– 12 –

  • Esirlerle İlgili Hükümler
  • Bazı hâllerde öldürülmeleri
  • Müslüman olunca onlardan alınan fidyenin hükmü
  • Rasul’ün müçtehit olmaması
  • Vakıayı değerlendirmesi ve daha uygun olanı görmesi

مَا كَانَ لِنَبِىٍّ اَنۡ يَّكُوۡنَ لَهٗۤ اَسۡرٰى حَتّٰى يُثۡخِنَ فِى الۡاَرۡضِ‌ؕ تُرِيۡدُوۡنَ عَرَضَ الدُّنۡيَا ۖ  وَاللّٰهُ يُرِيۡدُ الۡاٰخِرَةَ‌ ؕ وَاللّٰهُ عَزِيۡزٌ حَكِيۡمٌ‏ ﴿٦٧﴾  لَوۡلَا كِتٰبٌ مِّنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمۡ فِيۡمَاۤ اَخَذۡتُمۡ عَذَابٌ عَظِيۡمٌ‏ ﴿٦٨﴾  فَكُلُوۡا مِمَّا غَنِمۡتُمۡ حَلٰلاً طَيِّبًا ۖ  وَّاتَّقُوا اللّٰهَ‌ ؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُوۡرٌ رَّحِيۡمٌ﴿٦٩﴾  يٰۤـاَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِّمَنۡ فِىۡۤ اَيۡدِيۡكُمۡ مِّنَ الۡاَسۡرٰٓىۙ اِنۡ يَّعۡلَمِ اللّٰهُ فِىۡ قُلُوۡبِكُمۡ خَيۡرًا يُّؤۡتِكُمۡ خَيۡرًا مِّمَّاۤ اُخِذَ مِنۡكُمۡ وَيَغۡفِرۡ لَـكُمۡ‌ؕ وَاللّٰهُ غَفُوۡرٌ رَّحِيۡمٌ‏ ﴿۷۰﴾  وَاِنۡ يُّرِيۡدُوۡا خِيَانَـتَكَ فَقَدۡ خَانُوا اللّٰهَ مِنۡ قَبۡلُ فَاَمۡكَنَ مِنۡهُمۡ ؕ وَاللّٰهُ عَلِيۡمٌ حَكِيۡمٌ‏ ﴿۷۱﴾ 

 “Yeryüzünde iyice üstünlük sağlayıp çok kan akıtmadıkça bir nebinin esirleri bulunması uygun değildir. Siz dünya malını istiyorsunuz; hâlbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” (67)

“Allah’tan daha önce verilmiş bir hüküm olmasaydı, yaptığınızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu.” (68)

“Artık elde ettiğiniz ganimetleri helâl ve tayyip olarak yiyin. Allah’tan da korkun. Şüphesiz Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (69)

“Ey Nebi! Ellerinizde bulunan esirlere de ki: Eğer Allah kalplerinizde bir hayır bulunduğunu bilirse, sizden alınanlardan daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Zira Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (70)

“Eğer onlar sana hainlik etmek istiyorlarsa, zaten daha önce Allah’a hainlik etmişlerdi. Bu nedenle Allah onlara karşı sana imkân verdi. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.” (71)

Ayette geçen “arz”dan maksat, savaşın bulunduğu yerdir. Burada Bedir Savaşı’ndan bahsedilmektedir.

Bu savaşta Kureyş’ten yetmiş kişi öldürüldü. Savaşa gelen Kureyş’in bütün liderleri de öldürüldü.

Devlet Başkanı ve ordu başkomutanı olarak Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu kadar kişi öldürülünce çok kan akıtıldığını görerek esir tutulmasına dair emir verdi. Fakat bu sayı yeterli görülmedi. Daha uygun olan, daha fazla kişinin öldürülmesiydi. Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Yeryüzünde iyice üstünlük sağlayıp çok kan akıtmadıkça bir nebinin esirleri bulunması uygun değildir.”

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hata etmedi ve günah da işlemedi. Burada sadece durumun değerlendirilmesi meselesi söz konusudur. Yetmiş kişi öldürülünce çok kan akıtılmış oldu mu, olmadı mı? Bu değerlendirme kişiden kişiye değişebilir. Daha uygun olanın, daha fazla kişinin öldürülmesi olduğu bildirildi.

Zira Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendisine daha önce vahyedilen hükmü uyguladı. Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

فَاِذَا لَقِيۡتُمُ الَّذِيۡنَ كَفَرُوۡا فَضَرۡبَ الرِّقَابِ ؕ حَتّٰٓى اِذَاۤ اَثۡخَنۡتُمُوۡهُمۡ فَشُدُّوۡاالۡوَثَاقَ ۙفَاِمَّا مَنًّۢا بَعۡدُ وَاِمَّا فِدَآءً حَتّٰى تَضَعَ الۡحَـرۡبُ اَوۡزَارَهَا

 “Kâfirlerle savaş meydanında karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice sindirip çok kan akıtınca, bağı sıkı bağlayın (esir alın). Bundan sonra ya karşılıksız salıverin ya da fidye alın. Bu durum savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar devam eder.” (Muhammed 4)

Bu ayet, Bedir Savaşı’ndan iki sene önce Rasulullah’ın Medine’de İslam Devleti’ni kurmak üzere hicret ettiği sırada indirildi. Böylece Rasulullah bu meselenin hükmünü biliyordu. Bunu uygularken söz konusu olan şey, vakıanın değerlendirilmesidir; yani çok katil ve kan akıtma gerçekleşti mi, gerçekleşmedi mi?

Rasulullah ictihat da etmedi. Çünkü hüküm biliniyordu. Müçtehit, hüküm bilinmiyorsa ictihat eder. Nas ve açık, net delil varsa ictihada yer yoktur. Nitekim Rasulullah müçtehit değildir. Necm Suresi’nin 1-4. ayetlerinde geçtiği gibi:

“O, kendi hevasından konuşmaz. O ancak kendisine vahyedilen bir vahiydir. Onu kendisine üstün kuvvet sahibi öğretti.”

Onun sünneti de Kur’an gibi bir kaynaktır. Müçtehit ise Kur’an ve Sünnet’ten şer’î hüküm çıkarır. Fakat Rasulullah böyle değildir; Kur’an kendisine indirilir ve Allah uygulamanın detaylarını da ona vahyeder.

Hüküm biliniyorsa yapılacak olan, onu uygulamaktır. Bunun için manat veya vakıa araştırmasına gidilir.

Mesela içki, sarhoşluk veren maddedir. Bir şeyin içki mesabesinde olup olmadığı vakıa incelenerek anlaşılır. Eğer sarhoşluk veriyorsa içki sayılır ve içilmesi haram olur. Bu asırda etil alkolün sarhoşluk yaptığı, diğer alkol çeşitlerinin ise yapmadığı tespit edilmiştir. Buna göre manat araştırılır. Eğer etil alkol ise içilmesi veya kullanılması haram olur. Sadece tedavide kullanılabilir. Çünkü Rasulullah, helal ilaç bulunmadığında haram ilacın kullanılmasına müsaade etmiştir.

Başka bir misal de demokrasinin vakıasının incelenmesidir. Demokrasi, Batı’dan gelen bir sistem olup halkın hâkimiyeti manasına gelir. Zira Batı, dini hayattan ve devletten ayırınca halkı yasa koyucu olarak ilan etti. İşte demokrasinin vakıası böyle olunca onu almak, uygulamak ve ona çağırmak kesinlikle büyük bir haramdır. Çünkü İslam’da şeriatın hâkimiyeti vardır. Kaynaklar halk veya onun temsilcisi olan meclis değil, Kur’an ve Sünnet’tir.

İşte Bedir Savaşı’nda katlin vakıası böyledir. Hâlbuki bu hüküm her savaşta uygulanmadı. Hatta Mekke’nin fethinde Allah hiç kan akıtılmasını istemedi. Bu nedenle Rasulullah, Mekke’ye doğru ilerlerken ne kadar büyük bir ordu hazırladıysa da kan akıtılmamasını emretti. Çünkü Fetih Suresi’nin 25. ayetinde Allah, Mekke halkının İslam’a gireceğine dair işaret verdi.

Müslümanlar esir alınca fidye alacaklarına binaen ayette:

“Siz dünya malını istiyorsunuz.”

ifadesi geçti.

“Hâlbuki Allah sizin için ahireti istiyor.”

Allah her ne kadar esirlere karşı fidye alınmasına cevaz verdiyse de Müslümanların savaşırken daha ziyade ahireti düşünmelerini istedi. İslam’ın yükselmesi ve hâkimiyetinin temin edilmesi için çarpışsınlar, çok kan akıtarak kâfirleri korkutup boyun eğdirsinler. Allah katında bu husus daha değerlidir. Bu şekilde savaşanlar daha çok sevap alır ve ahireti kazanırlar.

“Allah Azîz’dir.”

Yani güçlüdür, kimseye muhtaç değildir. Fakat Müslümanların elleriyle dinini yükseltmek ve yaymak, kâfirleri de cezalandırmak ister. Bununla beraber Müslümanların kâfirlerden korkmamalarını talep eder. Sadece Allah’a güvenip dayanırlarsa onlara yardım edecektir. Çünkü Allah güçlüdür. Müminlerin sayısı ve gücü ne kadar az olursa olsun onları kâfirlere galip getirir. Tıpkı Bedir Savaşı’nda olduğu gibi.

“Allah Hakîm (hikmet sahibi)’ dir.”

Yani verdiği her hükmün maksadını ve neticesini bilir. O’nun hükümleri doğru ve güzeldir. Öyleyse O’nun emrine uyuldukça müminler iyi neticeler elde ederler. Hem dünyayı hem de ahireti kazanırlar.

“Allah’tan daha önce verilmiş bir hüküm olmasaydı, yaptığınızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu.”

Allah’ın hükmü, Müslümanlara azap vermemektir. Çünkü onlar haram işlemediler. Eğer durum böyle olmasaydı onlara büyük azap verirdi.

Güçleri az olmasına rağmen kâfirlerle savaşarak Allah’ın emrini yerine getirdiler. Muhammed Suresi’nin 4. ayetinde geçen esirlerle ilgili hükmü de uyguladılar. Öyleyse hiçbir azabı hak etmemişlerdi. Allah ezelden beri bunu bildiği için daha önce verdiği hükmünü ve ilmini bildirdi.

Eğer Müslümanlar bunlara muhalefet etselerdi, onlara büyük azap verirdi. Aynen İsrailoğulları gibi olurlardı. Onlar Musa’ya:

“Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz burada oturuyoruz.”

dediklerinde Allah onlara büyük azap indirmişti.

Zira Rasulullah asla Allah’ın emrine aykırı bir şey uygulamaz. Masumdur, şeriatı tebliğ etmede hata etmez ve aykırı bir şey uygulamaz. Sadece vakıayı takdir etmede daha uygun olanı seçmeyebilir. Nitekim Bedir Savaşı’nda bir yerde konaklanınca, savaş konusunda uzmanlık sahibi olan Hubab bin Münzir adlı sahabe daha uygun bir konaklama yeri gösterince Rasulullah hemen onu kabul etti.

Nitekim Allah, Âl-i İmrân Suresi 159. ayette Rasulü’nün bir yönetici olarak işleri yürütürken ve hükümleri uygularken Müslümanlarla istişare etmesini, sonra uygun olanı görüp karar verdiğinde Allah’a tevekkül ederek icraata geçmesini talep etti.

Haram işlemediklerinden dolayı:

“Öyleyse, elde ettiğiniz ganimetleri helal ve tayyip olarak yiyin.”

müsaadesi geldi. Bedir Savaşı’nda elde ettikleri ganimet ve esirlerin fidyesi helal ve temiz olduğu için onları yiyebilirler. Çünkü Müslüman sadece helal ve temiz mal mülk edinebilir. Haram veya pis olan şey mülk edinilmez ve alınmaz. Her helal mal tayyiptir, temizdir. Her haram mal ise habis ve pistir.

Ganimet ve esir fidyesi almak, rızıklanmanın helal yollarındandır. Mülk edinme sebeplerinden biridir. Ancak Müslümanlar sırf Allah için savaşacaklar, ganimet ve fidye için savaşmayacaklardır. Fakat ganimet veya fidye elde ederlerse onu almaları caizdir.

“Allah’tan da korkun.”

Müminler Allah’ın emrine muhalefet etmekten sakınmalıdırlar. Aksi takdirde O’nun azabı kendilerine dokunur. Sadece Allah’ın kendilerine müsaade ettiği şeyleri yapar ve mülk edinirler.

Böyle davranırlarsa Allah onları bağışlar, merhamet eder ve azap vermez.

“Şüphesiz Allah mağfiret ve merhamet sahibidir.”

Bu şekilde Allah, günah işleyen kullarını müjdeleyerek onlara tövbe kapısını açar.

Allah kullarına mesajını Rasulü vasıtasıyla iletir. Kâfir esirlere önemli bir mesaj vermek isteyince Rasulü’ne şöyle hitap etti:

“Ey Nebi! Ellerinizdeki esirlere şunu deyin: Eğer Allah kalplerinizde hayrın var olduğunu bilirse, sizden alınan şeylerden daha hayırlı şeyler verir ve sizi bağışlar.”

Eğer kalplerinde hayır varsa, tövbe edip Müslüman olurlarsa, kendilerinden alınan ganimet ve fidye yerine dünyada ve ahirette daha hayırlı şeyler verir. Dünyada bol rızık verir, ahirette ise cennetlik olurlar.

Buradan anlaşılan hüküm şudur: Bir esir Müslüman olursa, kendisinden alınan fidye veya ganimet kendisine iade edilmeyebilir.

Çünkü artık o mal başkasının mülküne geçmiştir. Huneyn Savaşı’nda Sakîf Kabilesi Müslüman olunca, kendilerinden alınan ganimetlerin iade edilmesini istediler. Rasulullah onlara bunları vermedi. Ancak seby olarak alınan kadınları ve çocukları kendilerine iade etti. Çünkü bunlar savaş meydanına getirilmiş, ordularının kalabalık olduğunu göstermek amacıyla savaşçıların arkasında yerleştirilmişlerdi. Bunlar savaşçı değillerdi. Bu nedenle esir hükmünü almadılar. Bunlar seby sayılıp köleleştirilebilirlerdi.

Rasulullah onları önce seby olarak dağıtmıştı ve köleleştirilmişlerdi. Daha sonra Sakîf Kabilesi’nden kaçan savaşçılar Müslüman olunca kendilerine iade edildiler ve kölelikten kurtuldular.

Böylece İslam Hilafet Devleti’nin başkanı olan Halife bu siyaseti yürütür ve aynı hükümleri uygular.

Bu şekilde Allah onları bağışlar ve merhamet eder. Zira Allah mağfiret ve merhamet sahibidir.

İslam’da esir kötü muamele görmez, ona eziyet edilmez, bir suçtan dolayı yargılanmaz ve mahkûm sayılmaz. Allah, müminlerin istediği davranışları överken şöyle buyurdu:

وَيُطۡعِمُوۡنَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّهٖ مِسۡكِيۡنًا وَّيَتِيۡمًا وَّاَسِيۡرًا‏ ﴿۸﴾  اِنَّمَا نُطۡعِمُكُمۡ لِـوَجۡهِ اللّٰهِ لَا نُرِيۡدُ مِنۡكُمۡ جَزَآءً وَّلَا شُكُوۡرًا‏ ﴿۹﴾ 

 “Onlar, seve seve yemeği miskine, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz sizi ancak Allah’ın rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz’ derler.” (İnsan 8-9)

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de esirleri serbest bırakmayı teşvik ederek şöyle buyurdu:

” أطعموا الجائع، وعودوا المريض، فُكّوا العاني (الأسير) “

“Aç olanı doyurun, hastayı ziyaret edin ve esiri serbest bırakın.” (Buhârî 5649)

Bunlara iyi muamele edilerek İslam mesajı ulaştırılmış olur. Bu da onların hak ve adalet dini olan İslam’a girmelerine bir vesile olur.

Yine de ayetin manası şudur: Eğer bir daha Müslümanlarla savaşmak için dönmeyeceklerine dair söz verirler ve bu nedenle serbest bırakılırlarsa, niyetleri samimi ise hayırlı şeyler kazanmış olurlar. Kendilerine minnet gösterilerek serbest bırakılırlar.

Eğer serbest bırakıldıktan sonra hainlik etmek isterler ve tekrar savaşa dönerlerse, zaten daha önce kâfirlikleri sebebiyle Allah’a hainlik etmişlerdi. Bu nedenle Allah onlara karşı Müslümanlara imkân verip cezalandırdı. Bedir Savaşı’nda yenilgiye uğrayıp birçok adamları ve özellikle liderleri öldürülünce cezalandırılmış oldular. Böylece Allah, Rasulü’ne ve müminlere onlar üzerinde güç ve imkân vererek cezalandırdı.

Bir esir, bir savaşta minnet olarak veya fidye karşılığında serbest bırakıldıktan sonra tekrar Müslümanlarla savaşmaya gelirse ve yakalanırsa, esir olarak alınmaz; öldürülür. Çünkü bu kişi Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere hainlik etmiş olur.

Yine de Müslümanlara çok eziyet etmişse, İslam’a büyük zarar vermişse ve kötü faaliyetler yürütmüşse, savaşa gelip yakalandığında esir alınmaz, öldürülür. Rasulullah, daha önce Mekke döneminde kendisine çok eziyet eden Ukbe bin Ebî Muayt’ı öldürttü. Başka bir kişi de İslam’a ve Müslümanlara eziyet etmişti; onu da öldürttü.

“Allah hakkıyla bilendir.”

Yani onların niyetlerini çok iyi bilir. Onlar hakkında verdiği hüküm de doğrudur. Çünkü Allah hikmet sahibidir. Hükümleri güzeldir ve onlardan daha güzel bir hüküm bulunamaz.

Allah’ın hükmü dışında kalan her hüküm cahiliye hükmüdür, cahillerin hükmüdür.

Kendilerini üstün görerek “Biz demokratız, yasa koyucuyuz, halkın temsilcileriyiz.” diyenler ise cahil, doğru bilgiden uzak, maslahatperest ve şehvetlerine düşkün kimselerdir.

Allah, kendi hükümleriyle hükmetmeyenleri tehdit ederek şöyle buyurdu:

اَفَحُكۡمَ الۡجَـاهِلِيَّةِ يَـبۡغُوۡنَ‌ؕ وَمَنۡ اَحۡسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكۡمًا لِّـقَوۡمٍ يُّوۡقِنُوۡنَ﴿۵۰﴾ 

 “Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Yakinen iman eden bir kavim için Allah’ın hükmünden daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide 50)