaya başladı.

Ömer halife olunca ganimetlerin bütün kısımlarını Beytülmal’e koyup İslam’ın ve Müslümanların maslahatını gözeterek dağıtmaya başladı. Nitekim Divanü’l-Cünd adlı asker dairesini kurdu. Cihada giden Müslümanların isimlerini ve ailelerini tespit etti; savaş olsun veya olmasın onlara maaş vermeye başladı.

Bu iki hâlde Ebu Bekir ve Ömer’in icraatları icma ile gerçekleşti. Zira Rasulullah ganimetleri farklı şekillerde dağıttı.

Allah’ın izniyle Hilafet kurulunca bütün ganimetler Beytülmal’e konulur. Halife, İslam’ın ve Müslümanların maslahatını gözetip dağıtmaya başlar. Silahı geliştirmeye ve orduyu güçlendirmeye daha fazla önem verir. Çünkü en önemli mesele budur. İslam’ın izzeti, Müslümanların emniyeti ve devletin bekası buna dayanır. Hatta Rasulullah kendisini mahrum edip silah satın almaya, silah sanayisini oluşturmaya ve orduyu donatmaya harcadı.

Allah, müminlerin Rasulüne vahyettiğine uymalarının gerekli olduğunu hatırlatırken şöyle buyurur:

“Eğer Allah’a ve Furkan gününde, iki ordunun karşılaştığı günde kulumuz üzerine indirdiğimize iman etmiş iseniz durum böyledir.”

Çünkü birçok ayette açıklandığı gibi ve akli delilin gerektirdiği üzere imanın gereği olarak Allah’a ve Rasulüne itaat, müminlere baş vacip sayılır.

Kişi ne kadar “müminim, Müslümanım” iddiasında bulunursa bulunsun, Nisa 65. ayette geçtiği gibi duraklamadan ve sıkıntı duymadan Rasulün hükmüne uymazsa asla mümin olamaz. Lafla “Müslümanım” söyler, “müminim” iddia eder; fakat Allah’ın Kitabına ve Rasulünün sünnetine uymaz, beşeri hüküm olan demokrasiye ve laikliğe uyar. Bunlar Nisa 60 ve 61. ayetlerde beyan edildiği gibi tağuta uyan münafıklardır.

Ayette Allah, Kendisine imanla beraber:

“Furkan gününde, iki ordunun karşılaştığı günde kulumuz üzerine indirdiğimize iman etmiş iseniz durum böyledir.”

buyurarak bu günün önemini vurgulamak istemiştir.

Bedir Savaşı, Furkan Savaşı olarak adlandırıldı. Hakkı batıldan ayırdı ve iman küfre galip geldi. Bu bir başlangıçtır. Müslümanlar Allah uğrunda savaştıkça bu ayırım devam edecek, İslam’ın üstünlüğü gerçekleşecek, Müslümanların emanı ve izzeti tahakkuk edecektir.

Bedir Savaşı Kureyş’i, bütün Arap kabilelerini ve Yahudi devletlerini şaşırttı. Nasıl olur da iki senelik geçmişi olan yeni kurulmuş bir devlet; soylu, güçlü ve Arap Yarımadası’nın en kuvvetli devleti olan Kureyş’e galip gelir?

Bu galibiyet Müslümanlara öyle bir maneviyat kazandırdı ki artık her savaşa katılmaya hazır oldular. İmanları arttı, Allah’ın yardımına tam inandılar. Melek gönderir ve her türlü yardımı sağlar diye tam güven duydular.

Bu iman ve güvenle dünyayı fethettiler, İstanbul’u fethettiler, Roma’yı fethetmeye çalıştılar.

Zira Allah Kendisinin her şeye kadir olduğunu hatırlatır. Bu asırda Müslümanlar Allah’a ve Rasulüne itaat ederlerse, böyle bir imana ve güvene sahip olurlarsa Allah’ın izniyle ecdatlarının gerçekleştirdiği fetihler gibi fetihler gerçekleştireceklerdir.

İşte Allah birkaç ayette bunu müminlere tekrar tekrar hatırlatarak bu savaşın manzarasını tasavvur ettirir; onların ve kâfirlerin konaklanmalarını ve kaçan kervanın yerini gösterir:

Bedir Savaşı’nda müminler Medine’ye daha yakın yamaçtaydılar. Kâfirler Mekke tarafından geldikleri için uzak yamaçtaydılar. Onların kervanı da daha aşağı yerde, deniz sahilinde idi.

Zira kervanın başında bulunan Kureyş lideri Ebu Süfyan, Müslümanların gelişini öğrenince yolu değiştirip deniz sahili yolunu seçti. Kervanı kurtarınca kavmine haber gönderdi ve savaşa gitmemelerini istemedi.

Fakat Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef, Ubey bin Halef, Ebu Süfyan’ın eşi Hind’in babası Utbe bin Rebia, amcası Şeybe bin Rebia ve kardeşi Velid bin Rebia gibi Kureyş’in diğer liderleri kibirlendiler ve güya Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Müslümanlara ders vermek istediler:

“Nasıl olur da bunlar kervanlarımıza dokunmaya cesaret ederler?”

İşte Allah onların kibirleri sebebiyle onları cezalandırmak ve bahsettiğimiz diğer hedefleri gerçekleştirmek istedi.

Allah öyle tertip etti ki:

“Eğer siz Müslümanlar olarak savaşmak için belli vakit ve mekân hakkında kâfirlerle sözleşseydiniz muhakkak ihtilafa düşecektiniz.”

Çünkü “filan vakitte ve filan mekânda savaşalım” diyerek birbirlerine meydan okusalardı, muhakkak her taraf diğerini aldatmak için vakti veya yeri değiştirmeye çalışacaktı.

Savaşta sabit prensip; aldatmak, kandırmak ve stratejik gizliliktir.

Fakat Allah, iki tarafın da bilmediği hâlde savaşın planını çizdi. Çünkü gerçekleşecek bir emri elbette yerine getirmek için bunu yaptı. O ise, gösterdiğimiz savaşın hedeflerinin gerçekleşmesini istedi. Hissetmedikleri hâlde iki tarafı bu yere ve o vakitte savaş meydanına sevk etti. İşte O, emrini böylece yerine getirdi.

Bu ayet şuna işaret eder: Komutan, savaşın sahnesini ve planını çizer, askerlerine izah eder; kendilerinin nerede duracaklarını, düşmanın nerede durabileceğini, onunla nasıl savaşacaklarını ve onu nasıl yenilgiye uğratacağını gösterir. Bu nedenle Hilafet Devleti’nde uzmanlar ve erkân komutanları yetiştirilmeli ve ordu başına getirilmelidir.

Allah’ın bir hedefi de:

“Helak olacak, ölecek kimse bir beyyine ile helak olsun.”

Beyyine ise açık delil ve ispattır. Bu Furkan Savaşı’nda hak ile batılı birbirinden ayırdı; hak belli oldu, batıl belli oldu. Allah müminlere nusret ve zafer vaat ederken, kâfirlere de yenilgiyi vaat etti. İşte Bedir Savaşı’nda bu durumlar açıkça ispatlandı. Böylece bu savaşta öldürülen kimse hakkı bildikten ve delili gördükten sonra ölmüş olur; cezayı veya mükâfatı hak eder. Allah hiçbir kimseye zulmetmez.

Eğer biri eceli gelmeyip yaşayacak ise:

“Beyyine ile yaşasın.”

Artık delili ve ispatı görmüş olur; öyleyse düşünsün. Mümin ise imanı artar, kâfir ise iman etsin.

İşte İslam’daki savaşın hedefi insanları katletmek ve topraklarına veya mallarına el koymak değildir. Onlara beyyinelerle hidayet ve doğru yolu göstermektir. Böylece ölecek kimse beyyineyi gördükten sonra ölsün; kıyamet günü Allah karşısında hücceti, özrü ve bahanesi kalmasın. Yaşayacaksa ona fırsat vardır; düşünüp imana gelsin. Mümin ise Allah’ın vaadinin ne kadar hak olduğuna tam güvenir ve imanı artar.

Müslüman, Allah’ın her şeyi işittiğine, gördüğüne ve bildiğine kesin olarak inanmalıdır. Her zaman ve her mekânda Allah’ın ne yaptığımızı gördüğünü ve ne söylediğimizi işittiğini zihnimizde canlandırmalıyız. Nasıl insan başkalarının kontrolü altında olursa veya bir yerde bir kamera ile izlendiğini bilirse dikkatli davranıyorsa, Allah’ın da kendisini izlediğini hiç unutmadan bunu zihninde tasavvur etmelidir.

Yine Allah, Bedir Savaşı ile ilgili önemli noktaları hatırlatıyor:

“Allah sen uyurken onları az gösteriyordu. Eğer onları çok gösterseydi mutlaka çekinecektiniz ve bu hususta çekişecektiniz.”

İnsanların tabiatında güçlülerden çekinmek ve ihtilafa düşmek vardır. Bu nedenle Allah müminleri bu durumdan kurtardı.

Burada Rasulün rüyasının hak ve Allah’tan bir vahiy olduğu açıklanmaktadır.

Bu surenin başında geçtiği gibi Müslümanlar önce çekiştiler. Çünkü bir kısmı:

“Biz savaş için gelmedik, savaşa hazırlıklı değiliz, sırf kafileyi çevirmek için geldik.”

deyip savaşmak istemediler.

Bu nedenle Allah düşmanın sayısını Rasulüne az gösterdi ki Müslümanların maneviyatı yıkılmasın; daha doğrusu maneviyatları artsın ve savaşa çekinmeden girişsinler.

İşte Allah Müslümanları çekişmelerden, çekinmelerden ve yenilgiden kurtardı.

Şüphesiz ki Allah, Müslümanların ve bütün insanların göğüslerinde olanı bilir.

Müslümanların niçin çekindiklerini ve çekiştiklerini bilir. Böylece Müslümanlara bildirmek üzere düşmanın sayısını rüyada az gösterdi.

İşte savaşta komutan, düşmanın gücünün çok olduğunu söylemez. Tersine:

“Allah’a iman ettiğimiz için biz çoğuz, güçlüyüz.”

der ve askerlerin maneviyatlarını yükseltmeye çalışır.

Hatta onların arasında âlimler ve hatipler bulunur. Bunlar ribat edenlerden sayılır; sevapları mücahitlerin sevabı kadardır. Askerlere moral verir, şehitliği sevdirir, onları savaşa cesaretlendirir, düşmanların zaafiyetlerini gösterirler.

Hemen hemen her savaşta Müslümanların sayısı azdı ve düşmanın sayısı kat kat fazlaydı. Buna rağmen Allah’ın yardımıyla savaşları kazandılar ve büyük fetihleri gerçekleştirdiler. Çünkü zafer sadece Allah’tan gelir.

Bakara 249. ayette Talut’un askerleri, Calut’un askerlerinin sayısının çokluğunu görünce:

“Bizim bunlara karşı takatimiz yoktur.”

deyip çekinerek geri çekildiler.

Ancak onların arasında imanı güçlü olanlar:

“Nice küçük gruplar Allah’ın izniyle kalabalık grupları yendi. Allah sabırlı ve sebatlı olanlarla beraberdir.”

diyerek savaşa giriştiler.

Böylece bu küçük mümin grup Allah’ın izniyle Calut’un ordusunu yendi.

Allah savaş meydanında Müslümanların kâfirlerle karşılaştıkları zaman, kâfirlerin gözlerinde Müslümanların çok gösterildiğini; Müslümanların gözlerinde ise kâfirlerin sayısının az gösterildiğini açıklar. Bu da Allah’ın bir yardımıdır.

Bunun sebebini:

“Allah elbette gerçekleşecek bir emri yerine getirmek içindir.”

buyurarak açıklar.

Allah’ın gerçekleştireceği emir ise Müslümanların cesaretle savaşa girişmelerini ve ardından kâfirlere karşı yardımını sağlamasıdır. Böylece bu savaştan Allah’ın dilediği hedefler gerçekleşir.

Çünkü bütün işler Allah’a döndürülür.

İnsanlar ne isterse istesin, kâfirler ne kadar hile çevirirse çevirsin, Allah gerçekleştireceği şeyi gerçekleştirir, engelleyeceği şeyi engeller. Kararı yalnız O verir. Dünyada ve kâinatta olup biteni bilir, görür ve işitir.

Kâfirler istemese de İslam’ı ve Müslümanları izzetlendirecek, kâfirleri zelilleştirecek ve küfür hâkimiyetini ortadan kaldıracaktır.

İşte Müslümanlar, sayıları ve güçleri ne kadar az olursa olsun düşmanlarına karşı savaşmaları gerektiğine inanırlar; hiçbir gevşeklik veya herhangi bir taviz göstermezler.

“Biz zayıfız, takatimiz yoktur, düşman güçlüdür.”

gibi sözler sarf etmezler.

Daha doğrusu:

“Biz güçlüyüz, düşmanımız zayıftır.”

derler.

Çünkü Allah bizim dostumuzdur, bizim yardımcımızdır.

Kâfirler birer yaratılmıştır; onların yaratıcısı olan Allah her an onları ve güçlerini yok edebilir. Fakat bunu müminlerin elleriyle gerçekleştirmek ister.

Aynı şekilde Hilafeti kurmak maksadıyla verilen fikrî ve siyasi mücadelede de:

“Biz zayıfız, takatimiz yoktur.”

denmez.

Çünkü zafer ve nusret sadece Allah’tan gelir.

Mekke’de daveti yüklenirken Rasulullah ve hizbi olan sahabeler çok azdı. Fakat Allah onlara yardım edip otorite verdi, dinlerini de egemen kıldı.

Daha önce tefsir ettiğimiz Enfal 26. ayette Allah Müslümanlara bunu da hatırlattı.

Nasıl Bedir Savaşı’nda Müslümanların sayısı ve gücü az idiyse, daha önce Mekke’de fikrî ve siyasi mücadele verirken de sayıları ve güçleri az idi. Ama her iki hâlde de Allah onlara yardım etti.