Amerika’nın İran’la Mutabakat Muhtırası İmzalamasının Kayıpları
ABD Başkanı Trump, 11/6/2026 tarihinde şöyle dedi: “Bugün İran’la savaşı bitirdik. Nükleer silaha sahip olmamayı kabul ettiler. Asıl hedef budur ve meselenin %95’ini temsil etmektedir.” Bu sözleri, birkaç saat önce “İran’la savaş konusunda harika bir uzlaşmaya vardıklarını, anlaşmayı imzalar imzalamaz Hürmüz Boğazı’nın resmen açılacağını, bunun çok yakında, belki Avrupa’da hafta sonunun başında gerçekleşebileceğini ve imza töreninde Amerika’yı başkan yardımcısının temsil edebileceğini” açıklamasının ardından geldi.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise ülkesinin Amerika ile bir anlaşma imzalama konusunda henüz nihai kararını vermediğini ve müzakere metninin büyük bölümünün tamamlandığını açıkladı.
İran Devrim Muhafızları’na yakın Tesnim Ajansı da şu yorumu yaptı: “Trump son iki ay içinde İran’la anlaşmaya çok yaklaşıldığını 38 kez açıkladı. Tahran’dan resmî bir açıklama gelinceye kadar bu açıklamalara ihtiyatla yaklaşılmalıdır.”
Bu açıklamalar, Trump’ın sert bir saldırı düzenleme tehditlerinin ardından geldi. Zira kendisi tutarsız çıkışlarıyla tanınmaktadır. Hiçbir başkan onun kadar itibarını ve hem kendisine hem de ülkesinin tutumuna duyulan güveni kaybetmemiş, ayrıca yönetim ekibini de bu derece şaşkına çevirmemiştir; öyle ki ekibi, ona bağlı olarak sabit bir tutum açıklayamamaktadır.
Herhangi bir devletin başkanı, işlerin, müzakerelerin, askerî ve siyasî faaliyetlerin gidişatı hakkında her gün hatta her saat açıklama yapmaz; bunlar ancak işin alacağı nihai şekil netleştiğinde duyurulur.
Amerikan haber sitesi Axios, 12/6/2026 tarihinde bir ABD’li yetkiliye dayanarak anlaşma maddelerinin şunları içerdiğini aktardı: “Lübnan’ı da kapsayacak şekilde ateşkesin 60 gün uzatılması, bu süre içinde nükleer müzakerelerin yeniden başlatılması, Hürmüz Boğazı’nın derhâl ve ücret alınmaksızın yeniden açılması, deniz taşımacılığının 30 gün içinde savaş öncesi seviyelere dönmesi, İran’a yönelik Amerikan ablukasının kaldırılması, İran’ın nükleer silaha sahip olmama taahhüdünün güvence altına alınması, İran içindeki uranyum zenginleştirme oranının BM müfettişlerinin gözetiminde düşürülmesi, İran’a 60 gün boyunca petrol ihraç etmesine imkân tanıyacak geçici yaptırım muafiyetleri verilmesi ve Tahran iyi niyet gösterirse yaptırımların kademeli olarak hafifletilmesi.” Ayrıca Washington’un, İran’ın dondurulmuş paralarının insani mallar satın alınması amacıyla taksitler hâlinde serbest bırakılmasında ısrar ettiği belirtildi.
Bu maddeler ışığında Amerika, hedefini gerçekleştirdiğini düşünmemektedir. İmzalanacak olan da nihai bir anlaşma değil, bir mutabakat muhtırasıdır. Trump’ın İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellediği yönündeki övüncü de onun için bir başarı sayılmaz. Çünkü İran, kurucusu Humeyni’nin nükleer silah edinmenin haram olduğu yönündeki fetvasını hâlâ benimsemektedir. Hürmüz Boğazı zaten açıktı; İran’ın onu kontrol etmeye başlaması Trump’ın saldırganlığı nedeniyle oldu. Dolayısıyla Trump, aslında elde edemediği bir zafer kazanmış görüntüsü vermeye çalışmakta ve savaşın asıl hedefi olan İran’ı kendisine bağlı bir devlete dönüştürme amacından dikkati başka yöne çekmektedir; oysa iki taraf arasında kopuş yaşanmıştır.
Trump, savaşa dönmektense bir anlaşma imzalamaya daha fazla önem vermektedir; her ne kadar sürekli savaş ve ağır darbelerle tehdit etse de bunları İran’ı anlaşmaya zorlamak için baskı aracı olarak kullanmaktadır. Sonuçta geri adım atarak bir mutabakat muhtırasını kabul etmiştir. Bu da Amerika’nın başarısızlığının göstergesidir. Ardından iki ay içinde nihai anlaşmaya varmak için müzakereler başlayacaktır; ancak süreç uzayabilir, bu süre içinde sonuç alınamayabilir ya da değişiklikler ve yeni düzenlemeler gündeme gelebilir. Çünkü pazarlıklar, karşılıklı talepler ve orta yol arayışları yaşanacaktır.
Trump ise içine düştüğü bu durumdan çıkmak istemektedir. Asıl hedefine ulaşamamış, Amerika’yı İran meselesine fazlasıyla kilitlemiş ve bu yüzden Çin gibi önemli başka dosyalara odaklanamaz hâle gelmiştir. Çin’i ziyaret ettiğinde de İran’la meşguldü; Çin’in İran’a baskı yapmasını sağlamak için görüşmelerde İran konusuna ağırlık verdi, fakat umduğunu bulamadı. Böylece Çin’le çözüm bekleyen diğer başlıklara, özellikle Amerika’yı tehdit eden kıtalararası nükleer başlıklı füze geliştirme faaliyetlerinin sınırlandırılmasına ve Çin lehine işleyen ticaret dengesi gibi ekonomik konulara yoğunlaşamadı. Aynı şekilde Rusya-Ukrayna savaşı, Rusya’yı ve onun Çin’le ilişkilerini kapsayacak anlaşmalar yapma çabası, Avrupa meselesi, Grönland’ı ele geçirme girişimi ve Kanada’yı kendi nüfuzu altına alma çabası da geri planda kaldı.
Sanki İran’a karşı kesin bir zafer kazanıp oradaki hedeflerine Panama ve Venezuela’da ulaştığı gibi ulaşmak, ardından bu başarıyı diğer dosyalarda elini güçlendirecek bir koz olarak kullanmak istemiş gibidir. İran’ın direnip teslim olmayacağını, Venezuela ve Panama’nın yaptığı gibi bağlı bir devlete dönüşmeyeceğini ve bu iki ülkedeki Rusya ile Çin faaliyetlerini hedef almayacağını hesaba katmamıştı. Gazze savaşını durdurabilmesi ve bu konuda bir anlaşma yaptırabilmesi onu yanıltmış; kendisini Yahudi varlığı üzerinde etkili olabilen dünyadaki tek adam olarak görmeye başlamıştı. Ayrıca Gazze ile ilgili olarak Mısır, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Suudi Arabistan, Katar, BAE, Bahreyn ve benzeri ülkelerin yöneticilerinden oluşan bir “barış konseyi” kurmasını da büyük bir başarı saydı. Bütün bunları büyük bir zafer olarak görerek bir tavus kuşu gibi kabardı ve 28/2/2026’da İran’a saldırarak hedefini birkaç gün içinde gerçekleştirmek istedi; ancak İran’ın direnciyle karşılaştı. Böylece İran meselesi onun için bir takıntıya dönüştü; bunu mümkün olan en kısa sürede çözmek, diğer dosyalara yönelmek ve bu meselenin hem kendisinin hem de ülkesinin zayıflığının ve gelecek kasım ayında yapılacak ABD Kongresi ara seçimlerinde partisinin yenilgisinin, ardından da iki yıl sonra yapılacak başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi adayın kaybetmesinin sebebi hâline gelmesini engellemek istemektedir. Ayrıca Obama anlaşmasından daha iyi bir anlaşma yapma saplantısı da vardır; ancak görünen o ki kendi anlaşması Obama’nınkinden daha güçlü değildir.
Trump için bir başka darbe de İran’ın doğrudan imza için heyet göndermeyi reddetmesi oldu. İmzanın elektronik ortamda yapılacağı açıklandı. Çünkü İran, imza sonrasında heyetinin Amerikan heyetiyle tokalaşırken görüntülenmesini istememektedir; zira Amerikalıları kendisine saldıran, rehberini ve başka önemli şahsiyetleri öldüren düşmanlar olarak görmektedir. Bu yüzden onlarla barışmış ve onlara boyun eğmiş bir görüntü vermek istememektedir.
Trump, anlaşmanın 14/6/2026 tarihinde imzalanmasına özel önem vermektedir; çünkü bu tarih sekseninci doğum gününe denk gelmektedir. İran da onun bu konudaki hassasiyetini bildiğinden, Dışişleri Sözcüsü’nün açıklamasında geçtiği hâlde imzanın o gün atılacağını teyit etmemiştir. Böylece onu sevindirmemeyi, bunun yerine ondan taviz koparmayı veya bir tür intikam almayı amaçlamaktadır.
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif de imzanın 24 saat içinde gerçekleşeceğini doğrulayarak, “Washington ve Tahran onay verdi; Pakistan da elektronik imza töreni için hazırlık yapıyor” dedi.
Bütün bunlar Amerika’nın gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Ona karşı, ne kadar silah kullanırsa kullansın ve ne kadar zarar verirse versin direnen bir tarafın onu yenebileceği görülmektedir. Bu durum, insanları bölgede Amerikan üslerinin kapatılmasını talep etmeye, böylece Amerikan askerî varlığının sona erdirilmesine ve ardından onun siyasî nüfuzunun, aşağılık hizmetkârlarının devrilmesiyle tasfiye edilmesine yönelik harekete geçirmelidir. Bu da, başkanının kibrini ve kendini beğenmişliğini, tıpkı geçmişte Hilafet Devleti’nin burnunu yere sürttüğü Roma imparatorları gibi kıracak olan Raşidî Hilafetin kurulmasına zemin hazırlayacaktır.
Esad Mansur