– 9 –
Savaşta ve Mücadelede Başarının Sebepleri
Başarısızlıkların Sebepleri
Kâfirlerin Yanında Şeytanın Rolü
Ruhları Çekilirken Azap Görmeleri
Kalplerinde Hastalık Bulunanların Sıfatları
يٰۤاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡۤا اِذَا لَقِيۡتُمۡ فِئَةً فَاثۡبُتُوۡا وَاذۡكُرُوا اللّٰهَ كَثِيۡرًا لَّعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُوۡنَۚ ﴿٤٥﴾ وَاَطِيۡعُوا اللّٰهَ وَرَسُوۡلَهٗ وَلَا تَنَازَعُوۡا فَتَفۡشَلُوۡا وَتَذۡهَبَ رِيۡحُكُمۡ وَاصۡبِرُوۡا ؕ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصّٰبِرِيۡنَۚ ﴿٤٦﴾ وَلَا تَكُوۡنُوۡا كَالَّذِيۡنَ خَرَجُوۡا مِنۡ دِيَارِهِمۡ بَطَرًا وَّرِئَآءَ النَّاسِ وَيَصُدُّوۡنَ عَنۡ سَبِيۡلِ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ بِمَا يَعۡمَلُوۡنَ مُحِيۡطٌ ﴿٤٧﴾ وَاِذۡ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيۡطٰنُ اَعۡمَالَهُمۡ وَقَالَ لَا غَالِبَ لَـكُمُ الۡيَوۡمَ مِنَ النَّاسِ وَاِنِّىۡ جَارٌ لَّـكُمۡۚ فَلَمَّا تَرَآءَتِ الۡفِئَتٰنِ نَكَصَ عَلٰى عَقِبَيۡهِ وَقَالَ اِنِّىۡ بَرِىۡٓءٌ مِّنۡكُمۡ اِنِّىۡۤ اَرٰى مَا لَا تَرَوۡنَ اِنِّىۡۤ اَخَافُ اللّٰهَؕ وَاللّٰهُ شَدِيۡدُ الۡعِقَابِ ﴿٤٨﴾ اِذۡ يَقُوۡلُ الۡمُنٰفِقُوۡنَ وَالَّذِيۡنَ فِىۡ قُلُوۡبِهِمۡ مَّرَضٌ غَرَّ هٰٓؤُلَاۤءِ دِيۡنُهُمۡؕ وَمَنۡ يَّتَوَكَّلۡ عَلَى اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ عَزِيۡزٌ حَكِيۡمٌ ﴿٤٩﴾ وَلَوۡ تَرٰٓى اِذۡ يَتَوَفَّى الَّذِيۡنَ كَفَرُوا ۙ الۡمَلٰٓٮِٕكَةُ يَضۡرِبُوۡنَ وُجُوۡهَهُمۡ وَاَدۡبَارَهُمۡۚ وَذُوۡقُوۡا عَذَابَ الۡحَرِيۡقِ ﴿۵۰﴾ ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتۡ اَيۡدِيۡكُمۡ وَاَنَّ اللّٰهَ لَـيۡسَ بِظَلَّامٍ لِّـلۡعَبِيۡدِۙ ﴿۵۱﴾
“Ey iman edenler! Bir grupla karşılaştığınız zaman sebat gösterin ve Allah’ı çokça zikredin. Umulur ki felaha kavuşursunuz.” (45)
“Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin ve çekişmeyin, yoksa gücünüz yok olur. Sabredin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (46)
“Allah yolundan insanları alıkoymak için (savaş meydanına) yurtlarından böbürlenerek ve insanlara gösteriş yaparak çıkanlar gibi olmayın. Allah onların yaptıklarını kuşatıcıdır.” (47)
“Şeytan onlara amellerini güzel gösterdi ve: ‘Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur ve ben size bir yardımcıyım.’ dedi. Fakat (savaş meydanında) iki ordu birbirini görünce gerisin geriye dönüp: ‘Ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah’tan korkuyorum. Allah’ın azabı çok şiddetlidir.’ dedi.” (48)
“O sırada münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar (müminler hakkında): ‘Bunları dinleri aldattı.’ diyorlardı. Oysa kim Allah’a tevekkül ederse, şüphesiz ki Allah Aziz’dir, Hakîm’dir.” (49)
“Melekler kâfirleri vefat ettirirken (canlarını alırken) görsen! Onların yüzlerine ve arkalarına vururlar ve: ‘Ateş azabını tadın!’ (derler).” (50)
“Bunun nedeni ellerinizin işledikleridir. Şüphesiz ki Allah kullara hiç zulmetmez.” (51)
Allah, iman edenlere savaşla ilgili zafere götüren önemli emirler verirken başarının sebeplerini gösterir: Sebat etmek ve Allah’ı çokça zikretmek.
Daha önce tefsir ettiğimiz Enfâl 15–16. ayetlerde Allah, savaştan kaçmayı kesinlikle yasakladı ve kaçanlara cehennemi hazırladı.
Zira sebat etmek, kaçmamayı gerektirir. Şehit oluncaya ya da zafer elde edinceye kadar sabredip dayanmaktır.
Mümin, eceli gelirse öldürülür; eceli gelmezse asla ölmem ve öldürülmem diye kesin olarak inanır. Savaş, ölümün sebebi değildir. Öyleyse şehit oluncaya veya zaferi kazanıncaya kadar savaşta sebat eder ve savaşır.
Buna inanmayan kâfirler veya münafıklar yahut kalbinde hastalık bulunanlar, imanı zayıf olanlar bunu kavrayamazlar.
Âl-i İmrân 154. ayette:
“Onlar şöyle diyorlar: ‘Bu işten bize bir şey olsaydı burada öldürülmezdik.’”
Allah Rasulü’ne ise şöyle buyurur:
“Onlara şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi.”
Âl-i İmrân 156. ayette Allah, müminlerin böyle söylemelerini veya düşünmelerini şöyle yasaklar:
“Ey iman edenler! Kâfirlerin, kardeşleri yolculuğa çıktıkları veya savaşa gittikleri zaman, ‘Bizim yanımızda kalsalardı ne ölürlerdi ne de öldürülürlerdi.’ dedikleri gibi demeyin. Allah bunu kalplerinde yakıp kavuran bir dert kılmak için ortaya koydu. Oysa dirilten ve öldüren Allah’tır. Nitekim Allah yaptıklarınızı görmektedir.”
İşte bu, akidevi bir husustur. İnsan bunu anlayarak kesin şekilde tasdik ederse savaştan hiç kaçmaz.
Sebat göstermek için bu ayetleri, Allah’ın müminlere vaadini ve müjdesini hatırlamak ve hatırlatmak gerekir. Aynı zamanda savaşırken Allah’a çokça dua edilmelidir. Bu şekilde Allah zikredilmiş olur.
Âl-i İmrân 144–148. ayetlerde, sadece Rablerine bağlı olan ve hep “Rabbimiz Allah’tır.” diyenler rabbânî sayılırlar. Bunlar Allah’a tevekkül eder, savaşta hiç gevşeklik veya zayıflık göstermez, sabreder, savaşırken Rablerinden mağfiret diler, kendilerine sebat verilmesi ve kâfirlere karşı yardım edilmesi için dua ederler. Bundan dolayı:
“Allah onlara dünya sevabını ve ahiretin en güzel sevabını verdi.”
Dünya sevabı nusret, yardım ve zaferdir. Ahiret sevabı ise Allah’ın rızası ve cennettir.
Enfâl 45. ayette geçen:
“Umulur ki felaha kavuşursunuz.”
ifadesinin manası, dünya ve ahiret sevabını elde edersiniz demektir. Bu şekilde müminler başarıya ulaşır, hem dünyayı hem de ahireti kazanırlar.
Bedir Savaşı’nda Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem durmadan dua etti.
Daha önce tefsir ettiğimiz Bakara 249. ayette Tâlût ile beraber sebat gösterip savaşa girişenler:
“Rabbimiz! Bize sabır ver, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirlere karşı bize yardım et, zafer ver.”
deyince Allah onlara yardım etmiş ve kâfirlere karşı zafer vermiştir.
Ayette Allah, iman edenlere “Bir grupla karşılaştığınız zaman” diye hitap ederken, karşılaşmanın ve savaşmanın asıl olmadığı anlaşılır. Asıl olan, daveti fikirle yüklenmek, insanları ikna yoluyla İslam’a getirmektir. Kabul etmezlerse İslam hükmü altına girmeye çağrılırlar. İslam Hilafet Devleti onlar üzerine İslam’ı uygularken, onlara daveti taşımış sayılır. Bu iki durumu kabul etmezlerse onlarla savaşılır.
Zira Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu üç aşamayı izah etmiş ve savaşa gönderdiği ordulara ve komutanlara tavsiye etmiştir. Aynı zamanda bu ayeti beyan ederken şöyle buyurmuştur:
“لا تتمنوا لقاء العدو، وسلوا الله العاقبة، فإذا لقيتموهم فاصبروا، واعلموا أن الجنة تحت ظلال السيوف”. (بخاري ومسلم)
وفي رواية أخرى” فإذا لقيتموهم فاثبتوا واذكروا الله”
“Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan iyi neticeyi isteyin. Eğer düşmanla karşılaşırsanız sabredin. Bilin ki cennet kılıçların gölgesinde bulunmaktadır.” (Buhârî ve Müslim)
Başka bir rivayette ise:
“Eğer onlarla karşılaşırsanız sebat edin ve Allah’ı zikredin.”
Zira insanın savaşta sebat gösterip göstermeyeceği belli değildir. Bu nedenle büyük konuşarak onlarla karşılaşmayı dilememelidir. Ancak onlarla karşılaşınca sebat göstermek için Allah’a çokça dua etmelidir.
Bakara 246. ayette İsrailoğulları, Musa’dan sonra kendilerine gönderilen bir nebiden, Allah yolunda savaşmak üzere kendilerine bir hükümdar seçmesini istediler. O nebi onları tanıdığı için:
“Eğer size savaş farz kılınırsa gerçekten savaşacak mısınız?”
diye sordu. Onlar ise:
“Nasıl savaşmayacağız? Zaten yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan ayrı düşürüldük.”
dediler. Fakat onlara savaş farz kılınınca, az bir kısmı dışında çoğu yüz çevirdi.
Yine de Tâlût:
“Bir nehirle imtihan edileceksiniz. Bir avuç dışında kim fazla içerse benden değildir.”
deyince, bu az grubun da ancak bir kısmı bir avuç su içti, çoğu ise fazla içti. Böylece imtihanı kaybettiler.
Bundan sonra geriye kalanlar düşman olan Câlût’un ordusuyla karşılaşınca onların da çoğu yüz çevirdi. Ancak en azın da azı olan küçük bir grup sebat gösterdi ve:
“Nice küçük grup, Allah’ın izniyle kalabalık bir gruba galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.”
dediler.
Câlût’un ordusuyla karşılaşınca:
“Rabbimiz! Bize sabır ver, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirlere karşı bize yardım et, zafer ver.”
diyerek Allah’ı zikrettiler ve O’na dua ettiler. Böylece Allah’ın izni ve yardımıyla, az sayıdaki imanlı ve sebatkâr grup, kalabalık ve güçlü grubu mağlup etti.
Kâfirlere ve münafıklara karşı fikrî ve siyasî mücadele edilirken de aynı şekilde sebat göstermek, Allah’ı çokça zikretmek ve O’na dua etmek gerekir. Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sahabeleriyle birlikte Mekke döneminde İslam’ı yaymak, yükseltmek ve otoritesini tesis etmek üzere kâfirlere karşı mücadele ederken Allah’ın talebine icabet ederek sebat gösterdi, sabretti, her türlü eziyete karşı dayandı ve Allah’a çokça dua etti. Daha sonra Allah onlara yardım etti ve otorite verdi. Böylece Medine’de İslam Devleti’ni kurabildiler. Sonuç olarak dünyada ve ahirette felaha kavuşup başarı elde ettiler.
Allah tekrar müminlerin Kendisine ve Rasulü’ne itaat etmelerinin önemini hatırlatıp vurgulamaktadır.
Ayrıca onları çekişmekten de nehyetmektedir. Çekişmenin sebebi, herkesin kendi görüşünü kabul ettirmeye çalışmasıdır. Bunun çözümü ise Allah’ı ve Rasulü’nü hakem kılmak, Kur’an ve sünnete uymaktır. Zira Allah şöyle buyurmuştur:
يٰۤـاَيُّهَا الَّذِيۡنَ اٰمَنُوۡۤا اَطِيۡـعُوا اللّٰهَ وَاَطِيۡـعُوا الرَّسُوۡلَ وَاُولِى الۡاَمۡرِ مِنۡكُمۡۚ فَاِنۡ تَنَازَعۡتُمۡ فِىۡ شَىۡءٍ فَرُدُّوۡهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُوۡلِ اِنۡ كُنۡـتُمۡ تُؤۡمِنُوۡنَ بِاللّٰهِ وَالۡيَـوۡمِ الۡاٰخِرِ ؕ ذٰلِكَ خَيۡرٌ وَّاَحۡسَنُ تَاۡوِيۡلًا
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’e ve sizden olan ulu’l-emre itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve Resulü’ne götürün. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız böyle davranın. Bu hem daha hayırlıdır hem de sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisâ 59)
Herkes Allah’ı ve Rasulü’nü hakem kılar, emirlerine uyarsa çekişme ortadan kalkar. Zira Allah’a ve ahirete inanıyorsa hemen itaat eder. Hem Allah’ın ve Rasulü’nün hükmü en hayırlı ve en güzel hükümdür hem de çekişmeyi kaldırmak için en doğru ve en güzel yol budur. Aksi takdirde çekişme ortadan kalkmaz; bu da Müslümanların dağılmasına ve güçlerinin yok olmasına sebep olur.
Bu durum, onların bir imamının, halifesinin veya emirinin bulunmasını gerektirir. Çünkü ihtilafı ancak o kaldırabilir.
İslam, ancak Allah’a ve Rasulü’ne itaat eden emir veya yöneticiye itaat etmeyi gerektirir. Ayet, ulu’l-emre itaati farz kılarken, onu Allah’a ve Rasulü’ne itaate bağlamıştır. Aksi hâlde itaat edilmez; onlar itaate zorlanır, itaat etmezlerse görevden düşürülürler.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
” لا طاعة لمخلوق في معصية الخالق”
“Yaratıcı’ya isyan konusunda hiçbir mahlûka itaat yoktur.” (Ahmed b. Hanbel)
Yine şöyle buyurmuştur:
«إنَّ النَّاسَ إَذا رَأوُا الظَّالِمَ فَلمْ يَأْخُذُوا عَلى يَدَيْهِ أوْشَكَ أن يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بعِقَاب» ابن ماجه. الترمذي، أبو داود
“İnsanlar zalimi görüp de onu zulmünden alıkoymaya çalışmazlarsa, Allah’ın onları genel bir azapla kuşatması yakındır.” (Ebû Dâvûd, 4338; Tirmizî, 3057; İbn Mâce, 4005)
Allah, Müslümanların sabretmelerini kesin ifadelerle emretmiştir. İster savaş sırasında, ister başlarına musibetler geldiğinde, ister Allah’ın ve Rasulü’nün emirlerini uygularken, ister ulu’l-emre itaat ederken, isterse birbirlerine karşı davranışlarında olsun sabretmeleri farz kılınmıştır.
Müslümanlar sabrettikleri zaman Allah onlarla beraber olur. Bu şekilde onlara büyük bir müjde ve son derece önemli bir vaat vermiş olmaktadır. Muhakkak ki er veya geç Allah’ın yardımı onlara ulaşacaktır. Ahiretteki sevapları da çok büyük olacaktır. Müminler için bundan daha büyük bir güvence ve garanti olabilir mi?
Aynı zamanda Allah, kâfirlerin sahip oldukları böbürlenme ve gösteriş karakterini müminlerin edinmelerini de nehyetmektedir.
Müslüman, insanlara göstermek için değil, sırf Allah’ın rızası için savaşır. O’nun sözünü yükseltmek için mücadele eder ve ölüme hazır olur.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle soruldu:
“Bir adam ganimet için savaşır, bir başkası makamının ve konumunun görülmesi için savaşır, bir diğeri ise şöhret için savaşır. Bunlardan hangisi Allah yolunda savaşmış olur?”
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
” منْ قاتلَ لتكونَ كلمةُ اللهِ هي العلُيا فهو في سبيلِ الله”
“Kim Allah’ın sözünün en yüce olması için savaşırsa, işte o Allah yolunda savaşmıştır.” (Buhârî, Müslim)
Başka bir rivayette Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle soruldu:
“Bir adam cesur olduğunu göstermek için savaşır, bir başkası hamiyet (ırk, kavim, millet, toprak, grup ve benzeri bağlılıklar) için savaşır, bir diğeri de riyakârlık için savaşır. Bunlardan hangisi Allah yolunda savaşmış olur?”
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: …
” منْ قاتلَ لتكونَ كلمةُ اللهِ هي العلُيا فهو في سبيلِ الله”
“Kim Allah’ın sözünü yükseltmek için savaşırsa, o Allah uğrunda savaşmış olur.” (Buhârî, Müslim, Tirmizî, İbn Hibbân, Ebû Dâvûd)
Zira kâfirlerin ana hedefi, insanları Allah’ın yolundan alıkoymaktır. Çünkü onların otoriteleri ve çıkarları karşısında duran tek güç İslam’dır. Zaten bunun için İslam’a girmek istemezler.
Aynı zamanda Müslümanları hor görür, alaya alır ve kendilerini üstün görürler. Bu tutumu Bedir Savaşı’nda da sergilediler. Ancak Allah onları cezalandırarak yenilgiye uğrattı.
Bu asırda da kâfirler aynı tutumu edinmişlerdir. Fakat Müslümanlar Allah uğrunda onlara karşı savaştıklarında onları yenilgiye uğratmışlardır.
Allah’ın kâfirlerin yaptıklarını kuşatması ise; onları kendi kontrolü altında bırakması, yaptıklarını bilmesi, her an onları durdurabilecek olması, onların her istediklerini yapmalarına izin vermemesi, tövbe etmeleri için fırsat vermesi ve tövbe etmezlerse mutlaka bir gün onları cezalandırması demektir. Birçok ayette bildirildiği gibi sünnetullah, yani Allah’ın sünneti, uygulaması ve kanunu budur.
İşte kibirlenerek, böbürlenerek ve gösteriş için savaşanlar sonunda mağlup olurlar. Bu nedenle müminler böyle davranışlardan nehyedilmişlerdir. Zira bunlar yenilginin sebeplerindendir.
Kâfirler Allah’a ve Rasulü’ne inanmadıkları için şeytana uyarlar. Şeytan onlara vesvese ederek amellerini güzel gösterir. Böylece onlar çirkin amellerini güzel görür ve savunurlar.
Bir kimse Müslüman olduğunu iddia edip Allah’ın ve Rasulü’nün emirlerine uymazsa, şeytan ona musallat olur; yaptığı kötülükleri ona güzel gösterir ve onları savunmasına sebep olur.
Nahl 99-100. ayetlerde bildirildiği üzere, şeytanın Rablerine tevekkül eden müminler üzerinde bir otoritesi yoktur ve onlara musallat olamaz. Ancak onu dost edinenler, Allah’a ortak koşanlar ve ondan yardım dileyenler üzerinde otoritesi gerçekleşir; onlara musallat olur ve onları aldatır.
Şeytan, kâfirleri Müslümanlara karşı kışkırtırken:
“Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur ve ben size bir yardımcıyım.”
demişti.
Fakat savaş meydanında iki ordu birbirine görünce geriye dönerek:
“Ben sizin görmediklerinizi görüyorum.”
dedi.
Şeytanın görüp insanların görmediği şey meleklerdi. Zira İblis daha önce meleklerle beraber bulunuyordu. Allah ilk insan olarak Âdem’i yarattığında ona secde edilmesini emretmiş, bütün melekler secde etmişti. Ancak Kehf 50. ayette geçtiği gibi İblis kibirlenmiş ve secde etmeyi reddetmişti. Çünkü o cinlerdendi. A‘râf 18. ayette bildirildiği üzere İblis alçak ve zelil olarak cennetten kovulmuştur.
Bedir Savaşı’nda melekler müminlere destek olmak için indirildiler. Şeytan onları görünce savaş alanından kaçtı.
Aynı zamanda:
“Ben Allah’tan korkuyorum. Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”
dedi.
Şeytanın Allah’tan korkusu, meleklerin kendisine zarar vermesinden kaynaklanmaktadır. Fakat buna rağmen sürekli Allah’a isyan etmiştir. Çünkü Allah’ın kendisini kıyamet gününe kadar yaşatacağını ve ahiretteki yerinin kesin olarak cehennem olduğunu bilmektedir. Dünyayı ahirete tercih etmiştir. Onun temel görevi insanları Allah’ın yolundan saptırmaktır. Ona uyanlar da onun gibi olur; dünyayı ahirete tercih eder ve insanları Allah’ın yolundan saptırmaya çalışırlar.
Daha önce tefsir ettiğimiz A‘râf 27. ayette geçtiği gibi İblis ve diğer cinler insanlar tarafından görülemezler. Ancak vesvese verirler.
Bedir Savaşı’nda da kâfirlere vesvese ederek onları savaşa teşvik etmiş olmalıdır. Melekleri görünce hemen kaçtı ve onlar onun teşvikini bir anda kaybetmiş oldular. Bunun üzerine Allah onların kalplerine korku saldı.
Şeytanın insanlara doğrudan konuşmayıp sadece vesvese ettiğine dair delillerden biri Allah’ın şu kavlidir:
كَمَثَلِ الشَّيۡطٰنِ اِذۡ قَالَ لِلۡاِنۡسَانِ اكۡفُرۡۚ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ اِنِّىۡ بَرِىۡٓءٌ مِّنۡكَ اِنِّىۡۤ اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الۡعٰلَمِيۡنَ ﴿۱۶﴾ فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَاۤ اَنَّهُمَا فِى النَّارِ خَالِدَيۡنِ فِيۡهَا ؕ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُاالظّٰلِمِيۡن ﴿۱۷﴾
“(Yahudiler ve onları dost edinen münafıkların misali) şeytanın misali gibidir. O, insana: ‘Kâfir ol.’ dedi. İnsan kâfir olunca da: ‘Ben senden uzağım. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.’ dedi. Sonunda ikisinin de akıbeti, içinde ebedî kalacakları ateş oldu. Zalimlerin cezası işte budur.” (Haşr 16-17)
Allah’ın şu kavli de vardır:
فَوَسۡوَسَ لَهُمَا الشَّيۡطٰنُ لِيُبۡدِىَ لَهُمَا مَا وٗرِىَ عَنۡهُمَا مِنۡ سَوۡاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰٮكُمَا رَبُّكُمَا عَنۡ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّاۤ اَنۡ تَكُوۡنَا مَلَـكَيۡنِ اَوۡ تَكُوۡنَا مِنَ الۡخٰلِدِيۡنَ ﴿۲۰﴾
“Ama şeytan onlara vesvese verdi. Böylece kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini kendilerine gösterdi ve dedi ki: ‘Rabbiniz sizi bu ağaçtan ancak melek olmanızı veya ebedî kalanlardan olmanızı engellemek için men etti.’” (A‘râf 20)
Şeytanın insana demesi, ona vesvese vermesi demektir. Şeytan insana doğrudan görünmez ve onunla konuşmaz.
Şeytan insanlara bu şekilde vesvese verirken, onun dostları olan münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar da müminleri çekemeyip alaya alarak:
“Bunları dinleri aldattı.”
dediler ve her zaman da bunu söylerler.
“Bu Müslümanlar kendilerini ne zannediyorlar? Kureyş’in ordusunu mu yenecekler? Dinleri onları aldattı. Dinleri onlara güçlü olduklarını ve Kureyş’e, diğer karşıt güçlere galip geleceklerini söylüyor.” diyerek onları küçümsediler.
Yani bunlar, müminlerin dinleri sebebiyle kendi kendilerini aldattıklarını ve mağrur olduklarını iddia ettiler.
Allah birçok ayette, müminlerin sayıları ve güçleri az olsa bile Allah’a tevekkül ettikleri takdirde, kâfirlerin sayıları ne kadar çok ve güçleri ne kadar büyük olursa olsun onlara galip geleceklerini vaat etmiştir.
Bu ayetin devamında da bu gerçeği hatırlatarak şöyle buyurmuştur:
“Oysa kim Allah’a tevekkül ederse, şüphesiz ki Allah Aziz’dir, Hakîm’dir.”
Kâfirler, münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar ne derlerse desinler bu bir gerçektir. Onlar bundan hoşlanmasalar, hatta bu gerçekten nefret etseler bile Allah salih amel işleyen müminleri yeryüzünde halife kılacak, kendileri için razı olduğu dini bütün dinlere ve ideolojilere üstün kılarak egemen hale getirecek ve onları güven ve huzur içinde yaşatacaktır.
Bu nedenle müminler onların sözlerine ve alaylarına aldırmamalı, çekinmeden mücadelelerini sürdürmelidirler.
Zira bunların dünyada ve ahirette cezaları ağırdır. Hatta melekler onların ruhlarını şiddetle çekerken yüzlerine ve arkalarına vururlar.
Allah Rasulü’ne bunu haber vererek şöyle buyurmuştur:
“Melekler kâfirleri vefat ettirirken (canlarını alırken) görsen; onların yüzlerine ve arkalarına vururlar.”
Bu şekilde kâfirlerin ölürken azap gördüklerini öğrenmiş oluyoruz. Aynı zamanda melekler onlara kıyamet gününde ateş azabını tadacaklarını bildirirler.
Muhammed Suresi 27. ayette de meleklerin, kalplerinde hastalık bulunanların canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vurdukları bildirilmiştir.
Muhammed Suresi’nin 20-28. ayetlerinde ise kalplerinde hastalık bulunanların kim oldukları açıklanmaktadır:
“Savaştan söz eden muhkem bir sure indirildiğinde sana ölüm baygınlığı gelmiş kimsenin bakışı gibi bakarlar; savaşa çağrıldıklarında ‘itaat ettik’ ve ‘hazırız’ anlamında maruf söz söylemezler. Allah’a karşı niyetlerinde sadık davranmazlar; yönetici olduklarında yeryüzünde fesat çıkarırlar; akrabalık bağlarını koparırlar; Kur’an’ı düşünmeye yanaşmazlar; kalpleri kilitlenmiştir; kendilerine hidayet geldikten sonra şeytanın vesveselerine uyarlar. Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmayanlara bazı hususlarda uyacaklarını söylerler; Allah’ı gazaplandıran şeylere uyar ve O’nun rızasını hoş görmezler.”
İşte bunlar Müslüman gibi görünürler; fakat bu sıfatlara sahiptirler. Münafıkların ve kâfirlerin başka bir türüdürler ve aynı cezayı hak ederler.
İşte bu üç sınıf; açık kâfirler, münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, kendi elleriyle işledikleri kötülükler sebebiyle cezalandırılırlar.
Dünyada iken yenilgiye uğratılır ve alçaltılırlar. Ruhları melekler tarafından alınırken şiddetle çekilir, yüzlerine ve arkalarına vurulur. Ahirette ise ateş azabına uğrarlar.
Bu cezaları hak etmişlerdir. Allah adaletlidir ve kullarına asla zulmetmez.
Allah’a inanmaz veya O’na ortak koşar, indirdiği kitaba ve Rasulü’ne inanmaz, her türlü kötülüğü ve haramı işler, müminlerle savaşır; buna karşılık mükâfat mı verilecek ve cennete mi sokulacaktır?!
Böyle bir şey adalet olur mu?
Aksine, onlar her türlü ağır cezayı hak etmişlerdir. İşte adalet budur.