– 10 –
Toplumu Değiştirme Metodu
Her Asırda Kâfirlerin Gidişatı
Dabbe Vasfına Sahip Olmaları
Allah’ın Ayetlerini Örtmeleri
Onları Cezalandırma ve Caydırma Yolu
Söz ve Anlaşmaları Bozmaları
Bu Hâlde Hilafetin Davranışı
İslam’ın Dış Siyasetle İlgili Bazı Hükümleri
كَدَاۡبِ اٰلِ فِرۡعَوۡنَۙ وَالَّذِيۡنَ مِنۡ قَبۡلِهِمۡؕ كَفَرُوۡا بِاٰيٰتِ اللّٰهِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوۡبِهِمۡؕ اِنَّ اللّٰهَ قَوِىٌّ شَدِيۡدُ الۡعِقَابِ ﴿۵۲﴾ ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمۡ يَكُ مُغَيِّرًا نِّـعۡمَةً اَنۡعَمَهَا عَلٰى قَوۡمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوۡا مَا بِاَنۡفُسِهِمۡۙ وَاَنَّ اللّٰهَ سَمِيۡعٌ عَلِيۡمٌۙ ﴿۵۳﴾ كَدَاۡبِ اٰلِ فِرۡعَوۡنَۙ وَالَّذِيۡنَ مِنۡ قَبۡلِهِمۡؕ كَذَّبُوۡا بِاٰيٰتِ رَبِّهِمۡ فَاَهۡلَكۡنٰهُمۡ بِذُنُوۡبِهِمۡ وَاَغۡرَقۡنَاۤ اٰلَ فِرۡعَوۡنَۚ وَكُلٌّ كَانُوۡا ظٰلِمِيۡنَ ﴿٥٤﴾ اِنَّ شَرَّ الدَّوَآبِّ عِنۡدَ اللّٰهِ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا فَهُمۡ لَا يُؤۡمِنُوۡنَۖۚ ﴿۵۵﴾ اَلَّذِيۡنَ عَاهَدْتَّ مِنۡهُمۡ ثُمَّ يَنۡقُضُوۡنَ عَهۡدَهُمۡ فِىۡ كُلِّ مَرَّةٍ وَّهُمۡ لَا يَـتَّـقُوۡنَ ﴿٥٦﴾ فَاِمَّا تَثۡقَفَنَّهُمۡ فِى الۡحَـرۡبِ فَشَرِّدۡ بِهِمۡ مَّنۡ خَلۡفَهُمۡ لَعَلَّهُمۡ يَذَّكَّرُوۡنَ ﴿۵۷﴾ وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنۡ قَوۡمٍ خِيَانَةً فَانْۢبِذۡ اِلَيۡهِمۡ عَلٰى سَوَآءٍ ؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الۡخَآٮِٕنِيۡنَ ﴿۵۸﴾
Onların hâli ve gidişatı, tıpkı Firavun sülalesinin ve onlardan öncekilerin hâl ve gidişatı gibidir. Onlar Allah’ın ayetlerine kâfir oldular. Allah, onları günahları yüzünden yakalayıvermiştir. Şüphesiz Allah güçlüdür, cezalandırması pek şiddetlidir. (52)
Çünkü Allah, bir kavme nimet verince o kavim nefislerindekini değiştirinceye kadar o nimeti değiştirmez (kaldırmaz). Bilin ki Allah işiten ve bilendir. (53)
Onların hâli ve gidişatı, tıpkı Firavun sülalesinin ve onlardan öncekilerin hâl ve gidişatı gibidir. Onlar Allah’ın ayetlerini yalanladılar. Allah da günahları yüzünden onları helâk etti. Nitekim Firavun sülalesini suda boğduk. Hepsi zalim idiler. (54)
Allah katında dabbelerin en şerlisi kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler. (55)
Onlar, kendileriyle bir anlaşma yaptığın, sonra da Allah’tan korkmadan her defasında onu bozan kimselerdir. (56)
Eğer onları savaşta yakalarsan, kendilerinden sonrakilere de gözdağı olması için onları ağır bir şekilde dağıt ve parçala. Umulur ki ibret alıp düşünürler. (57)
Anlaşma yaptığın bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de anlaşmayı bozduğunu kendilerine bildirerek boz. Şüphesiz Allah hainleri sevmez. (58)
Daha önceki ayetlerde, Allah’ın güçlü olan Kureyş kâfirlerini, güçleri az olan Müslümanlar karşısında nasıl yenik düşürdüğü ve rezil ettiği, şeytanın onları nasıl kandırdığı ve kötü amellerini kendilerine güzel gösterdiği, münafıkların ve kalplerinde hastalık bulunan kimselerin müminlerle nasıl alay ettikleri, bunların melekler tarafından canları alınırken nasıl dövüldükleri beyan edildi.
Bunların misali, kendilerinden önce Allah’ın ayetlerini inkâr eden veya örten Firavun hanedanı ve ondan önceki kâfir kavimler gibidir. Zira hepsi aynı yolda gittiler; gidişatları ve hâlleri aynıdır.
Allah hepsini cezalandırdı ve müminleri onlara galip getirdi. Zira onları yaratan da kendisidir. İstediği zaman onları yok edebilir. Kendilerine Rasulünü ve ayetlerini gönderip de yalanlayınca, inkâr edince veya bunların hak olduğunu bildikleri hâlde gerçeği örttüklerinde onları cezalandırır.
Nitekim kâfirin manası; inkâr eden, reddeden, yalanlayan ve gerçeği örtendir. Aynı zamanda zalim olurlar. Çünkü gerçeği inkâr ettikleri ve örttükleri için haksızlık yapmış olurlar.
Bu nedenle bazen kâfir, bazen zalim, bazen de fâsık olarak vasıflandırılırlar. Zira bu vasıfların tümüne sahiptirler.
Firavun ve sülalesi, Allah’ın Rasulü olan Musa’nın gösterdiği mucizeleri gördükleri hâlde kâfir oldular. Kral olduğu için yönetimde bulunanların çoğunun onun ailesinden olması gerekir. Ebu Leheb ve Ebu Cehil gibi Kureyş’in liderleri, Yahudilerin hahamları ve Hristiyanların rahipleri de Muhammed Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Rabbinden getirdiği Kur’an mucizesini gördükleri hâlde bu gerçeği örtüp yalanladılar. Bunlar da Firavun, Âd, Semûd ve Lut kavimleri gibi cezalandırıldılar. Oysa Allah onlara çok nimetler ve rızık vermişti. Fakat Rasulünü ve ayetlerini gönderince kâfir oldular.
Bu ise sünnetullahtır. Allah’ın kanunudur, her zamanda uyguladığı kuraldır.
İşte Allah bu gerçeği müminlere hatırlatır.
Şu gerçeği de hatırlatır: Allah bir kavme nimet verince, o kavim nefislerindekini değiştirinceye kadar o nimeti değiştirmez, kaldırmaz.
Firavun, Âd, Semûd, Medyen, Kureyş, İsrailoğulları ve sair kavimlere bol bol nimetler verdi. Sonra onlara Rasul ve ayetleri gönderdi. Onlar da yalanlayınca, Allah kendilerine verdiği nimetleri kaldırdı ve hâllerini altüst etti.
Allah onları imtihana sokup dener, bol nimet verir, sonra ayetlerini gösterir. Eğer inkâr eder veya örterlerse o nimeti kaldırır.
Ankebût Suresi 67. ayette ve Kureyş Suresi’nde Allah, Kureyş kavmine bol nimet ve emniyet sağladığını hatırlattı. Onlar ise Rasulü gönderince onu tekzip ettiler. İşte Bedir Savaşı’nda cezalandırıldılar. Daha sonra fetihle birlikte Mekke’deki saltanatları tamamen yok edildi ve Müslümanlara devredildi.
İnsanlar, Allah kendilerine bol bol nimet, sağlık, güç ve emniyet verince her istediklerini yapabileceklerini zannederler ve sanki Allah onları görmüyor ve işitmiyormuş gibi davranırlar. Oysa Allah onların durumlarını tam olarak bilir, onları kontrol eder, kendilerine zaman tanır. Eğer tövbe etmezler, ayetlerine ve Rasulüne inanıp uymazlarsa onları er ya da geç cezalandırır. Böylece verdiği nimetleri değiştirir ve kaldırır.
Buna benzer olarak Allah başka bir surede şöyle buyurdu:
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوۡمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوۡا مَا بِاَنۡفُسِهِمۡؕ
“Muhakkak ki Allah, bir kavim kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların hâllerini değiştirmez.” (Ra’d 11)
Bir kavim, bir takım insanlar, bir toplum kastedilir. Onların içindekiler ise onların mefhum, ölçü ve kanaatleridir. İnsanların hâlleri buna göre değişir.
İslam’ın mefhum, ölçü ve kanaatlerini benimserlerse toplumlarının hâlleri iyiye doğru değişir, doğru kalkınma gerçekleşir, Allah’ın nimetlerinden faydalanıp huzur ve saadet içinde yaşarlar.
Eğer bunları inkâr ederlerse veya örtüp laiklik, demokrasi ve temel hürriyetler gibi İslam’a ters mefhum, ölçü ve kanaatleri benimserlerse ya da uygularlarsa asla huzur ve saadeti tanımayacaklardır. Allah onları cezalandırır.
Buna binaen, toplumu değiştirmek için insanların içlerindeki mefhum, ölçü ve kanaatleri değiştirmeye yönelik mücadele verilmelidir.
Zira davranışları, sistemleri ve aralarındaki ilişkiler buna göre olur.
İslamî toplum tesis etmeye yönelik çalışma başlatılınca, sırf Allah’ın ayetlerinden fışkıran mefhum, ölçü ve kanaatleri yaymak, insanlara benimsetmek ve sistem kurmak için Rasulullah ve hizbi olan sahabelerin çalıştığı gibi çalışılmalıdır. Çünkü Allah’ın ayetleri bunu emreder.
Allah, Kureyş’in kâfir liderlerinin gidişatının tamamen Firavun hanedanı ve onlardan önceki kâfirlerin gidişatı gibi olduğunu bildirir. Onlar, Allah’ın ayetlerinin doğru olduğunu gördükleri hâlde yalanladılar. Bu şekilde günahkâr bir kavim oldular. Allah da günahları yüzünden onları helâk etti.
Onların helâk edilme şekilleri farklı idi. Firavun sülalesini suda boğdu. Daha önce Peygamber Nuh Aleyhisselâm’ı yalanlayanları da suda boğdu. Âd kavmini şiddetli bir rüzgâr göndererek helâk etti. Semûd kavmini ise depremle helâk etti. Lut kavmini de gökten taşlar indirerek helâk etti.
Bütün bu kavimler ve benzerleri zalim idiler. Allah’ın ayetlerini yalanlayarak çıkarlarına, zevklerine, heva ve heveslerine göre davranıyor, sistemlerini kuruyor ve kanunlarını çıkarıyorlardı. “Biz özgürüz, istediğimiz şeyi yaparız ve çıkarlarımızı düşünürüz.” diyerek Allah’ın ayetlerini uygulamayı reddediyorlardı. “Mallarımızla ve vücutlarımızla istediğimiz şekilde davranırız, bizi kimse engelleyemez.” diyorlardı. Tıpkı bu asırdaki fâsıkların söyledikleri gibi.
İsrailoğulları ise, “İşimize gelen ayetleri uygularız, işimize gelmeyenleri uygulamayız.” diyerek kâfir ve zalim oldular. Allah onları lanetledi ve zilletle cezalandırdı. Medine etrafında yaşayanlarını da Müslümanların elleriyle cezalandırdı.
Şimdi Filistin’e getirildiler ve her türlü zulüm ve kötülüğü yapmaktadırlar. Allah ve Rasulü, orada ihlaslı Müslümanların elleriyle öldürüleceklerini müjdelemiştir. Hilafet kurulacak ve onları temizleyecektir.
Kureyş ise Bedir Savaşı’nda yenilgiye uğratıldı; kâfir liderlerinin çoğu Müslümanların elleriyle öldürüldü. Mekke’nin fethinde Kureyş’in kalan lideri Ebu Süfyan hemen teslim olup İslam’a girdiğini ilan edince kendisini ve halkını helâk olmaktan kurtardı.
Kâfirler iman etmek istemedikleri için Allah onları dabbelere benzeterek, hatta en şerli dabbe olarak niteleyerek onlara sert bir şekilde çatmaktadır.
Arapça lugatta dabbe, yeryüzünde yürüyen her canlıdır. Nur Suresi 45. ayette bu manada kullanılmıştır:
“Allah her dabbeyi sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde yürür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimi de dört ayak üzerinde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
Yani daha fazla ayak üzerinde yürüyen canlıları da yaratır.
Arapçada örfî manada ise inek, koyun, katır ve eşek gibi dört ayaklı hayvanlara dabbe denilir.
Allah bu ayette örfî manada dabbe kelimesini kullanarak iman etmek istemeyen kâfirleri kötülemiştir. Nitekim A’râf 176. ayette onları köpeklere benzetmiştir. Çünkü kâfirler Allah’ın ayetlerini duyunca buna tahammül edemezler; hemen havlamaya başlar gibi davranır ve bu ayetlerin duyurulmasını istemezler. Allah’ın ayetlerini yalanlar, terk eder yahut bir kısmını kabul edip diğerlerini reddederler.
Daha önce tefsir ettiğimiz En’âm 179, Furkan 44 ve Muhammed 12. ayetlerde geçen en‘âm; yani inek, koyun, keçi ve deve gibi hayvanlara benzetildiler. Çünkü bu hayvanlar düşünmez ve sürekli yerler.
Çünkü normal hayvanlar özürlüdür; akılları yoktur. Fakat bu kâfirlerin akılları vardır. Buna rağmen inadına inanmazlar veya çıkarlarını ve saltanatlarını düşündükleri için iman etmek istemezler. Yahut şehvetlerine ve zevklerine düşkün olurlar. Bunun için iman edip dürüst olmak istemezler.
İşte dabbelerin en şerlisi vasfını taşımalarının sebebi, kâfir olmaları ve iman etmek istememeleri, kâfirlikleri üzerinde ısrarlı kalmalarıdır. İman etmek için akıllarını çalıştırmak istemez ve Allah’ın indirdiklerinden nefret ederler.
Akılları olduğu için Allah’ın diniyle ve iman edenlerle savaşırlar. Hayvanlar ise bunu yapamaz. Bu nedenle kâfirler, hayvanların en şerlisi olmuşlardır. Hep onlardan şer gelir. İslam’la ve dinine bağlı olup İslam hâkimiyetini kurmaya çalışan Müslümanlarla savaşırlar. Hatta dinini fazla uygulamayan veya anlamayan Müslümanlarla da sinsi üsluplarla savaşırlar.
Birinci kısım Müslümanlara karşı ikinci kısım Müslümanları kışkırtır; “Biz sizinle beraberiz, sadece aşırı Müslümanlara karşıyız.” diyerek aldatmaya çalışırlar. Dini sadece iman, ahlak ve ibadetten ibaretmiş gibi telkin ederek onları laik ve demokratik kişiler hâline getirmeye çalışırlar.
“Herkes özgürdür, başkalarına karışmayın, devlet bütün dinlere aynı mesafede durur, bütün dinlere eşit gözle bakılır.” derler. Bu sinsi savaşı imana ve müminlere karşı sürdürmektedirler.
Aynı zamanda Müslüman gibi gözüküp münafıklık yaparlar; namaz kılar, Kur’an okur ve bazı hitaplarla Müslümanların duygularını okşarlar.
İşte kâfirler türlü türlüdür. Değişik kâfirlikleri üzerinde ısrarlı kaldıkları ve tövbe etmedikleri sürece dabbe vasfını taşımaya devam ederler. Hem de bunlar hayvanlardan daha aşağıdırlar; hayvanların en şerlisi ve en kötüsüdürler.
Ancak tövbe edip Allah’ın ayetlerini uygulamaya başlarlarsa bu vasıftan kurtulur ve değerli bir insan hâline gelirler. Hucurât 13. ayette geçtiği gibi, Allah katında en değerli insan, takvası en fazla olan kimsedir.
Kâfirler Allah’tan korkmadıkları için, kendileriyle bir anlaşma yapılınca fırsat buldukça veya herhangi bir şekilde yahut bir bahaneyle onu bozarlar. Hitap, İslam Devleti’nin başkanı olan Rasulullah’a yapılmış olmakla birlikte, bütün Müslümanlara da yöneliktir. Bu nedenle bütün Müslümanlar uyanık olmalıdır.
Tevbe 8, 10 ve 12. ayetlerde, kâfirlerin güçlü oldukları veya galip geldikleri zaman, akrabalık bağı da olsa, anlaşma da olsa hiç bakmadan ahitlerini ve yeminlerini bozdukları gösterilmektedir. Sözlerini ve anlaşmalarını bozdukları zaman, onların önderleriyle savaşılması emredilmiştir. Çünkü onlar liderlerine tabidirler. Liderleri ise sözü ve ahdi tutmazlar. Bunlar ancak güçten anlarlar. “Güçlü olan her şeyi yapabilir ve haklıdır.” derler. Amerika başkanları da bunu söyleyip her tarafa saldırmaya başlamışlardır.
Yahudi varlığı, Filistin’de, Lübnan’da ve Suriye’de hiçbir anlaşmaya uymamış, bütün anlaşmaları bozup saldırmıştır. Onun efendisi olan Amerika da onu tam desteklemekte ve aynı şekilde davranmaktadır. İran’a karşı da verdiği sözleri ve yaptığı anlaşmaları sürekli bozmuştur. 1990’larda Ruslar, Çeçenlere verdikleri sözü ve yaptıkları anlaşmayı bozarak Çeçenistan’ın başkenti Grozni’ye saldırmış ve orayı harap etmişlerdir. Bütün kâfir devletler aynı şeyi yapmaktadır.
Müslümanların söze ve anlaşmaya sadakat göstermelerinin sebebi Allah’ın emridir. Maide 1. ayette sözleşmelere vefa gösterilmesi emredilmiştir. Tevbe 7. ayette, kâfirler sözlerine ve anlaşmalarına saygı gösterdikleri sürece Müslümanların da buna riayet etmeleri emredilmiştir. İsra 34. ayette ise ahde vefa gösterilmesi ve bundan sorguya çekilineceği bildirilmiştir.
Bundan dolayı Müslümanlar Allah’tan korkarak ahitlerine vefa gösterir ve anlaşmalarına bağlı kalırlar. Kâfirler gibi ihanet etmezler.
Rasulullah, Kureyş ile Hudeybiye Anlaşması’nı yapınca ona riayet etti. Kureyş iki sene sonra anlaşmayı bozunca onlara karşı harekete geçti ve Mekke’yi fethetti.
Bu ayet, İslam Hilafet Devleti’nin dış siyaseti ve devletle arası ilişkileriyle ilgilidir. Kâfirleri korkutacak olan şey ancak güçlü bir Hilafet Devleti’dir.
Zira onlarla savaşma emri verilmiştir:
“Eğer onları savaşta yakalarsan, kendilerinden sonrakilere de gözdağı olması için onları ağır bir şekilde dağıt ve parçala.”
Burada Müslümanların cihad ilan eden bir devletinin ve bir gücünün bulunması gerektiğine işaret vardır. Ayrıca bu güç, düşmanı korkutabilecek seviyede olmalıdır.
Çünkü devlet ve güç bulununca kâfirlerle savaşılabilir, arkaları kesilir, güçleri vurulur ve dağıtılır.
Rasulullah, Rasul sıfatıyla bu hükmü Müslümanlara tebliğ etmiş, devlet başkanı sıfatıyla da uygulamıştır.
Kâfirler sadece güçten anladıkları için onlarla güçlü ve sert bir şekilde savaşmak gerekir. Bundan maksat, onların ibret alıp kâfirliklerinden, hainliklerinden ve İslam ile Müslümanlara karşı savaşmaktan vazgeçmeleridir. Aynı zamanda sözlerine sadık kalmaları ve İslam ile Müslümanların güçlü olduğunu anlamalarıdır. Böylece bir daha anlaşmaları bozmazlar. Anlaşma müddeti bittikten sonra da düşünüp kanaat getirerek İslam’a girmezler veya boyun eğmezlerse, Müslümanların kendileriyle güçlü bir şekilde savaşacağını idrak ederler.
Allah, devlet reisi sıfatıyla Rasulüne hitap ederek şöyle buyurmuştur:
“Anlaşma yaptığın bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de anlaşmayı bozduğunu kendilerine bildirerek boz.”
Bu nedenle Rasulullah, İslam Devleti aleyhine Yahudi devleti olan Hayber’in Kureyş ile bir pakt kurmak istediğini ve aralarındaki gizli temasları öğrenince, önce Kureyş’i bertaraf etmek üzere onunla Hudeybiye Anlaşması’nı yaptı. Daha sonra Hayber’e yürüdü ve orayı fethetti.
Kureyş, İslam Devleti’nin himayesi altında bulunan Huzaa kabilesine karşı, kendi himayesinde bulunan Hüzeyl kabilesine yardım edince Rasulullah hemen Kureyş’e karşı savaşı ilan etti ve Mekke’yi fethetti.
İşte İslam Hilafet Devleti böyle davranır. Hainlik yapmaz. Çünkü Allah hainleri sevmez. Bunun manası, hainliği haram kılmasıdır. Kiminle anlaşma yapılırsa yapılsın, söze ve ahde vefa göstermek gerekir. Kâfirler ise Allah’tan korkmadıkları için anlaşmaları sürekli bozarlar.
Filistin’de ve bölgede Yahudi devleti bütün anlaşmaları bozduğu hâlde Türkiye ve diğer Arap devletleri ile İslam beldelerindeki diğer rejimler, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmakta, bunu görmezden gelmekte ve Yahudi varlığı ile ilişkilerini sürdürmektedirler. Müslümanlara yaptığı katliamları seyretmektedirler.
Onu destekleyen Amerika ile de ilişkilerini sürdürmektedirler. Hatta onun emirlerine uymakta, onu dost ve müttefik edinmekte ve ona üsler kurdurmaktadırlar.
Çünkü bu devletlerin yöneticileri, kâfirler gibi Allah’tan korkmamakta ve O’nun emirlerine uymamaktadırlar. Amerika’dan ve Yahudi varlığından korkmaktadırlar. Bu nedenle kâfirlere karşı zelil ve yenik düşmüşlerdir.
Bu durum, Müslümanların onları kökten söküp atmaları ve yerlerine Allah’tan korkan, O’nun emirlerine uyan yöneticileri tayin etmeleri gerektiğini ortaya koymaktadır. Daha doğrusu, bütün Müslümanlar için tek yönetici olacak Halife’yi seçmeleri gerektiğini göstermektedir. Nitekim Allah ve Rasulü bunu emretmektedir.